| |
DENİZ MÜZESİYLE
ÖZDEŞLEŞMİŞ BİR İSİM: HALUK
ŞEHSUVAROĞLU
|

Ressam: Feyhaman Duran,
"Haluk Şehsuvaroğlu, 1950", 49x39 cm, T.Ü.Y.B., İstanbul
Deniz Müzesi. |
İstanbul Deniz Müzesi’nde “Feyhaman”
imzalı yağlıboya bir Haluk Şehsuvaroğlu portresi vardır. Bu
portreye gözüm ne zaman ilişse; eski terbiye ile yetişmiş,
mütevazı, bilgili ve görgülü bir İstanbul beyefendisi ile
karşı karşıya geldiğimi düşünürüm. Günümüzde arayıp da
bulamadığımız, yüzlerini görmeye, sohbetlerine doymaya
hasret kaldığımız o müstesna simalarımızdan biridir Haluk
Şehsuvaroğlu.
Bu yazımda, müdürlüğü döneminde üzerine
titrediği Deniz Müzesi ile özdeşleşen bu büyük insanın,
Deniz Müzesi’nin çağdaş anlamda yeniden yapılandırılıp
gerçek bir müze haline gelmesi için verdiği uğraşı,
derleyebildiğim bilgiler ölçüsünde okuyucuyla paylaşmak
istedim. Gönül ister ki, bu değerli insanımız için gelecekte
çok daha kapsamlı çalışmalar yapılsın.
Çünkü, Haluk Şehsuvaroğlu, Türk tarihi ve kültürü için yaptığı
özverili, gönülden çalışmaları ile de ülkemizin gerçek bir
tarih ve kültür abidesi. |
Fahri Çoker; “ismiyle müsemma büyük insan,
kıymetli tarihçi” ifadeleriyle andığı Haluk Şehsuvaroğlu’nun
yaşamöyküsünü şöyle anlatıyor:
“Aile içinde (Yusuf) diye çağırılan Yusuf
Haluk ŞEHSUVAROĞLU, 14 Temmuz 1912’de İstanbul-Çamlıca,
Altunizade’de Yusuf Paşa Köşkü’nde dünyaya gelmiştir. Babası
Mahmut Selim Bey, annesi Nazire Hanımdır. Aile, Abdülhamit I ve
Selim III devri Veziriazamlarından Koca Yusuf Paşa
sülalesindendir. Küçük yaşta babasını kaybeden Haluk, Altunizade
İlkokulu’nu bitirdikten sonra 6 Aralık 1926’da Kuleli Askeri
Lisesi’ne girmiş, 1933 Nisanında liseden mezuniyetini müteakip,
sağlık durumunun müsaadesizliği dolayısıyla, önce tarih-coğrafya
öğretmeni yetiştirilmek üzere askeri öğretmen sınıfına ayrılmış,
kendisi hakim olmayı arzu etmesi itibariyle askeri hakim
sınıfına nakledilerek 3 Ocak 1934’den itibaren İstanbul Hukuk
Fakültesi’ne devama başlamıştır.
1935-1936 ders yılı sonunda Fakülteden
mezun olan Haluk, mevzuata göre, önce yedek subay yetiştirilmek
üzere 1 Kasım 1936’da Halıcıoğlu Yedek Subay Okulu’na
gönderilmiş; 30 Nisan 1937’de Yd. Lv. Asteğmen olarak
mezuniyetinde Sarıyer’deki 16. Piyade Alayı’na tayin edilmiştir.
1 Kasım 1937’de Yedek Teğmenliğe terfi ve bu rütbe ile askeri
hakimliğe naklolunmuş ve staj için bakanlık askerlik adliyesi
şubesine verilmiştir. Altı ay devam eden staj sonunda, kara
kuvvetlerinden denize kati nakli yapılan Hakim Teğmen H.
Şehsuvaroğlu, 29 Nisan 1938 tarihli kararname ile Donanma
Komutanlığı refakatine atanmış ve 20 Mayıs 1938’de hakimlik
görevine başlamıştır.
30 Ağustos 1938’de Üsteğmenliğe
yükseltilmiş ve 22 Ekim 1938’de yeni kurulan Harp Filosu
Komutanlığı Askeri Mahkemesine nakledilmiştir. İki yıl da bu
görevde kalan Haluk 16 Kasım 1940’da Deniz Müsteşarlığı Donanma
Şubesine memur edilmiş, bu görevde iken 30 Ağustos 1942’de
Yüzbaşılığa yükseltilmiştir. 6 Mayıs 1943’de aynı şubeye bağlı
olarak teşkil ve müze ve arşiv işleriyle uğraşması
kararlaştırılan 5. Kısım Amirliğine verilmiş ve ek görev olarak
da Deniz Harp Akademisi Askeri Kanunlar öğretmenliğine tayin
edilmiştir. 6 Haziran 1946’da İstanbul Deniz Müzesi ve Arşivi
Müdürlüğüne atanan Kd. Yüzbaşı Şehsuvaroğlu, arzusu üzerine,
bakanlığın 14 Şubat 1947 tarihli onayı ile (Askeri öğretmen)
sınıfına nakledilmiş ve 28 Şubat 1947’de Deniz Harp Okulu Hukuk
Öğretmenliği ek görev olarak verilmiştir.
Bilgi ve görgüsünü artırmak ve müzelerde
inceleme yapmak üzere 1950 yılı Ekim ayı sonunda İngiltere’ye
gönderilen Haluk, 27 Mart 1951’de yurda dönmüş ve 30 Ağustos
1951’de Binbaşılığa terfi etmiştir. 1946 yılından itibaren
yaptığı tarihi yayınlar ve deniz müzesinin yeniden kurulmasında
gösterdiği başarı ile dikkati çeken Haluk’un, Topkapı Sarayı
Müzesi Müdürlüğüne tayini düşünüldüğü Milli Eğitim Bakanlığı’nın
16 Haziran 1952 tarih ve 40/1808 sayılı yazısı ile bildirilerek
tayine muvafakat istenmiş, Milli Savunma Bakanlığı’nın müspet
cevabı üzerine Bakanlar Kurulunun 13 Ekim 1952 gün ve 3/15687
sayılı kararnamesiyle, Milli Savunma Bakanlığı kadrolarında
gösterilmek üzere Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğünde
çalıştırılması 1281 sayılı kanuna istinaden tensip edilmiştir.
30 Ağustos 1957’de Yarbay ve 30 Ağustos 1959’da Albaylığa
yükseltilen Haluk, Deniz Müzesi Müdür Vekaletini ve Deniz Harp
Okulundaki Öğretmenliğini, Albaylıktan emekliye ayrıldığı 20
Ağustos 1960 tarihine kadar muhafaza etmiş, ancak sağlık durumu
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğünü gereği gibi yapmağa imkan
vermediğinden, 1 Haziran 1961’de Müze Müşavirliğine
nakledilmiştir. Son memuriyeti budur.
Haluk Şehsuvaroğlu hiç evlenmemiş olup,
hayatta evli bir kızkardeşi vardır. 1
Çoker, Haluk Şehsuvaroğlu’nun son
yıllarını ise şöyle anlatıyor:
1960 Ağustos’unda emekliye ayrılmasını
müteakip geçirdiği sağ hemipleji ile yürüme fonksiyonu ileri
derece bozulmuş, bu arada sevgili anacığını kaybetmiş olması onu
büsbütün yıkmıştı. Kadirbilir bir arkadaşının yardımı ile
gittiği Londra’daki tedavisi de bir netice vermedi. Nihayet
ecel, 23 Aralık 1963 Pazartesi günü onu aramızdan aldı, götürdü;
tek kelime ile üstün yaradılışta bir insandı Haluk... Nur içinde
yatsın...” 2
Çoker, Haluk Şehsuvaroğlu’nun Deniz
Müzesi’nin yeniden kurulmasına yönelik çalışmalarını da şu
sözlerle dile getirir: “ 1946 yılında Deniz Müzesi ve Arşivi
Müdürlüğüne tayin edilerek İstanbul’a geldi. İkinci Dünya Harbi
sırasında Anadoluya nakledilmiş olan ve ambarlarda sandıklar
içinde muhafaza edilen müze eşyasını ilmi bir tasnifle
sergileyerek Dolmabahçe camisinde cidden mükemmel bir müze
kurdu. Artık, Deniz Kuvvetleri mensupları ( bizim de bir müzemiz
var ) diyebiliyorlardı. Fakat Haluk için bir şeye mükemmel
diyebilmek o kadar zor idi ki, her an okuma ve araştırma halinde
idi. Bu azametli mesai içinde bir taraftan da tetkiklerini
(AKŞAM) da yayınlayarak kendisine haklı bir isim yapıyor,
bildiklerini Avrupa müzelerinde geliştirmeyi düşünüyordu. Bu
arzusu Bakanlıkça da uygun karşılandığı için 1950 Ekim sonunda
İngiltere’ye gönderildi. Beş ay Avrupa’da tetkikler yaptıktan
sonra yurda döndü ve gördüklerini yeniden kurucusu olduğu Deniz
Müzesi’nde uygulamaya çalıştı.”3
Bahri S. Noyan, Haluk Şehsuvaroğlu’nun
Deniz Müzesi’nin çağdaş anlamda yeniden yapılanmasında
gösterdiği çabalarından şöyle bahsediyor:
“1942 yılında; Milli Savunma Bakanlığı
Deniz Müşavirliği’nde, Deniz Müzesi’nin yeniden kurulması
düşüncesi uyandı. Müsteşarlığın müze ve arşiv işlerine bakmakta
olan deniz hakim üsteğmen Haluk Y. ŞEHSUVAROĞLU, bir yandan
Kasımpaşa’daki bir binada duran tarihi saltanat kadırgasının
köşk ve teknesi ile, bir kısım saltanat kayıklarının tekne
restorasyonlarının yaptırılması hazırlıklarını sürdürüyor ve
harbin bitiminde de, İstanbul’da kurulacak deniz müzesi için
uygun bir bina bulmaya çalışıyordu.
1946 yılında; “Deniz Müzesi ve Arşivi
Müdürlüğü” ismini alan müzenin müdürlüğüne Haluk Y. ŞEHSUVAROĞLU
getirildi. Yeni müdür ödevine başladığı zaman henüz bir müze
binası mevcut bulunmuyordu. Müdür ilk görüşmelerini İstanbul’da
bazı imar hareketleriyle uğraşan vali Dr. Lütfi KIRDAR’la yaptı.
Vali Müdüre şehircilik uzmanı Prost’un bir raporunu göstermiş ve
kendisinin de bu rapordaki düşünceye katıldığını açıklamıştı.
Prost raporunda; Dolmabahçe’nin tarihi önemi üzerinde ısrarla
duruyor ve Fatih’in gemilerini buradan karaya çıkardığını
belirterek, bu önemli olayın geçtiği yerde bulunan eski ve
terkedilmiş Dolmabahçe Camii’nde bir “Kadırgalar Müzesi”
kurulmasını tavsiye ediyordu.
Müze müdürü ileri sürülen bu düşünceyi pek
beğenmişti. Dolmabahçe’nin deniz tarihimizle ilgisi Fatih
zamanından başlıyordu. Bizanslılar devrinde bir koy olan bu
alanda İstanbul’u kuşatan donanmamız yatmıştı. Yüzyıllar boyunca
da donanmamız, Hızır’ın birinci günü (6 Mayıs) Haliç’ten çıkar,
Sarayburnu’ndaki törenden sonra Dolmabahçe önüne demirler ve
burada kurulan çadırlarda gemi reislerine ziyafetler çekilirdi.
Bu sebeplerle, burada kurulacak bir müzenin kapısından fetih ve
gaza yıllarının birbirinden güzel hatıraları ile girilecekti.
Ayrıca; burası, stadyum yapılmasından
sonra büyük önem kazanmıştı. Fakat bir camide müze kurmanın
güçlükleri de ortada idi. Bütün bunları düşünen müdür, başka bir
bina aramış, fakat müzeye elverişli bir yer bulamamıştı. Kısmen
uygun bulunan alanlarda da yeni bir bina yaptırmaya bütçe
imkanları yetersiz bulunuyordu. Bu duruma göre, Dolmabahçe Camii
kabul edilmek zorunda kalınmış ve vakıfların da uygun
karşılamasıyle cami Deniz Müzesi yapılmak üzere Milli Savunma
Bakanlığı’na verilmişti.
Sarayın bir geleneğine göre, hükümdarların
Cuma selamlığına çıkmaları için yapılmış olan bu caminin meşruta
kısmı teşhire elverişli bulunuyordu. Camiin içi bir harabe
halinde idi. Mahfil kısmının tavanları çökmüş, döşemeleri
çürüyüp yok olmuştu. Cami kısmındaki kubbe ve etrafı yağışlar
yüzünden yer yer dökülüp bozulmuştu.
Bu harap bina maddi imkansızlıklar
sebebiyle müze müdürünün bazı deniz birliklerinden sağladığı
yardımlarla marangoz ve san’atkar erlerden yararlanılarak çok az
bir para sarfiyle onarıldı. Ankara’daki ilgililerden de büyük
yardımlar görüldü. Bu suretle harap durumdan kurtarılıp bakımlı
bir hale geldi.
Müdür camiin mimari havasını bozmadan
elindeki eşyayı en iyi şekilde binaya yerleştirmeyi başardı.
İbadet edilen kısma insan resmi, heykel vesaire gibi uygun
düşmeyecek eşyanın konulmasından kaçınılmış, burada bilhassa
eski kalyon salonlarını süsleyen yazı levhaları ve ayetler, eski
gemilerimizde kullanılmış sancaklar, gemi modelleri, fermanlar,
bazı planlar, eski deniz haritaları, seyir aletleri, madalyalar
ve mühürler teşhir edilmişti.
Eski müzeden ele geçen az ve yetersiz eşya
ile Türk bahriyesini ifade etmenin zorluğu meydanda idi. Türk
bahriye tarihini ve denizciliğini, Türk gemilerinin yapımındaki
ilerlemeyi gösteren Eski Tersaneler Salonu, Eski Gemi Modelleri
Salonu, deniz silahlarının çeşitlerini kapsayan Deniz Silahları
Salonu, meşhur Kaptanpaşalarımızın portreleriyle süslenmiş
Kaptanpaşalar Galerisi, deniz savaşlarımızı ve deniz
resimlerimizi gösteren tabloların bulunduğu Deniz Savaşları ve
Deniz Resimleri Galerisi, eski eski deniz kıyafetleri
giydirilmiş mankenlerle düzenli Kıyafet Galerisi ile sunan müze
müdürü, bazı önemli konular içinde ayrı salonlar ayrılmasını
düşünmüştü. Bunlar da Barbaros Salonu, Turgut Salonu, Bahriye
Mektebi Salonu, Mahmudiye Salonu, Kırım Harbi Salonu, Kayıklar
Salonu, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Bahriyesi Salonu, Hamidiye
Salonu, Atatürk Salonu ve Deniz Şehitleri Salonu idi. Ayrıca,
Türk Kurtuluş Harbi’nde Türk Bahriyesi Salonunun da kurulması
düşünülüyordu.
Yeni müze, bütün deniz tarihimizi ve bahri
ilerleyişimizi gösteren ilmi bir zihniyet ve metodla tertip ve
tanzim edilerek iki yılda kurulup 27 Eylül 1948 tarihinde
ziyarete açıldı. Bu süre içinde elde bulunan eşyaya yeni eserler
katılmış, bilhassa yabancı müzelerdeki meşhur denizcilerimize
ait portre ve gravürlerin kopyaları getirtilerek bunlar
İstanbul’daki ressamlarımıza yağlı boya olarak yaptırılmıştı.
Bunlardan Barbaros Hayrettin, Turgut,
Sokullu Mehmet ve Kılıç Ali Paşalar’ın Amerika ve Avrupa’da
bulunan devirlerinde yapılmış portrelerinden getirtilen
fotoğraflara göre yaptırılan yağlıboya resimleri, Malta
Çıkarması’nı gösteren İspanyol ressamı Eugenie Caxes’in imzasını
taşıyan otantik yağlıboya tablo, Malta kuşatmasının safhalarını
gösterir gravürler, İstanbul’da yaptırılan Cezayirli Gazi Hasan
Paşa’nın yağlı boya portresi, meşhur Rus deniz ressamı “İvan
Aivazovsky” nin Karadeniz Boğazı’nda Tahlisiyeciler tablosu ve
Venedikli bir ressamın yağlı boya olarak devrinde yapmış olduğu
17. Yüzyılda Türk-Venedik Deniz Savaşı’nı gösteren resim en
önemlileri arasında bulunmaktadır.
1944 yılında, Deniz Müsteşarlığı’nın müze
işleri ile ilgili dairesince, Tarihi Saltanat Kadırgası köşkünün
restorasyonuna başlatılmış ve 1948 yılında bitirilmişti. Yine
aynı daire, 1946 yılında Tarihi Saltanat Kadırgası ile bir kısım
eski kayıkların tekne restorasyonlarını da ele alarak 1947’de
tamamlatmıştı.
1950 yılında Tarihi Saltanat Kadırgası’nın
boya ve nakış restorasyonu yaptırıldı. Bu restorasyon sırasında
Güzel Sanatlar Akademisi uzmanlarınca teknenin orijinal boya ve
nakışları bulunarak kadırgaya esas karakteri verildi.
Aynı yıl, Milli Saraylar Müdürlüğü’ne ait
Dolmabahçe Sarayı Garaj ve Kayıkhanesi ve burada duran saltanat
ve piyade kayıkları Deniz Müzesi’ne devredildi. Bu suretle,
camide bulunan Müze Müdürlüğü ve idari kısım ile kütüphane bu
binaya taşındı. İki kısımdan meydana gelen binanın garaj
kısmında yapılan değişiklikle, buranın üst ve alt salonuna sekiz
kayık yerleştirildi. Alt salonda, birisi hamlacı elbiseleri
giydirilmiş ve kürek çeker durumdaki mankenlerle donatılmış
olarak Sultan Abdümecid’e ait yedi çifte iki saltanat kayığı
ile, Sadrazam Sait Halim Paşa’ya ait üç çifte kayık, prens Abbas
Paşa’nın bir çift kayığı ve Atatürk’ün Florya Deniz Köşkü’nde
kullanmış oldukları sandal bulunuyordu. Müzenin kendi
imkanlarıyla pek güzel bir şekilde hazırlanan bu kısım “Müze
Kayıklar Salonu” ismiyle 1952 yılında halkın ziyaretine açıldı.
Ayrıca, Kasımpaşa’da uygun olmayan bir binada duran Arşiv
Defterleri de getirilerek, kayıkhane kısmının üst katında
ayrılan bir odaya yerleştirildi.
1956 yılında Dolmabahçe ve Kayıkhane
binasının istimlakı üzerine, burada bulunan kütüphane, arşiv,
teşhir dışı eşya ve İdari Kısım, Dolmabahçe Sarayı
müştemilatından “Ağalar Dairesi”ne 13 Kasım 1956’dan 22 Kasım
1956 tarihine kadar, saltanat ve piyade kayıkları da Devlet
Malzeme Ofisi’nden kiralanan Dolmabahçe Sarayı’nın eski
mutbaklarına 21-28 Kasım 1956 tarihleri arasında taşındı.
15 Şubat 1957 tarihinden 27 Şubat 1957
tarihine kadar süren bir çalışma ile, Denizcilik Bankası’nın
Camialtı Tersanesi sınırları içinde kalmış olan harap ve
rutubetli bir depo haline gelmiş bulunan iki gözlü kayıkhane
binasındaki Tarihi Saltanat Kadırgası, saltanat ve piyade
kayıkları da bu binaya getirildi.”4
Deniz Müzesi’nin Dolmabahçe Camii’nde
ziyaretçilere açık bulunan kısmı 1960 yılında cami binasının
Yassıada İrtibat Kurulu’na verilmesiyle kapanmış ve camiin
boşaltılması gerekmiştir. Beşiktaş’da boş durmakta olan maliye
binası, o sırada müze müdürü olan Faruk Erus’un gayret ve
çabalarıyla müzeye verilmiştir.5
Bu durum Haluk Şehsuvaroğlu’nu da çok
mutlu etmişti. Deniz Harp Okulu’nda öğrencisi İbrahim Akkaya;
“Ölümünden evvel bu mesut durumu görmenin sevincini sık sık
tekrarlardı”6 demiştir.
Serdar Başaran'a teşekkürlerimizle
Denizce

|
|