|
Dr. Mustafa Sütlaş medya alanında ülkemizin en çalışkan
hekimlerinden biridir. Bir internet sitesi yanında kendi kişisel
internet sitesi’nde, arkadaşları ile çıkarmaya başladığı ve ilk
sayısı yayınlanan e.dergi “Tam İyilik Hali"nde ve de çeşitli
yayın organlarında düzenli olarak yazmaktadır.
Dr. Sütlaş aynı zamanda ülkemizde hasta ve hasta yakını hakları
ile ilk ilgilenen hekimlerden biri olup “Hasta ve Hasta Yakını
Hakları Derneği"nin kuruluşunda yer aldı, bir dönem yönetim
kurulu üyeliği görevini yaptı. "Hasta ve Hasta Yakını
Hakları" adlı bir kitabı Çiviyazıları Yayınevi tarafından
2000 yılı başında yayınlandı.
Hasta hakları konusunda yetkinleşen Dr. Sütlaş’ın Bianet’teki
“AKP VE HASTA HAKLARI” makalesi özgün bir yazı olarak
dikkatimi çekti. Bu makaleyi olduğu gibi sizlerle paylaşacağım.
“Sağlık alanında ticarileşme arttıkça, para kazanmanın kural ve
ilkelerinin belirleyici olduğunu sürekli olarak söylüyoruz.
Hasta hakları konusu da Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP)
sağlık alanındaki politikalarının önemli unsurlarından
birisiydi.
Bu konuda bakanlığın yürüttüğü çalışmalar özel sağlık
kuruluşlarında yıllarca bu konuda sürdürülen çabaların ışığında
gerçekleştirildi. Bu işle uğraşanların bir bölümü de daha önce
oralarda çalışmış ve sonradan olmuş "bürokrat"lardı. Kuşkusuz
içlerinde bu alana gönül vermiş, doğrudan partili olmayan bazı
insanlar, uzmanlar, hak savunucuları da vardı.
AKP iktidarı, sağlıkçıların, üstelik de örgütleriyle birlikte
kendilerine yaptıkları muhalefete karşı da "hasta hakları"ndan
yararlanmaları bu politikanın önemli unsurlarından birisiydi.
Ama asıl hedefleri "hasta hakları" kavramından iki boyutta
yararlanmaktı. Bu bir anlamda bu kavramın içeriğini boşaltmak
olsa da bunu yapmaktan çekinmediler.
Bu boyutlardan ilki, hastaların ve yakınlarının bireysel
mağduriyetleri konusunda kurum içlerinde bir "şikayet birimleri
oluşturmak" ve bu birime şikayet edilen "muhaliflerinin canına
okumak", en azından bu olanağı onların üzerinde "Demokles'in
kılıcı" gibi sallanır vaziyette tutmaktı.
İkinci boyutu ise "hastaların ağzına bir parmak bal çalarak"
onların kendileri için -aslında sistemin kârlılığı" için ne
kadar elzem olduklarını göstermekti.
İktidar sahip olduğu çoğunluğa karşın istediği yasaları, tam
olarak yapamıyor ya da uygulayamıyordu. Çıkardıkları
yönetmelikler de istedikleri gibi olmuyor, çoğunlukla
Danıştay'dan dönüyordu.
Kolay bir yol buldular: Aslında bir tür "talimat" yazarak adına
"yönerge" dediler ve bunlarla sistemi yönetmeye
başladılar.
"Yönerge" olgusunun sistemli olarak kullanıldığı belki de en
önemli alan "hasta hakları" konusuydu. Yönerge bir bürokratın
imzasıyla yayınlanıp her yerde "yürürlüğe" girebiliyor,
istenildiği anda, istenilen değişiklikleri yapma açısından
idareye büyük olanaklar sağlanıyordu.
Ayrıca hukuki sorumluluğu da ancak uygulamadan doğan bir itiraz
olursa söz konusu oluyor. O itirazlar da genellikle
"uygulayıcılara yönelik" olduğu için sistem bundan
etkilenmiyordu. Model oluşturuldu ve uygulamaya konuldu.
Öncelikle hasta haklarının ilk iki maddesi kavram olarak
belirsizleştirildi: Bunlar "etkin bir sağlık hizmetine ulaşma ve
yararlanma hakkı" ile "bağımsız karar verebilen ve mesleğini
özgürce uygulayan bir hekimden ve sağlık ekibinden hizmet alma
hakkı"ydı.
Bu iki konunun "sistem"le ilgili dolayısıyla "değişim-dönüşüm"
gerçekleşince karşılığını bulabilecek haklar olduğu, hem
hizmetten yararlananlara, hem de hizmeti verenlerle, hasta
hakları konusuyla uğraşacak olanlara gerekli sınır çizildi.
“Onlar yalnız "sağlık kurumu içinde olan konularla"
uğraşacaklardı. Ama burada da bir sınırlama söz konusuydu.
Çalışma konuları "şikayet edilen konular" çerçevesinde
belirlenecek, sistemin yanlış işleyen, eksik olan yanlarına
sorun ortaya çıkmadığı sürece dokunulmayacaktı.
Diğer yandan "aydınlatma-bilgilenme" gibi hakların en
önemli başlıklarından birisi de sistemin zorunlulukları
nedeniyle göz ardı edilebilecek, hasta ya da hasta yakını bu
bilince erişip de bu konuda herhangi bir talepte bulunana kadar
her şey eskisi gibi yapılabilecekti.
Başvuru ve şikayet hakkı konusunda yapılacak olanlar da bilinçli
bir şekilde "iç disiplin soruşturması hazırlığı" şeklinde
sürecek bir modele bağlanmıştı. Mağdurların bu bağlamdaki
haklarını "adli ya da mesleki" mekanizmaları kullanarak da
arayabilecekleri gerçeği, gerekmedikçe ve talep olmadıkça
gündeme getirilmeyecekti.
Öne çıkarılan ve uygulanan bazı kavramlar da vardı kuşkusuz.
Bunların arasında "hekim seçme hakkı" gerçekleştirilmek
istenen değişime de uygun bir ortam sağladığı için, "manavdan
karpuz kavun seçmekten bile daha basit hale getirilen örnekler"
yaratıldı. Burada "absürde" varan uygulamalar ve "akıl dışı
uygulamalar" sergilendi, reklamları yapıldı.
Bir başka önemli nokta bu konunun sağlık personeline ve topluma
anlatılması için yapılan "eğitim"lerdi. Tümüyle bir "direktif
verme" niteliğindeki eğitimler sırasında, eğitilenlerin aklına
gelen bazı aykırı soruların sorulması bile yasaklandı.
Ama sayı çok önemliydi.
Bu eğitimlere "kağıt üzerinde" katılan insan sayısının çokluğu
en büyük propaganda araçlarından ve tabii bu amaçla yapılan
harcamalar da "rant kaynaklarından" birisini oluşturdu.
Tüm sağlık kurumlarında büyüklük ve kapsama alanlarına göre
"hasta hakları birimleri" kuruldu. Adı böyle konulmuştu, çünkü
bu konuda yayınlanan 1998 tarihli yönetmelik bunu emrediyordu.
Ama bu birimlerin içeriği ve uygulaması yönetmelikten farklıydı.
Söz konusu birimler idarenin iki işine yaradı: Bunlardan
birincisi artık hasta ve yakınlardan gelen şikayetlerle kurum
yöneticileri ilgilenmiyordu. Bu birimde görevlendirilen kişi
bu şikayetleri alıyor ve kişilerle onlar muhatap oluyorlardı.
Eskiye oranla bu uygulama idareciler açısından ciddi bir
rahatlık sağladı.
Artık kapılarında bağıran çağıran, hakkını arayan mağdurlar
yoktu. Hastane, poliklinik kapılarında da bu tür bağırış çağırış
azalmıştı, çünkü sorunu olanlara bu adres gösteriliyor, orada
çalışan görevliler de "sorun büyümesin" diye kendi inisiyatif,
ilişkileri ve kişisel becerileriyle sorunları "sempatik"
yollardan çözmeye çalışıyorlardı.
Bu tür çözümlenmiş sorunların gösterilmesi de hizmetin
"kalitesi"nin ve "talebe verilen yanıt"ın göstergesi
sayılıyordu.
İkinci yarar, bazı "personelin istihdamı" açısından sağladığı
iki yönlü avantajlardı. Sorunlu kurumlarda bu birimlere "sorunlu
personel" görevlendiriliyor ve her türlü sorun onun sorunu
haline getirilerek idare hem sorundan, hem de personelden
kurtulmuş oluyordu.
Herhangi bir sorunun olmadığı kurumlar açısından ise bu görevler
"başhekimle neredeyse eşit hak ve olanaklara sahip"
kayırılmış personelin istihdam alanları haline getirilmişti.
Onlar nöbet tutmuyor, sık sık toplantılara giderek işyerlerinden
uzaklaşabiliyor, bunun için çeşitli olanaklardan
yararlanabiliyorlardı.
Herhangi bir şikayet durumunda bu birimlerin görevi konuyu
incelemekle görevli "hasta hakları kurulları" oluşturmaktı.
Bu kurullarda şikayet edilen hizmet biriminin görevli
yetkilileri dışında "sivil" kişiler de bulunabilmesine
olanak tanınmıştı. Şikayette bulunan kişinin varsa bir
"avukatı" bu birimde yer alabiliyordu. Ayrıca kurumda
çalışan personelin örgütlü bulunduğu sendikanın
görevlendireceği bir kişi de bu kurulda yer alabiliyordu.
Hazırlanan "yönerge"ye göre kurula bir de "hasta hakları
örgütlerinin temsilcileri" katılabilecekti. Eğer o yerde
hasta haklarıyla ilgili bir örgüt yoksa tüketici ya da insan
haklarıyla ilgili örgütlerden veya il insan hakları kurulunun
önerisiyle doğrudan bazı kişiler, hasta, hizmet alan tarafını
oluşturmak üzere bu kurulda yer alabilecekti.
Ancak bu kişilerin atanması ve atandıktan sonra yükümlendikleri
"hak ve ödevler" bu sivil kişileri "devletin ajanı" durumuna
getiriyordu.
Bununla bile yetinmeyen idarenin bu konuda da iki uygulama
içinde olduğu gözlendi. Bunlardan birisi "kendilerine aykırı
olmayan, muhalefet etmeyecek kişilere" çeşitli hasta hakları
dernekleri kurdurmaktı. Yalnız "dernekler il
müdürlükleri"nin bildiği, onlar dışında kimsenin bilmediği
"hasta hakları koruma" dernekleri kurulduğunu, bilgi edinme
hakkı çerçevesinde il dernekler müdürlüğünden öğrendik.
İkinci yöntem ise varsa hasta hakları, yoksa "tüketici" ya da
"insan hakları" alanında çalışan ve "iktidara yakın"
örgütlerden temsilci göndermeleri istemekti.
Örneğin İstanbul'da bu amaçla kurulan 50'ye yakın "Hasta Hakları
Kurulu"nun bu anlamdaki temsilcileri "Hasta Hakları Koruma
Derneği", "Tüketiciler Derneği" ve "Mazlumder İstanbul Şubesi"
arasında paylaştırıldı. Oysa Türkiye'nin en eski ve en etkin
"Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği" İstanbul'da bulunuyor.”
www.pratikhaber.com
Dr. Nedim İnce'ye
teşekkürlerimizle
Denizce

14.08.2007
|