|
Memleketinden uzakta yaşayan insanların özlemlerini
karşılayan tek duygu sevdiklerinin varlığı, bu ve benzer
duyguları besleyenlerden bir tanesi de hatıralarıdır.
Herhalde uzun zamanlar boyunca memleketten uzak kalınca bu
insanlarda duygusallık zamanla artıyor. Bende de aynı şekilde
oldu. Duygusallaştım… Geçen hafta sonu, cumartesi akşamı ailemle
konuşmak için telefona sarıldım yine. Annemle konuşmak, ablamla
sohbet etmek, her bir yakınımdan haber almak beni mutlu kılıyor.
Büyük bir hevesle telefon açtım, ablam ile sohbet ettim, oradan
buradan… Sonra annemle konuşmaya başladık. Konuştuk ama şimdi
bir tanesi dışında bana anlattıklarından hiç birini
hatırlayamıyorum. Konuşma arasında bana;
- Yukarıya çıktım, eşyaları üstteki odaya
yerleştirdim. Senin eşyalarını da toplayıp oraya koyduk. Ablanın
bir hastası vardı, tanıdık bildik, iyi birisi. Ona kiraya
verdik. Eve bakacak. Dökülen yerlerini yaptıracak…
- Ama anne… Eşyalarımız vardı. Sonra gelince nasıl
girebileceğiz, nasıl gideceğiz?
- Yabancı değil, gelirsin benimle almak istediklerini
alırsın, zaten iki lastik deniz malzemesi değil mi?
İşte o zaman içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Hayır
anne, iki lastik malzeme değil onlar benim için. Mesele birkaç
parça eşya da değildi. Bir çocuğun göbek bağı ne ise, benim
hatıra bağım da o idi. Oralardan besleniyordum, oralar bize
aitti, kimse olmasa da, kimse gitmese de, her tarafı çökse
yıkılsa da. Mekânların, hatıraların mahremiyeti vardır ve bu bir
yabancı gelene kadardır, birisi gelince bu bozulur. Evinizin
önüne kadar gelip kapınızı açamamak hayatın en acılarından
biridir. Annenizin yeniden evlenmesi kadar acıdır. Çünkü artık
bir başkasına da ait olduğu için eskisi gibi sarılamazsınız,
konuşamazsınız, annemmm diyemezsiniz. Tıpkı benim evim, benim
eşyalarım, benim hatıralarım gibi. Size izin verilmez ise
göremezsiniz bile…
Bu duyguyu bir daha hissetmiştim. Yıllar önce üniversiteye
hazırlanan bir lise öğrencisi olarak, bir arkadaşım ile birlikte
kıraç bir yamaçta olan evimizin bahçesine, çevresine limon
ağaçları dikip, yıllar sonra küçük kardeşimin sorgusuz sualsiz o
ağaçları kesmesine kadar. O kayaların içine ağaç dikmek, onların
yeşermesini sağlamak, büyümesini istemek, yazlar boyunca su
taşımak bir emekti, bir sabır, bir sevgi,.. onlar bana
gençliğimden bir hatıra idi. Tıpkı babaannem rahmetlinin
bahçesinde çiçek açan badem ağaçları gibi… Artık onlar da bize
ait değil.
Ben bu duygusal yıkımı yaşarken, bunları sağlayan duygusal
annem de aslında aynısını yaşamıştı. Bir bayram sonrası evine
bakmak için yeğenimle birlikte evine gittiğinde, gördüğü manzara
karşısında aynı duyguları yaşamıştı. Küçük oğlu, 20 TL’lik eski
bir dolap için evini darmadağın etmiş, eşyalarını kırmış, etrafa
dağıtmış, pislik içinde bırakmıştı. Hiç ummadığı bir manzara
karşısında kalan annem yığılmış kalmış, boncuk gibi gözlerinden
yaşlar boşalmıştı. Yanında bulunan torununun da üzülüp
etkilenmesi ile rahatça ağlayamamıştı bile.
Belki bu yaşananlar, kardeşlerin yarattığı yıkıma yönelik bir
engel olarak görüldü. Bir yabancıya teslim edilince korunacağı
düşünüldü. Belki korunmaya muhtaç birisine bir yardım diye
düşünüldü. Bunların hepsinin olması mümkündü. Ama, ben ne kadar
mantıklı olmaya çalışsam da bunu kabul edemiyorum. Duygusallık
işte…
Ama, biliyorum ki bu gibi olaylar insanları çok derinlerden
etkiliyor. Tıpkı bir ağacın kabuğunun kaldırılıp yara açılması
gibi. O nasıl yaralarını tamir ederse bizler de aynı şekilde
tamir edeceğiz, ama izi kalacaktır.
Şimdi! Şimdi artık her şey değişecek, ben zaman içinde
yaşayıp kimseyle paylaşamadığım olayları zihnimin daha
derinlerine gömeceğim, üzerini örteceğim toprakla birlikte. Ve
artık duygusallık taşımayıp mantık çerçevesinde çözüm
arayacağım. Bu hikâyem de derinlerdeki duygusallığımın bir
anahtarı olarak kalacak…
Adnan Keser'e
teşekkürlerimizle
Denizce

20.11.2010
|