e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Hayattan Bahsederken

Prof. Dr. M. Kerem Doksat    

 

  

Pek severiz hayatı suçlamayı; kimi zaman adı kader olur, kimi zaman kahpe felek, kimi zaman da tâlihsizlik…

Hâlbuki dünyaya gelişinle ilgili muazzam sayıda değişken senin elinde değildir:

Kimlerin çocuğu olduğun…

Ebeveyninin huyu suyu…

Genetik yapın…

Eğitim, öğretim, terbiye ve görgün…

İçine doğduğun kültür…

“Anlamlı ötekilerin” etkileri…

Bilhassa ana rahminde ve hayatının ilk 6 ilâ 9 senesinde yaşadıkların…

Hastalıklar, sakatlıklar vs.

Aklıma gelmeyen daha nice bağımsız değişken tâyin eder istikbâlini!

Bunların hepsini toplarsan, seninle ilgili olarak senin tâyin edici rolün taş çatlasa %10-15 olur!

Yâni yok değildir ama sandığın kadar da çok değildir.

Bu çok basit, net ve anlaşılır gerçeği aklından çıkarmazsan, her ne ahvâl ve şerâit içerisinde olursan ol, kabahâti en az olan sensindir.

Demem o ki, kendini suçlama kolaycılığına da, çevreni lânetleme yansıtmasına ve yanılsamasına o kadar kolayca kaptırmamalısın kendini… Bu indirgeyicilik asla gerçekçi ve akıllıca değildir…

***

İlke olarak, asla unutma ki, herkesle olan her türlü ilişkinde %51 önemli olan sensin. Başka herkes, her şey %49 önemlidir…

Unutma ki 51’le 49 arasındaki fark 2’dir.

Bu minnacık fark pi sayısı kadar önemlidir.

Ahmakça bir narsisizm değil, seni güçlü, kuvvetli ve verici kılabilecek olağanüstü bir silâhtır.

Hatırlayalım faziletin neden sessiz olduğunu şöyle bir…

Çalışmak ve üretmek, hele bunu kerhen değil sevgiyle yapabilmek mutluluğun, sıhhatli olmanın hâlâ en mümeyyiz vasıfları, “olmazsa olmazları”…

Hayatını nörotik insanları tanımaya ve tanımlamaya adamış olan Freud’aiyi de, sağlıklı adam kimdir” diye sorduklarında, bir süre düşündükten sonra verdiği cevap da bu mâhiyettedir: “Sevebilen ve çalışabilen“!

Bu târif hâlâ en muteber sıhhatlilik açılımıdır. Eğer sevgi denen transandan ruh hâli yaşantılarının ekseriyetine hâkimse, zâten çalışmak ve üretmek içinden gelir; boş duramazsın.

Birtakım asilzâdelerinin çalışmamayı bir fazilet olarak gördükleri, emek harcamayı sâdece ırgat ve amele takımının yapabileceği angaryalar olarak telâkki ettikleri zamanlarda dahi, hazretler av partileriyle, çeşitli oyunlar ve sportif faâliyetle zamanlarını geçirerek ataletten kurtulmuşlardır.

Tembelliğe methiye yazan mütefekkirler dahi, bunu yaparken kafa çalıştırmış, fikir emeği harcamışlardır. Boş durmak, hiç bir şey üretmemek eşyânın tabiatına aykırıdır.

Buradan çıkan sonuç pek hoştur: Sevgi çalışmayı doğurur, çalışmak üretmeyi temin eder, üretmek paylaşmayı sağlar, paylaşmak mutluluğu arttırır, mutlu olan ise çalışma şevki duyar…

Bu çember böylece döner.

Sevebilmek ve çalışabilmek emniyette ve huzur içerisinde olmayı, huzur da kudreti gerektirir. Her plânda sonsuz mücadelelerin süregittiği şu âlemde dâima seni tedirgin etmeye, emniyetsizlik hissine itmeye çalışan dâhilî ve hâricî bedhahlar mevcuttur; mevcut değilse de, potansiyel olarak vardır.

O takdirde, tedbirli ve ihtiyatlı olmalısın.

Her türlü düşman, ancak sen zayıf veya dikkatsizsen sana bulaşabilir.

Hayat öyle beklenmedik gelişmelere gebe, kader o derece garip hâdiselerle doludur ki, hiç umulmadık bir zamanda, hem de en güvendiğin dosttan -ama kasten ama kazara- ciddi bir darbe yiyebilirsin. Canın acıyabilir, hâttâ kolun kanadın kopabilir. İşte, senin “adam olup olmadığın”, o zaman ilâhî bir sınavdan geçer.

Teslimiyet ve çöküş, yok oluş ve haksızlıktır. Sevenlerin için, sana ihtiyacı olanlar için, hiç biri olmasa kendin için ayakta kalmak zorundasındır. Mücadeleyi bırakmamak, haysiyet ve vakarla ayakta kalmak mecburiyetindesindir.

İşte, o zaman elinde ve çevrende ne olduğuna iyi bakmalısın. İyi günlerinde sevgiyle ürettiklerin, senin bu kötü gününüzdeki tek dayanağın, desteğin, teminatındır: Kardeşlikler, dostluklar, dayanışma. Aborijinler’in bumerangı gibi, ama yapıcı bir silâh olarak geri döner.

Ektiklerini biçeceğin an gelmiştir. Eğer diğerkâmlık ve sevgi ektiysen onu, bencillik ve nefret diktiysen bunu biçeceksindir. Üstelik bu çok bunalımlı ve kritik dönemdeki davranışların dahi, senin müstakbel hayatına yönelik yatırımların olacaktır.

İşte, akıl ve hikmetini mevcut kudretinle tevhîd edip, güzelliğe dönüştüreceğin ân o ândır: Yaran ne kadar derin, ıstırabın ne kadar vahim de olsa, “bu ahvâl ve şerâitte dahi nasıl sevebilirim, nasıl üretebilirim” diye düşünebilirsen eğer, sağlam kolunu diğerkâmlıkla uzatabilirsen eğer, yargısız infaz etmek yerine anlamaya çalışabilirsen eğer, sırtın asla yere gelmez.

Ne kadar iyi ve mütevâzı olsan da, bir şeyler yapmazsan bir iz bırakamazsın.

Unutulur gidersin!

Ne cevvâl ve müteşebbis olsan da, bir şeyler yapmazsan bir iz bırakamazsın.

Unutulur gidersin!

***

İyi bir şeyler yapmak nedir dersek…

Bâzen sükûttur pek mânidar olarak yapılırsa.

Bâzen hücumdur, stratejik ve zekice plânlanarak yapılırsa.

Genellikle tahammül ve sabırdır, sınırı iyi ayarlayabilince.

Mübalâğasız ama candan ilgidir, sıkmadan gösterilen…

Cân-ı yürekten sevgidir, uyanık ve dikkatli olarak verilen.

İyilik yaparken diğerkâmca davranabilmek ve mukabelesini beklememektir.

Yoksa asla cezasız kalmaz yaptığın “iyiliğin”.

Kindar olmamak, bilgece vakur olmaktır; kibir ve züppeliği karıştırmadan…

Şık ve zarif olmaktır ama abartmadan.

Kırmak kolay, yapıştırmak imkânsızdır; eğer hakikaten kırmak icap ediyorsa, tamamen berhava etmelisin!

Yoksa bir gün mutlaka geri teper.

İstikrarlı olmaktır.

Abdurrahman Çelebiler’e gülüp geçebilmektir hüzne düşmeden.

Arkadaşının iyi gününde yoldaşlıkta bonkör olmak, kötü gününde ilk koşabilen yarışına iştirak edebilmektir.

Yazmaktır yeri geldiğinde, hiç ama hiç korkmadan.

Konuşmaktır yeri geldiğinde, hiç ama hiç korkmadan.

Tefekküre, felsefeye, ilme, musikîye ve diğer insanî değerlere vakit ayırmaktır.

Sâhici ve dürüst olmaktır.

Kan tükürüp “kızılcık şerbeti içiyorum” diyebilmektir.

Kendinden az bahsetmek, iyi dinlemektir.

Söz kesmemek, sabırla ve empatiyle yaklaşabilmektir.

Duygularını kontrol etmek, içinde doğabilecek istihza veya merhameti dikkatli ve sevecen duygulanıma tahvil edebilmektir.

Kimseye minnet etmemektir ama dozunda bir teşekkürü de esirgememektir. Bu hem ona, hem sana çok iyi gelecektir…

Kahkaha atmaktan da ağlamaktan da korkmamaktır, sâdece hangi ortamda ve bağlamda yaptığın konusunda dikkatli olmaktır.

Özel günlere özen göstermektir, sence ne kadar budalaca olsa da…

İşini, eşini ve dostunu koruyup kollamaktır.

Vakte ve nakde hürmet etmektir.

Kolay kolay küsmemeyi başarabilmek, alınganlığı sıfırlayabilmektir. Herkesin ters veya kötü zamanları olabilir…

Beklenmedik bir nâhoşluk zuhûr ederse, hemen üzerine gitmeyip, bir süre beklemektir ama aşırı da değil, çünkü bir yanlış anlama veya dedikodu uğruna dost kaybetmek hayatta en üzüntü verici şeylerdendir.

Eğer birilerinin dedikodusu, dolduruşu yâhut kışkırtmasıyla, sana sormadan senden uzaklaşıyorsa, o kişinin gerçek dost olamayacağını bilebilmektir.

Kendinin herkesten ama herkesten %51 daha önemli olduğunu asla ve asla unutmamaktır.

Ne yergiye fazla üzülmek, ne de övgüye fazla sevinmektir.

İtibârını zedelemeye müteveccih dedikodu veya iftira duyarsan, gülüp geçmeyi en sona bırakmaktır!

Fevrî olmamayı başarabilmektir.

Plânlı ve akıllıca davranabilmektir.

Ve…

Sır tutmayı bilmek ama kimselere sır vermemektir.

   Hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi başarabilmektir.

      Son perde inerken de, şöyle bir gülümseyebilmektir, bir yandan da iki damla gözyaşı yanaklarından süzülürken.

         Unutma ki nihâyette ve bidâyette, en yakın dostun sen kendinsin!

            Unutma, Tanrı’nın işi başından aşmış vaziyette.

               Sen O’na ulaşacaksın…

                  Üstelik orada torpil de, kayırma da yoktur.

 

 

Prof. Dr.Mehmet Kerem Doksat'a teşekkürlerimizle

Denizce

15.04.2011