Ülkemizde turizm patlamasının en faydalı yönlerinden biri,
hamamlarımıza artan ilgi oldu. En lüks tatil köyleri bile,
verdikleri reklamlarda hamamları baş köşeye koyuyor. Hamamların
tarihimizde şanlı bir yeri vardır. Bir zamanlar Avrupalılar
lazımlıklarını pencereden sokağa dökerek boşaltırken, atalarımız
mis gibi kokan hamamlarda sefa sürüyorlarmış. Bazıları için
hamamın en güzel yanı, taşın üstüne uzanıp rehavete dalmaktır.
Eğer birçok kaplıcada olduğu gibi, su doğal olarak topraktan
çıkıyorsa rehavete devam edin; ama birçok kenar mahalle
hamamında olduğu gibi musluktan çıkan suya klor eklenmişse,
"neredeyse bayılıyordum" sözü çok daha gerçekçi bir anlam taşır.
Bu kez rehaveti kaynayan sudan atmosfere yayılan kloroform
gazına borçlu olabilirsiniz; hani bundan 30-40 yıl öncesinde
ameliyatlarda hastayı bayıltmak için kullanılan gaz. Biraz sonra
bu konuya tekrar döneceğiz.
Sokağa çıktığınızda başınıza gelebilecekleri düşününce "En
iyisi ben paşa paşa evimde oturur, kendimi korurum" diye bir
düşünceye kapılırsanız onu hemen aklınızdan çıkarmanızı
öneririm. Nedeni gayet basit: Bazı uzmanlara göre, sağlık
açısından evler sokaklara göre daha tehlikeliymiş. Açıklayalım:
Prof. Wayne R. Ott, 30 yıl boyunca ABD hükümetinin bizdeki
Çevre Bakanlığına eşdeğer bir kuruluşu olan EPA’da (Çevre Koruma
Dairesi) hava kirliliği bölümünün başkanlığını yürüttükten
sonra, Stanford Üniversitesi’nde hocalık yapmaya başlayan çok
saygın bir biliminsanı. Dolayısıyla, böyle bir insandan gelen
uyarı ne kadar radikal görünürse görünsün, dikkate alınması
gerekir; özellikle bu uyarılar Scientific American gibi çok
saygın bir dergide yayınlanmış olursa (Şubat, 1998). Ott’un,
meslekdaşı John W. Roberts ile birlikte yürüttüğü çalışmalardan
alınan sonuçlara göre, çevre kirliliği açısından bir
Amerikalı’nın evinin içi, dışarıya göre çok daha tehlikeli! Son
30-40 yıl boyunca atmosferdeki zehirli gazlar ya da içme
suyumuzdaki tehlikeli metal kalıntılarını, milyarda bir gibi
küçük oranlarda ölçebiliyorduk. Fakat herhangi bir insanın gün
boyunca bu maddelerden ne zaman ne oranda etkilendiğini, ancak
şu son yıllarda geliştirilen ve insanların kolayca üstlerinde
taşıyabileceği portatif aletlerin geliştirilmesiyle
anlayabildik. İşte Ott ve Roberts’ın birbirinden ilginç ve
çarpıcı açıklamaları:
Modern evlerde sağlığınız için en tehlikeli yerlerin başında
halılar geliyor. Halı, tehlikeli mikro-organizmaların
yuvalanması için ideal bir mekan; dışarıdan getirilen ve normal
bir elektrik süpürgesinin çıkartamadığı benzin, pestisit, kurşun
ve kadmiyum kalıntıları, evlerimizin bu vazgeçilmez eşyasını
tehlike karargahına dönüştürüyor. ABD’de her yıl 3 bin kişinin
bu tür kirlilikten öldüğü sanılıyor. “Ah” diyeceksiniz, “ben en
iyisi banyoya gireyim, orada halı filan da yok; bir duş alıp
rahatlayayım.” Yanıldınız. Ott ve Roberts’a göre banyonuz güzel
koksun diye astığınız koku gidericilerin çoğu kanser olasılığını
artırabilen maddeler. Yazımızın başında belirttiğimiz klorlu
sudan çıkan kloroform gazı tehlikesi burada da var. Aynı gaz,
mutfakta kaynayan tencereden de evinize yayılabiliyor.
Şimdi bir de işyerlerine göz atalım. Sizce dünyada en
tehlikeli meslek nedir? UNESCO’ya göre ticari balıkçılık.
Balıkçı kazaları her yıl dünyada 24 bin kişinin yaşamını
yitirmesine neden oluyormuş. Sanırım Kuzey Amerika'da kağıt
fabrikaları için ağaç kesenler en az balıkçılar kadar tehlikede;
ama sayıları az olduğundan (Tanrıya şükürler olsun!) toplam
büyük değil. (Gazetecilik ahlakı burada bir itiraf gerektiriyor.
Ben 20 yaşındayken bir yaz Alaska'nın Sitka kentinde Alaska
Lumber ve Pulp Company adlı bir şirkette çalışmıştım. Epeyce
ağacın kanına girdik. Kamp ofisinin önündeki kocaman bir
levhada, her birimde çalışanların geçirdikleri en son kazadan
sonra kaç gün geçtiği yazılırdı. Bazı birimlerde rakamların üç
dört günde bir değiştiğini çok iyi anımsıyorum.)
Tehlikelerden bahsederken, sanırım bu dünyayı paylaştığımız
diğer canlıları da düşünmemiz gerekir. Doğal ortamda, besin
piramidinin en üstündekiler nisbeten rahat bir yaşam
sürebiliyor. Bir gergedan, timsah ya da köpek balığını, insan
dışında kim rahatsız edebilir ki? Öte yandan, balıkların belirli
bir derinlikte kalabilmesini sağlayan yüzme kesesi, köpek
balıklarında bulunmadığı için o zavallılar batmamak için daima
yüzmek zorundadır. Hayvanların da insanlar gibi bazı
hastalıklara yakalandıkları uzun süredir bilinir. Ama evcil
olanlarının dışında, yaban hayvanlarının ne tür hastalık
kaptıkları hususunda elimizde pek fazla bilgi yok. Bir akbabanın
veya ton balığının gönül rızasıyla doktora gitmemesi, bu
bilgisizliğin en büyük nedeni. (Bir de gittiklerini düşünün, siz
sırada beklemenin ne olduğunu işte o zaman anlarsınız!) Bu
hastalıkların bir kısmını tanımamız, ancak büyük bir afetten
sonra oluyor. Bir örnek verelim:
Son yıllarda biliminsanlarının en çok dikkatini çeken
(dehşete düşüren demek belki daha doğru olur), kurbağa ve
semenderlerin çoğunluğunu oluşturan amfibi popülasyonlarının
büyük bir düşüşe geçmesi ve bu olayın California’dan Costa
Rica’ya kadar birçok ülkede gözlenmesi. Olayın küresel boyutlara
ulaşması, akla haklı olarak küresel etkenleri getirdi. Bu
yaratıkların derilerinin ne kadar hassas olduğuna dikkati çeken
bazı uzmanlar, nedenin, ozon tabakasının incelmesi sonucu
yeryüzüne ulaşan ultraviyole ışınlarının artması olduğunu iddia
ederken, diğerleri suçu çevre kirliliğinde buldular. Uzun süren
çalışmalar sonucu bu zavallı hayvanları kırıp geçiren hastalığın
bir virüsten kaynaklandığı ortaya çıktı.
(http://www2.nature.nps.gov/pubs/yir/yir2000/)
Hayvanlara musallat olan virüsler bazen faydalı olmuyor
değil. İskoçya’dan gönderilen bir kaç kafes dolusu tavşanın
sayılarının, kısa zamanda Avustralya ve Yeni Zelanda’da
yüzbinlere ulaştığını sanırım duymayan yoktur. Zehirlemeden
tutun, avcılara öldürdükleri her tavşan için para ödemeye kadar
her yolu deneyen hükümet, tavşanlardan kurtulamayınca, çareyi
insanlara zarar vermeyen, fakat bulaştığı tavşanı kısa zamanda
öbür dünyaya sevkeden bir virüsü laboratuvarda üretip
çoğalttıktan sonra doğaya salmakta buldu.
Şimdi isterseniz biraz da çarelere göz atalım. Önce evdeki
"çevre kirliliğinden" başlayalım. Aslında bu açıdan Batılı
ülkelere göre çok daha iyi bir durumdayız. Neden mi? Eve
girmeden önce ayakkabılarımızı çıkardığımız için! Ott ve
Roberts’ın araştırmalarına göre, eve girmeden önce
ayakkabılarını paspasa silen bir Amerikalı, halıya taşıyacağı
kurşun miktarını altıda bire indiriyormuş. İşte bu konuda
yapabileceğimiz en akıllıca şey, ABD ve diğer Batı ülkelerini
taklit etmememiz. Banyoya veya mutfağa koku gideren bir iki şey
asmanın, pencereleri sık sık açıp evinizi havalandırdıktan sonra
fazla bir tehlike yaratacağını sanmıyoruz. Aynı şey sıcak duş
alırken de geçerli. Kuru temizleyiciden getirdiğiniz elbiseleri
dolabınıza yerleştirmeden önce iyice bir havalandırırsanız bu
tehlike de kendiliğinden ortadan kalkar.
Genel olarak bir değerlendirme yaparsak, Eflatun’un 2 bin yıl
önce önerdikleri bu gün için de geçerli. Eflatun, ideal bir
insanın izlemesi gereken erdemleri şöyle sıralar: Akıl,
dürüstlük (adalet), cesaret ve ılımlılık. Ilımlılığın derecesini
de Eflatun'un öğrencisi Aristoteles, 'orta yol' diye tanımlar.
Yani aşırıya kaçmamak.
Kendinizi ve ailenizi korumak isterken aşırıya kaçarsanız
fayda yerine zarar verebilirsiniz. Bir örnek verelim. Son
yıllarda ufak çocuklarda astım hastalığının aşırı bir artış
göstermesi, hava kirliliğinin artmasına bağlanıyordu. Kirliliğin
rolü tamamiyle temize çıkmış değil, ama son araştırmalara göre
bu artışın asıl nedeni, kişilerin, bebekken aşırı hijyenik bir
ortamda yetiştirildikleri için mikroplara karşı yeterli
bağışıklığı kazanamamaları.
(http://salon.com)
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Ağustos-2003