|

Fırat’ın heyecanlı suları ile Dicle’nin durgun suları
arasında tarih, doğa, su ve hikâyelerle dolu bir yolculuktayız…
“ Fırat oğlumuzdur bizim, Dicle ise kızımız. Hırçındır Fırat,
deli doludur. Dicle durgundur, akar narin narin. Fırat’ın
hırçınlığı Dicle’ye olan aşkındandır. Dicle’yi Elazığ’ın
yükseklerinde şöyle bir uzaktan görür ilk kez. İşte o görmede
âşık olmuştur Dicle’ye, Fırat gönlünü kaptırmıştır. Onu tekrar
görür müyüm diye derin vadilerden heyecanla kilometrelerce
akarak, Gaziantep’in Karkamış ilçesi yakınlarında sınırların
dışına taşar. Türkiye’den çıkar, Suriye ve Irak’tan akarak,
Basra Körfezi yakınlarında Şattül Arap’ta Dicle ile buluşur;
birlikte Basra Körfezi’ne süzülürler…”

Güneydoğu Anadolu illeri arasındaki hızlı rotasına başlayan
otobüsün penceresinden etrafı izlerken, rehberimiz Fırat ile
Dicle’nin aşkını böyle anlatıyor. Dışarıda yanımızdan hızla
geçip giden her an kadar güzel ve gerçekçi geliyor bu hikâye;
dinlerken Fırat ile Dicle’nin akıntılarında kaybolup gidiyorum,
bir an önce kavuşsunlar istiyorum… Ama hikâye o kadar çabuk
noktalanmayacak; Gaziantep’ten başlayan yolculuğumuz İpekyolu
duraklarına uğrayıp, iki nehrin yarattığı en eski şehirlere,
bugünün modern kentlerine uğrayacak. Halfeti’den Rumkale’ye,
oradan Birecik’e ve Urfa’ya, Harran’a; Mardin’den Midyat’a geçip
Hasankeyf’te son bulacak.
Gaziantep’e
Geliş
İstanbul’dan, kent henüz uyanmamışken ayrıldığımızda bir
buçuk saat sonra bambaşka bir coğrafyada, tarihin yazıldığı
toprakların cazibesine kapılacağını hesaba katamıyor insan.
Renkler değiştikçe, sofralar zenginleştikçe ve daha fazla
şaşırtıcı hikâye duymaya başladıkça, önyargıyla baktığınız;
yaşadığımız büyük şehirler oluyor…
Gaziantep’e geldiğimizde bu çok eski şehrin davetkâr dar
sokakları ve baharat kokulu çarşıları veya hanları arasında
kayboluyoruz. Antep bir Anadolu kentinden çok, GAP bölgesinin
yükünü üzerine yüklenmiş bir sanayi kenti gibi. Kentteki mutlaka
uğrayacağımız nokta Gaziantep Mozaik Müzesi oluyor. Müzedeki her
parçayı dikkatle izlerken, onları yerlerinde, Zeugma’nın
kenarındaki villalarda hayal etmek bir oyuna dönüşüyor. Her
birinin hikâyesini dinlerken, görüntülerini hafızama
kaydediyorum. Yarın Zeugma kazı alanına gittiğimizde, onları
oradan çıkarıp yerlerine koymaya çalışacağım…
Zeugma’dan
Birecik’e
Nizip’e doğru yol alıyoruz. Birecik Barajı gölü kıyısındaki
Zeugma’ya vardığımızda, herkesin yüzünden daha büyük, daha
heybetli bir Roma kenti beklediği okunuyor. Rehberimiz kazıların
devam ettiğini kentin büyük bölümünün hâlâ yeraltında olduğunu
söylüyor ve devam ediyor: “Zeugma, Kommagene Krallığı’nın dört
büyük şehrinden biri. Fırat Nehri yoluna devam ederken sadece
iki noktada karşı kıyıya geçişe izin verir; biri Zeugma, diğeri
Adıyaman ili sınırlarındaki Samsat’tır.” Bu bilgi, diğer adı
Belkıs olan kente neden ‘köprü', ‘geçit’ anlamına gelen Zeugma
dendiğini açıklıyor.
Yola devam ediyoruz… Fırat hep yanımızda bize eşlik ediyor.
Birecik’e vardığımızda Şanlıurfa Valiliği Çevre ve Orman
Müdürlüğü’nün koruma altına aldığı Birecik kelaynakları ile
tanışma fırsatı elde ediyoruz. Belli bir yaşa geldiklerinde
kelleştiklerinden bu adını alan bu kelaynaklar, tarıma zararlı
böcekleri yemekten çok hoşlanıyorlar; bu yüzden de bu bölgede
yaşayanların yoğun sevgisini kazanmışlar. Son 107 tane kalan
kelaynaklar, soylarının devamı için özenle korunuyorlar…
Bir Akdeniz
Kenti Gibi: Halfeti
Halfeti’ye vardığımızda sanki Akdeniz kıyısında bir sahil
kentindeyiz. Fırat Nehri gezisi için sahilde bizi bekleyen tekne
de bu havayı desteklercesine sakin sakin salınıyor. Halfeti’den
ayrılan tekneyle Rumkale’ye doğru yola çıkıyoruz. Sağımızda
dolambaçlı sokaklar arasındaki Halfeti evleri manzaraya dahil
oluyor. Genellikle iki bazen üç katlı, beyaz kesme taştan
yapılmış evlerin hepsinin içi zengin kalem işleriyle süslüymüş.
Kaptanımız bir yandan yolu gözleyip, bir yandan da bize
rehberlik ediyor: “Halfeti evlerinin damlarında kuş yuvaları
olur. Hepsi Fırat manzaralıdır, biri diğerinin manzarasını
engellemez: Her birinin bir bahçesi vardır, eskiden o bahçelerde
sadece bu bölgeye özgü siyah güller yetiştirilirdi. Sıcak
havalarda serinlemek için ‘taht’ denilen iskelelerin olduğu
balkonlara çıkılır, geceler yıldızların altında geçer…”

Yaklaşık yarım saat sonra sarp kayalıkların en tepesinde
Rumkale görünüyor. MÖ 885 yılında Asur kralı III. Salmanassar
tarafından kurulan Rumkale, Yunan, Süryani, Arap, Bizans,
Sasani, Emevi ve Abbasi dönemlerini yaşadıktan sonra 16.
yüzyılda Osmanlılar zamanında adına Kale-i Zerrin (Altın Kale)
denmiş.
Tekne yol aldıkça nehir daha da büyüyor, her iki taraftaki
sarı-turuncu kayalıklar yol veriyor sanki. Bu yöndeki son
durağımız Birecik Barajı suları altında kalan Beresul (Savaşan)
Köyü oluyor. Terk edilmiş evler arasından birkaç evden bizi
selamlayanları fark ediyoruz. Kaptan, hâlâ burada oturmayı
sürdüren iki üç aile olduğunu söylüyor. Geri dönerken Fırat
Nehri’ne dokunma isteğime engel olamıyorum, aslında büyük bir
baraj gölünün sularına dokunduğumu bilerek…
Balıklı
Göl’den Dicle’ye Doğru
Halfeti’den sonra Şanlıurfa’ya geliyoruz. Gün batmak
üzereyken Urfa’ya varıyoruz; Balıklı Göl’ün kenarında dolaşmak
için en iyi zamanlardan biri. Balıklı Göl’ün günün hiçbir saati
ziyaretçisi eksik olmuyor. Balıklara yem atanlar, şehrin
efsanelerini, tarihini anlatmak için birbiriyle yarışan Urfalı
ufaklıklar, ibadete gelenler, turistler ve sadece yürüyüş
yapanlar…
Sabah çok erken Harran’a gitmek üzere yine yoldayız. Harran’ı
göreceğim için çok heyecanlıyım çünkü, o konik kubbeli evler
artık bir fotoğraf karesi olmaktan çıkacak. Yolda pamuk
tarlaları penceremin kadrajından akıp gidiyor…
Ve Harran’dayız. Uçsuz bucaksız bir arazi ve bu düzlük
hissini bozan konik çatılar… Devrin en büyük matematikçilerini,
filozoflarını, astronomlarını yetiştiren üniversitenin
kalıntılarını izlerken insan; burada yetişmiş ve Dünya’dan Ay’a
olan uzaklığı doğru olarak hesaplayan Battani’yi, Atom’un mucidi
sayılan Cabir bin Hayyan’ı, onların çağı ve 21. yüzyılı
karşılaştırmadan edemiyor.
Harran’dan ayrılıp Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Akşamüzeri
çarşı henüz kapanmamışken şahmeran ustasının yanına uğramayı
ihmal etmiyoruz. Sabah müzekent Mardin’den ayrılıp Midyat’a
doğru devam ediyoruz. Telkâri dükkânlarının yanından yukarıya
doğru Midyat sokaklarında dolaşıyoruz. Oya gibi işli sarımsı
kalker taşından yapılmış, birbiri üzerine gölge düşürmeyen
evler, kiliseler, camiler ve uçsuz bucaksız bir sarı örtü,
Midyat’taki bir konağın terasından görünen manzaranın içinde yer
alıyor.
Dicle’nin
Kıyısında
Midyat’tan ayrılıp Dicle’ye doğru yola devam ediyoruz.
Dicle’nin en sakin kıyılarından birindeyiz: Mağara devirlerinin
başkenti denilen Hasankeyf. Bir Artuklu, Eyyübi kenti olmuş
Hasankeyf, Moğol dönemi yaşamış. Stratejik konumuyla önemli
ticari kervan yollarının uğrak noktası olmuş, yaklaşık dört bin
tane mağarası varmış, eskiden insanlar buralarda yaşarlarmış. Bu
kadar mı?.. Hakkında bilinmeyenler, bilinenlerdan çok daha fazla
olan Hasankeyf, sessiz bir bekleyişte gibi. Ilısu Barajı projesi
ile sular altında kalacak bir gizem kenti olarak…
Ve İstanbul’a dönüş uçağındayım. Aklımdan uğradığımız her
durakta çok daha fazla zaman geçirmek gerektiği geçiyor.
Sokaklarında daha fazla yürümek, daha fazla fotoğraf çekmek,
daha fazla Güneydoğu Anadolu yemeği tarifi almak, daha fazla
gelenek öğrenmek… Ya da tekrar tekrar gitmek…
Yazı: Neslihan Pekdemir
Foto: Kağan Aybudak
Kaynakça:
SkyLife - Aralık 2007
Neslihan Pekdemir ve
Kağan Aybudak'a teşekkürlerimizle
Denizce

01.02.2008
|