e-mail
denizce@denizce.com
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Antalya Şel.
Antarktika
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim  

  Fırat ile Dicle'nin Akıntısında Halfeti'den Hasankeyf'e                                Neslihan Pekdemir

 

 

Fırat’ın heyecanlı suları ile Dicle’nin durgun suları arasında tarih, doğa, su ve hikâyelerle dolu bir yolculuktayız…

“ Fırat oğlumuzdur bizim, Dicle ise kızımız. Hırçındır Fırat, deli doludur. Dicle durgundur, akar narin narin. Fırat’ın hırçınlığı Dicle’ye olan aşkındandır. Dicle’yi Elazığ’ın yükseklerinde şöyle bir uzaktan görür ilk kez. İşte o görmede âşık olmuştur Dicle’ye, Fırat gönlünü kaptırmıştır. Onu tekrar görür müyüm diye derin vadilerden heyecanla kilometrelerce akarak, Gaziantep’in Karkamış ilçesi yakınlarında sınırların dışına taşar. Türkiye’den çıkar, Suriye ve Irak’tan akarak, Basra Körfezi yakınlarında Şattül Arap’ta Dicle ile buluşur; birlikte Basra Körfezi’ne süzülürler…” 

Güneydoğu Anadolu illeri arasındaki hızlı rotasına başlayan otobüsün penceresinden etrafı izlerken, rehberimiz Fırat ile Dicle’nin aşkını böyle anlatıyor. Dışarıda yanımızdan hızla geçip giden her an kadar güzel ve gerçekçi geliyor bu hikâye; dinlerken Fırat ile Dicle’nin akıntılarında kaybolup gidiyorum, bir an önce kavuşsunlar istiyorum… Ama hikâye o kadar çabuk noktalanmayacak; Gaziantep’ten başlayan yolculuğumuz İpekyolu duraklarına uğrayıp, iki nehrin yarattığı en eski şehirlere, bugünün modern kentlerine uğrayacak. Halfeti’den Rumkale’ye, oradan Birecik’e ve Urfa’ya, Harran’a; Mardin’den Midyat’a geçip Hasankeyf’te son bulacak.

 

Gaziantep’e Geliş

İstanbul’dan, kent henüz uyanmamışken ayrıldığımızda bir buçuk saat sonra bambaşka bir coğrafyada, tarihin yazıldığı toprakların cazibesine kapılacağını hesaba katamıyor insan. Renkler değiştikçe, sofralar zenginleştikçe ve daha fazla şaşırtıcı hikâye duymaya başladıkça, önyargıyla baktığınız; yaşadığımız büyük şehirler oluyor…

Gaziantep’e geldiğimizde bu çok eski şehrin davetkâr dar sokakları ve baharat kokulu çarşıları veya hanları arasında kayboluyoruz. Antep bir Anadolu kentinden çok, GAP bölgesinin yükünü üzerine yüklenmiş bir sanayi kenti gibi. Kentteki mutlaka uğrayacağımız nokta Gaziantep Mozaik Müzesi oluyor. Müzedeki her parçayı dikkatle izlerken, onları yerlerinde, Zeugma’nın kenarındaki villalarda hayal etmek bir oyuna dönüşüyor. Her birinin hikâyesini dinlerken, görüntülerini hafızama kaydediyorum. Yarın Zeugma kazı alanına gittiğimizde, onları oradan çıkarıp yerlerine koymaya çalışacağım…

 

Zeugma’dan Birecik’e

Nizip’e doğru yol alıyoruz. Birecik Barajı gölü kıyısındaki Zeugma’ya vardığımızda, herkesin yüzünden daha büyük, daha heybetli bir Roma kenti beklediği okunuyor. Rehberimiz kazıların devam ettiğini kentin büyük bölümünün hâlâ yeraltında olduğunu söylüyor ve devam ediyor: “Zeugma, Kommagene Krallığı’nın dört büyük şehrinden biri. Fırat Nehri yoluna devam ederken sadece iki noktada karşı kıyıya geçişe izin verir; biri Zeugma, diğeri Adıyaman ili sınırlarındaki Samsat’tır.” Bu bilgi, diğer adı Belkıs olan kente neden ‘köprü', ‘geçit’ anlamına gelen Zeugma dendiğini açıklıyor. 

Yola devam ediyoruz… Fırat hep yanımızda bize eşlik ediyor. Birecik’e vardığımızda Şanlıurfa Valiliği Çevre ve Orman Müdürlüğü’nün koruma altına aldığı Birecik kelaynakları ile tanışma fırsatı elde ediyoruz. Belli bir yaşa geldiklerinde kelleştiklerinden bu adını alan bu kelaynaklar, tarıma zararlı böcekleri yemekten çok hoşlanıyorlar; bu yüzden de bu bölgede yaşayanların yoğun sevgisini kazanmışlar. Son 107 tane kalan kelaynaklar, soylarının devamı için özenle korunuyorlar…

 

Bir Akdeniz Kenti Gibi: Halfeti

Halfeti’ye vardığımızda sanki Akdeniz kıyısında bir sahil kentindeyiz. Fırat Nehri gezisi için sahilde bizi bekleyen tekne de bu havayı desteklercesine sakin sakin salınıyor. Halfeti’den ayrılan tekneyle Rumkale’ye doğru yola çıkıyoruz. Sağımızda dolambaçlı sokaklar arasındaki Halfeti evleri manzaraya dahil oluyor. Genellikle iki bazen üç katlı, beyaz kesme taştan yapılmış evlerin hepsinin içi zengin kalem işleriyle süslüymüş. Kaptanımız bir yandan yolu gözleyip, bir yandan da bize rehberlik ediyor: “Halfeti evlerinin damlarında kuş yuvaları olur. Hepsi Fırat manzaralıdır, biri diğerinin manzarasını engellemez: Her birinin bir bahçesi vardır, eskiden o bahçelerde sadece bu bölgeye özgü siyah güller yetiştirilirdi. Sıcak havalarda serinlemek için ‘taht’ denilen iskelelerin olduğu balkonlara çıkılır, geceler yıldızların altında geçer…”

Yaklaşık yarım saat sonra sarp kayalıkların en tepesinde Rumkale görünüyor. MÖ 885 yılında Asur kralı III. Salmanassar tarafından kurulan Rumkale, Yunan, Süryani, Arap, Bizans, Sasani, Emevi ve Abbasi dönemlerini yaşadıktan sonra 16. yüzyılda Osmanlılar zamanında adına Kale-i Zerrin (Altın Kale) denmiş.

Tekne yol aldıkça nehir daha da büyüyor, her iki taraftaki sarı-turuncu kayalıklar yol veriyor sanki. Bu yöndeki son durağımız Birecik Barajı suları altında kalan Beresul (Savaşan) Köyü oluyor. Terk edilmiş evler arasından birkaç evden bizi selamlayanları fark ediyoruz. Kaptan, hâlâ burada oturmayı sürdüren iki üç aile olduğunu söylüyor. Geri dönerken Fırat Nehri’ne dokunma isteğime engel olamıyorum, aslında büyük bir baraj gölünün sularına dokunduğumu bilerek…

 

Balıklı Göl’den Dicle’ye Doğru

Halfeti’den sonra Şanlıurfa’ya geliyoruz. Gün batmak üzereyken Urfa’ya varıyoruz; Balıklı Göl’ün kenarında dolaşmak için en iyi zamanlardan biri. Balıklı Göl’ün günün hiçbir saati ziyaretçisi eksik olmuyor. Balıklara yem atanlar, şehrin efsanelerini, tarihini anlatmak için birbiriyle yarışan Urfalı ufaklıklar, ibadete gelenler, turistler ve sadece yürüyüş yapanlar…

Sabah çok erken Harran’a gitmek üzere yine yoldayız. Harran’ı göreceğim için çok heyecanlıyım çünkü, o konik kubbeli evler artık bir fotoğraf karesi olmaktan çıkacak. Yolda pamuk tarlaları penceremin kadrajından akıp gidiyor…

Ve Harran’dayız. Uçsuz bucaksız bir arazi ve bu düzlük hissini bozan konik çatılar… Devrin en büyük matematikçilerini, filozoflarını, astronomlarını yetiştiren üniversitenin kalıntılarını izlerken insan; burada yetişmiş ve Dünya’dan Ay’a olan uzaklığı doğru olarak hesaplayan Battani’yi, Atom’un mucidi sayılan Cabir bin Hayyan’ı, onların çağı ve 21. yüzyılı karşılaştırmadan edemiyor.

 

Harran’dan ayrılıp Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Akşamüzeri çarşı henüz kapanmamışken şahmeran ustasının yanına uğramayı ihmal etmiyoruz. Sabah müzekent Mardin’den ayrılıp Midyat’a doğru devam ediyoruz. Telkâri dükkânlarının yanından yukarıya doğru Midyat sokaklarında dolaşıyoruz. Oya gibi işli sarımsı kalker taşından yapılmış, birbiri üzerine gölge düşürmeyen evler, kiliseler, camiler ve uçsuz bucaksız bir sarı örtü, Midyat’taki bir konağın terasından görünen manzaranın içinde yer alıyor.
 

Dicle’nin Kıyısında

Midyat’tan ayrılıp Dicle’ye doğru yola devam ediyoruz. Dicle’nin en sakin kıyılarından birindeyiz: Mağara devirlerinin başkenti denilen Hasankeyf. Bir Artuklu, Eyyübi kenti olmuş Hasankeyf, Moğol dönemi yaşamış. Stratejik konumuyla önemli ticari kervan yollarının uğrak noktası olmuş, yaklaşık dört bin tane mağarası varmış, eskiden insanlar buralarda yaşarlarmış. Bu kadar mı?.. Hakkında bilinmeyenler, bilinenlerdan çok daha fazla olan Hasankeyf, sessiz bir bekleyişte gibi. Ilısu Barajı projesi ile sular altında kalacak bir gizem kenti olarak…

 

Ve İstanbul’a dönüş uçağındayım. Aklımdan uğradığımız her durakta çok daha fazla zaman geçirmek gerektiği geçiyor. Sokaklarında daha fazla yürümek, daha fazla fotoğraf çekmek, daha fazla Güneydoğu Anadolu yemeği tarifi almak, daha fazla gelenek öğrenmek… Ya da tekrar tekrar gitmek…

Yazı: Neslihan Pekdemir    
Foto: Kağan Aybudak        
  

   Kaynakça:
   SkyLife
- Aralık 2007

 

Neslihan Pekdemir ve
Kağan Aybudak
'a teşekkürlerimizle

Denizce

01.02.2008