|
Kölelik ne kadar inanılmaz ve günümüze uzak bir kavram değil
mi? Şimdi inanılmaz gelse de medeniyetin başlarından 19. yüzyıla
kadar süren insanlık tarihi boyunca kölelik var oldu.
Düşünebiliyor musunuz bazı işlerinizi yapmak ve/veya
ihtiyaçlarınızı gidermek için bir köle almaya karar
veriyorsunuz, bu amaçla bir köle pazarına gidiyor, cebinizdeki
paraya göre pazarlık ediyor ve bir insanı satın alıyorsunuz.
Artık bir köleniz var. Tek yapmanız gereken onu öldürmeyecek
kadarıyla ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak onu dövebilir,
sınırsız işkence edebilir, öldürebilir hatta kesip
yiyebilirsiniz. Çok çok paranız varsa yüzlerce köle
alabilirsiniz. Hatta şehrinizde satılan kölelerin tümünü satın
alıp yeni köleler getirilene kadar karaborsadan köle
satabilirsiniz.
Günümüzde kölelik devam ediyor olsa sanırım işlemler daha
hukuki çerçevede yürüyor olurdu. Yani “kölelik” gibi bir
kavramın aslında ne kadar saçma, kabul edilmesi olanaksız bir
kavram olduğunu yüzyıllar önce bazı siyasetçi ve düşünürler
savunmasa ve bazı köleler bu duruma isyan etmese idi; bizler her
şeyi kabul eden vatandaşlar olarak şöyle köle yasalarına tabi
olacaktık:
Köle satış yerlerine yönelik alınacak önlemler:
a.
Köleler, köle parkı, pazar ve panayırları ile köle borsalarının
yanı sıra komisyonlarca alınan kararlar doğrultusunda belirlenen
köle satış yerlerinde alınıp satılacaktır. Bu tür önceden
belirlenen yerlerin dışında köle alım ve satımlarına müsaade
edilmeyecektir. Bu konuda köle tüccarlarına önceden ticaret
bakanlığınca eğitim verilecektir. Köle alım satım yerlerinin
sayısı mümkün olduğunca asgari düzeyde tutulacak, denetim ve
kontrol hizmetleri aksatılmadan sürdürülecektir.
b.
Satış yerlerine getirilen kölelerin; merkez ilçe veya ilçe içi
hareketlerinde menşe şahadetnamesi, ilçeler veya iller arası
hareketlerinde ise sağlık raporları, Afrika’ dan gelen siyahi
köleler için kulak küpeleri ve pasaportları kontrol edilecek,
sadece belgeleri tam olan kölelerin satış yerlerine girişlerine
müsaade edilecektir.
İşte kölelik günümüzde sürse idi bunun gibi düzenlemeler ile
köleliği sanki adil bir faaliyet gibi sürdüredururduk.
Açıkçası yukarıdaki 2 madde aslında “kurbanlık hayvanlar
hakkında genel bilgi 2010 yılı kurban hizmetlerinin
uygulanmasına dair tebliğ” den alıp revize ettim.
Kölelik ve İnsan Hayvan İlişkisi
Çok merak ediyorum, “bir canlının bir başka canlıyı alıp satma,
hapsetme ve istediği gibi ve kadar işkence etme özgürlüğü
nereden gelir ?” diye.
200 yıl kadar önce insanlar başka insanları alıp satabiliyor,
hapsediyor ve istediği gibi ve kadar işkence edebiliyordu. Bu
hem yasal olarak hem de ahlaki olarak uygundu.
Aynı durum bugün hayvanlar için geçerli. Herhangi bir insan,
mucizevî bir var oluş ile dünyaya gelmiş bir canlıyı
kendisininmiş gibi alıp satabiliyor, gerçekten ihtiyacı olsun
olmasın istediği zamanda öldürüp yiyebiliyor ve yemek istemezse
çöpe atabiliyor. Ve bu durum hem yasal hem de ahlaki olarak
herkesçe uygun görülüyor. Daha da birçok konuda insanlar başka
canlılara sınırsız zulüm edebiliyor ve birçoğunun içi cız bile
etmiyor. Hatta bundan garip/sapıkça zevk alanlar bile var.
Bakınız insanlar, aslında gerekmediği, gerçek bir gereklilik
olmadığı halde hayvanlara neler yapıyorlar, bazı örnekler:
Otoyollar ve Hayvanlar
Özellikle Türkiye’ de otoyolların genelinin iki yanı açık,
tellerle korunmamış. Bu otoyolların çoğunun altlarından
hayvanların geçişi için kanaletler ve özel geçitler yok. Bu
sebeple bu yollardan karşıya geçmek isteyen birçok hayvan
ölüyor. Bu hayvanların ölmesi dolayısı ile en ufak bir hukuki
işlem olmuyor. Şoför dönüp ardına bile bakmıyor. Hatta genelde
yolcular yola çıkan hayvana küfredip, az kalsın kazaya sebep
olacağını belirterek kızıyorlar.
Burada gerçek suçlu hayvan mı insan mı?
Peki cezayı en ağır şekilde kim ödüyor?
Süt Üretimi
Süt inekleri yavruladıktan birkaç gün sonra buzağıları
yanlarından ayrılır. Çünkü buzağı annesi ile kalmaya devam eder
ise inek sütünü yavrusu için saklar ve sağım makinesi ile
yeterli süt sağılamaz. Ayrılan bebek ve anne günlerce ağlayarak
birbirlerini çağırırlar. Anlayanlar için bu haykırışlar çok
elimdir.
Bir yavru ve anneye böyle işkence etmeye kimin hakkı
olabilir?
Yumurta Üretimi
Yumurta üretimi amaçlı tavukçuluk yapılırken damızlık
kümeslerden gelen yumurtalar kuluçka makinelerinde tutularak
civciv elde edilir. Erkek olan civcivler hiçbir işe yaramadığı
için hemen gazla öldürülür veya pazarlarda satılır (bu yüzden
pazardan aldığınız civcivlerin büyüyünce hepsi erkek olur.
Ayrıca yumurtacı oldukları için cılızdırlar.) Dişi civcivler
yumurta verecek boya gelene dek, 6 ay kadar sıkış tıkış
kümeslerde beslenir. Yumurta vermeye başladıklarında ise küçücük
kafeslere doluşturulurlar ve sadece kafalarını yem oluğuna
uzatabilecekleri kadar yerleri vardır. Şanslılarsa bu işkence 1
yıl sürer. Kesilirler ve açıkgöz kasaplarda “köy tavuğu” adı
altında ucuz fiyata satılırlar. Saatlerce haşlasanız da eti
yenecek kadar yumuşamaz. Şanssızlarsa 1 yıl daha bu işkenceye
maruz kalır ve yumurta üretip sonra kesilirler.
Tavuk Eti Üretimi
Et üretimi amaçlı tavukçulukta civcivlerin binlercesi koca
bir kümeste yerdedir. Her biri için çok çok az alan vardır.
Kümes, bir insanın zorlukla girebileceği kadar felaket şekilde
amonyak kokmaktadır. Amonyak havadan ağır olup yere çöktüğü için
tavukların olduğu seviyede koku çok daha felakettir. İşte bu
işkence altında civcivler 30-40 gün içinde 1,5-2 kg olurlar ve
acımasızca yakalanıp dönel testereli makinelerde kesilerek kısa
sürede market raflarına giderler. Kümes hemen temizlenip yeni
civcivler konur.
Evcil Hayvanlar
Bazı insanlar bir evcil hayvan dükkânına gidip para vererek
bir köpek satın alır. Yavru iken çok sevimli olan köpeklerin
büyüyünce büyük bir kısmı sokağa terk edilir. Yine bu köpeklerin
büyük bir kısmı onu sahiplenen insanın hayatında önemli bir
değişiklik olduğunda (taşınma, evlenme, çocuk sahibi olma vb.)
sokağa terk edilir. Bazı daha şanssız köpekler sokağa terk
edilmez. Ancak bir köpeğin her gün yürümesi, koşması, oynaması,
türdeşleri ile iletişime geçmesi, temiz hava alması şarttır.
Oysa dışarı çıkarılmaz, evde hapis olur. Böylece hayvan kilo
alır, hastalanır ve çeşitli psikolojik hastalıklara yakalanır.
İnsan Dostu Hayvanları Kayırmak 1
Bir de ilginç bir şekilde “insan dostu hayvanları kayırmak”
diyebileceğimiz bir olgu var. Belki de en ciddi hayvan hakkı
ihlali bu sebeple yapılıyor. Hayvan severler bile sevgilerinde
samimi olsalar da yeterince derin düşünmüyor ve bu hataya
düşüyorlar. Bakınız şöyle; kedi köpek mamaları proteince zengin
mamalardır ve büyük oranda başka bir hayvanın etinden
yapılırlar. Mamaların üzerinde “tavşan etli, av etli, balıklı”
gibi ibareler görürüz. İşte yakınımızda, sokaklarda bulunan kedi
köpek gibi hayvanlara marketten mama alıp besleyen kişiler
aslında bu aldıkları mamalar ile belki de yeni hayvanların
öldürülmelerine sebep oluyorlar. Oysa bu kişilerin samimi
duygular ve büyük bir hayvan sevgisi (hatta bence bu doğaya
saygı diyebileceğimiz daha önemli bir duygu) ile aç kedi
köpeklere mama alıp verdiği şüphe götürmez bir gerçek. Ancak bu
faaliyetleri, uzaktaki suçsuz tavşanların aynı derece suçsuz
kedi köpekleri beslemek için öldürülmesine sebep oluyor.
İnsan Dostu Hayvanları Kayırmak 2
Yine “insan dostu hayvanları kayırmak” kavramı içerisine
girecek ilginç hususlar var. Mesela yunusları-balinaları çok
sever, asla başlarına bir şey gelsin istemeyiz de yine aynı
derecede zararsız (ki insan için tehlikeli olan türleri bile
sebepsiz öldürme veya işkence etmeye hakkımız olamaz)
köpekbalığı türlerini balıkçılar, eti yenmeyecek olsa bile tutup
öldürüp, büyük bir gururla tezgâhlarda sergilerler.
İnsan, bir köpekbalığı veya yunusun yaşamaya hakkı olup
olmadığını belirlemek yetkisine sahip midir?
Canlıların Yaşam Hakkı
Tüm canlıların yaşam hakkı vardır. Bu canlının bir maydanoz
ya da bir fil olması, temelinde önemli değildir. Hiçbir canlı,
gerçek zorunlu bir sebebi olmadan (gerçekten ihtiyaç duyduğumuz
gıdayı temin etmemiz gerekliliği, hayatımızı tehdit ediyor
oluşu, yaşamımızı sürdürmek için o canlının mutlak ölmek zorunda
olması vb.) öldürülemez, özgürlüğü sınırlandırılamaz ve işkence
edilemez. Tam bu satırların düzeltmesini yaparken eşim gazeteden
bir şey okudu. Son göçerler Sarıkeçililerin lideri Pervin
Savran' ın şu cümleleri, insan ve doğa ilişkisinin
gerçeğini-özünü ayan beyan ortaya koyuyor:
Bizim için bu dünyada her mahlukat ötekinin rızkıdır. Keçiler
dua etmezse şu dağlarda bir ot bitmez. Otlar dua etmezse gökten
bir tek damla yağmur düşmez. O yüzden tüm canlılar bizim için
birdir. Keçim neyse oğlum da O'dur. Dağ da O'dur. Su da O'dur.*
(* 24 Kasım 2010 tarihli Radikal Gazetesi, Hayat eki Sf: 12,
Röportaj Yücel Sönmez)
Bir canlıyı gıda, barınma, giyinme için öldürmek zorunda
kalır isek; bunu da insan olmanın sorumluluğu gereği düşünerek
yapmak zorundayız. Örneğin on dişi on erkek civcivimiz var. Bu
civcivler büyüdükçe erkekler birbirlerini, diğer tavukları ve
hatta etraftaki diğer canlıları rahatsız edebileceklerdir. Ve
zamanla da kavga ederek belki birbirlerini veya tavukları
öldürebilirler. Böyle bir ortamda gerçekten yaşamak için gıda
olarak tavuk eti tüketmek zorunda isek, bunu horozları öldürerek
yapmak diğer tüm seçeneklere göre daha makul olacaktır. Ancak bu
da hayvana mal gibi davranıp ona zulüm ederek değil, eti ile
bizi beslediği için ona teşekkür ederek, şükran duyarak saygı
ile yapılmalıdır.
Bu itibar ile şunlar düşünülmesi gereken şeylerdir:
·
İhtiyacımız olmadığı hatta bize zararı da olacağını bildiğimiz
halde, bir porsiyon daha döner yemek konusunda bizi sınırlayan
tek şeyin dönerin satış fiyatı veya göbek kalınlığımız olması…
·
İhtiyaç değil keyif için aldığımız 3 adet tavuk nugget ve bunun
için bir tavuğun boş yere ölmüş olması… (“zaten ölmüş ne fark
eder ki?” düşüncesi çok yanlıştır çünkü siz onu tükettikçe yeni
bir tavuğun başına aynı şey gelmek zorundadır.)
·
Bir sirkte seyrettiğiniz akıllı uslu, insansı şeyler yapan
hayvanlar… ("Bu madde de ne?" demeyin. Bunun açılımını benden
iyi ünlü yazar Jack London “Sevginin Katıksızı” adlı romanı ile
yapar. Mutlaka okuyunuz.)
·
Hiç görmediğiniz, bilmediğiniz bir yerde hapis olan ve sizin
yiyeceğiniz bir biftek için hayatı boyu işkence çeken hayvanlar.
Onları kesen kesim işçilerini, sadistleşmeye zorlamamız... (Hayvan
kesim uzmanı olan ve birçok kesimhanenin yapımında yardımı olan
Temple Grandin tam zamanlı kesimhane işçilerinin
sadistleştiklerini yazmıştı.*)
*
Pollan, M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal
Tarihi (Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus
·
İhtiyacımız olandan çok yiyerek kilo almak (Her gıda canlı hücre
kaynaklıdır ve ihtiyacımız olmadığı halde yediğimiz yiyecekler
için canlıların gereksiz yere ölmesine veya zulüm görmesine
sebep oluruz.)
Kurban Bayramı ve Ritüelin Unutulan Özü
Birçok kişinin çok eleştirdiği kurban bayramının unutulmuş
özünde aslında çok özel bir anlam vardır. O hayvanın bizim ve aç
insanların gerçek gıda ihtiyaçları için ölmesi, bu ölüm
esnasında hayvana saygı gösterilmesi, eti ile bizi beslediği
için ona şükran ve minnet duyulması, etinin büyük kısmının
gerçekten ihtiyacı olan insanlara dağıtılması esastır. Ancak
kaçan kurbanlıkları komik müzikler eşliğinde haberlerde
izledikçe, ben insanlığın bu yüce duygulardan çok ama çok
uzaklaşmış olduğunu esefle düşünüyorum.
Eğer hayvanların, insanların gerçek ihtiyaçları için
kullanılması zorunlu ise en azından şunlar olmalıdır:
1.
İnsan, etini yediği veya sütünü içtiği hayvanı veya en azından o
hayvanı yetiştiren kişiyi doğrudan tanımalı; bu hayvansal ürünü
o kişiden satın alırken bu hayvan konusunda sohbet
edebilmelidir.(Zaten bu olmadığı sürece, hayvanların dertlerini
hiç umursamayan insanların bile güvenli hayvansal ürünlere
ulaşmaları pek mümkün olamayacaktır.)
2.
Hayvanlar kesilip yenilecekse bile özgürlükleri acımasızca
kısıtlanamamalıdır.
3.
Özellikle insan tarafından eti, sütü tüketilecek hayvanların
kendi gıdasını seçebilme özgürlüğü olmalıdır. Bir inek merada
otlamalı ve istediği otu yiyip istemediğini yememek özgürlüğüne
sahip olmalıdır. Bir tavuk özgürce dolaşıp doğal güdüsü gereği
eşinerek kendi gıdasını kendi bulabilmelidir. (Burada tavuklar
için zenginleştirilmiş yemlenme alanları tasarlamak mümkün
olabilir.) İlginç bir bağıntı olarak belirtmek isterim ki,
gıdasını düşünerek seçme özgürlüğü olmayan hayvanların etlerini
yiyip sütlerini içen insanların da gıdalarını seçme özgürlüğü
olamayacaktır.
4.
Her yavru hayvan oyun oynama hakkına sahip olmalıdır.
Hayvancılık yapan insanlar bazı hayvan türlerine bu hakkı
tanımadıkları zaman hayvanlar yaşayamadığı için bu hayvanların
yavrularına oyun oynama imkanı verir. Örneğin kuzular, oyun
oynama imkanı verilmezse büyük ihtimalle yaşayamaz. Bu sebeple
tüm koyun yetiştiriciliği sistemleri kuzuların oyun oynamalarına
olanak verecek şekilde tasarlanmak zorundadır ve belki sırf bu
sebeple koyunculuğu endüstriyel olarak yapmak çok zordur. Oysa
buzağılar, oyun ihtiyaçları karşılanmazsa ölmezler ve bu durum
onlara pahalıya patlar. Büyük baş hayvancılık dünya çapında
yoğun şekilde endüstriyel olarak yapılır ve bu çiftliklerde
buzağıların oyun oynama lüksü nerede ise hiç yoktur. Ve yine bu
sebeple mevcut sistem-düzen zamanla koyunculuğu bitirip, yerine
sığırcılığı her yere egemen kılacaktır.
5.
İnsanların endüstriyel hayvancılık yaparak biraz daha fazla süt
üretmek amacı ile bir ineği buzağısından ayırıp, ana ve yavruyu
günlerce ağlatmaya asla hakkı olamaz.
6.
İnsanların, hayvanların yuvalarını bozmaya hakkı olamaz. Yuva
kutsaldır. Bu konuda verilebilecek en hazin örnek trol denilen
balık avı aracıdır. Bu araç bilinçsiz ve kontrolsüzce
kullanılmakta ve her kullanıldığında sayısız deniz canlısının
yuvasını bozmaktadır. Devletlerin, bu çeşit avcılık sistemlerine
onay verme yetkisi olamamalıdır.
7.
Özellikle doğal felaketler ile ilgili haberlerde insanlar ölünce
buna "can kaybı", hayvanlar ölünce "telefat, telef oldu"
denilmesi çok acıdır. Bu, hayvana sadece mal gözü ile bakmanın,
onu yok saymanın ve dolayısı ile insanı yalnızlaştırıp
yozlaştırmanın dillerimize, beynimize yerleşmiş küfüdür. Bundan
acilen vazgeçmeli, başta medya sorumluları olmak üzere insanlık
olarak dilimizi ve düşüncemizi geliştirmeliyiz.
8.
Hayvancılık, hayvan ve onu yetiştiren insanın doğrudan ilişki
kurabileceği şekilde yapılmak zorundadır ve endüstriyel, büyük
çaplı, sadece kar amaçlı yapılan hayvancılıktan vazgeçilmelidir.
Bilim ve Hayvancılık Açmazı
Ben üniversitede hayvansal üretim (zootekni) konusunda lisans
eğitimi aldım. Okuyacağım bölümü seçmemin en önemli sebebi,
içimdeki büyük doğa ve hayvan sevgisi idi. Okul bitti. Hayvansal
üretim adı altında aslında o çok sevilmesi, saygı duyulması
gereken canlılara insan olarak ne büyük zulümler yaptığımızı
öğrendim. Öğrendim ancak bunlar üniversitede öğretildiği ve
genel kabul görmüş, kitlelerce benimsenmiş kurallar olduğunu
düşündüğüm için öğrendiğim, bazısı etik olarak asla kabul
edilemez kavramları hiç yadırgamadım. Sonra yıllarca hayvancılık
konusunda çalıştım, yazdım, çizdim. Ve bu süre içinde düşündüm,
sordum, sorguladım. Biz ne yapıyorduk? Ben ne yapıyordum? Bağlı
ahır, gaga kesimi, iki yılda zorlamalı üç kuzulatma gibi
hayvancılık tekniklerini öğretmek, öğrenmek etik miydi? Bu bilim
miydi? Bilim ahlaklı olmak zorunda değil miydi? 200 yıl önce de
köle bakımı, yönetimi gibi bir üniversite bölümünde okumuş olsam
bunu hiç sorgulamayacak mıydım? Ben gerçekten doğayı ve
hayvanları seviyor muydum?
Garip bir şekilde görüyorum ki hayvanları en çok seven ve
veterinerlik mesleğini seçen kişiler; balıkları, denizi çok
seven ve su ürünleri mühendisi olan kişiler bu okulları
bitirdikleri zaman büyük bir körlüğe kapılıp bu canlılara en
büyük zulmü yapanlar olabiliyorlar. Çünkü bu kişiler, ancak
büyük çiftliklerde istihdam edilebiliyorlar ve zaten temelde
endüstriyel hayvancılık sistemlerini bilmekteler. Bu gerçekten
çok acı bir durum. Bu grubun üyelerinden biri olarak, işsiz
kalma pahasına mevcut çarkın saçmalığını itiraf edip uykumuzdan
uyanamazsak; yaşadığımız sürece kendi hapishanemizin gardiyanı
olacağımızı düşünüyorum.
Ben Ne Yapıyorum?
Ben artık sadece özgür hayvanların ürünlerini (organik
yetiştirilmiş ve/veya doğal yaşayan) yemeye çalışıyorum ve genel
olarak da pek et yemiyorum. Hatta son zamanlarda mecburen et
yediğim bazı durumlarda, bunun bana rahatsızlık verdiğini fark
ediyorum. Bence yine bize her gün defalarca televizyon ve
gazetelerde tekrarlanıp kafamıza kazınmak istendiği gibi
"hayvansal protein almak zorunda" değiliz. Hayatım boyunca et
yemeyi bırakan bir çok kişi gördüm ve bu kişilerin sağlıklarında
kötüleşme yerine genelde iyileşme olduğunu fark ettim. Benim
için de şu an aynı durum geçerli. Günümüzdeki hayvancılık
sistemleri ve insanların hayvanlarla genel ilişkisi, maalesef
her bir hayvansal ürün tüketicisini doğrudan suçlu haline
getirmektedir. Hayvanlar, bu dünyada bizim yalnız kalmamızı
önleyebilecek yegane dostlarımızdır. Bugün bilgi ve bilimimizin
seviyesi, en basit bir hayvan ya da bitkiyi sıfırdan
oluşturabilmemizin çok ama çok uzağındadır. Hatta bırakın tüm
bir canlıyı, insanlık olarak bir hayvan ya da bitkinin sıfırdan
tek bir hücresini yapabilecek bilgiye ve tekniğe bile sahip
değiliz. Tek yapabildiğimiz mevcut hücreleri kullanmak, hayvan
ve bitkileri, onlara en ufak bir saygı ve varlıklarından dolayı
şükran duymadan insan yararına sürekli sömürmek...
Unutmayalım ki, 1000 yıl önce bir köle de en az bir koyun
kadar hiçti insanlık için. Ve en çok yüz yıl içinde insanlık
olarak hayvanlara ve diğer tüm canlılara ne kadar büyük zulüm
yaptığımızı anlayacak noktaya geleceğiz. Bugün kölelik ne kadar
uzak ve acımasız geliyorsa gözümüze, o zaman da bugün hayvanları
kölelerimiz olarak görmemiz o kadar uzak ve acımasız gelecek.
Bence insanlık olarak dünyada gelişme, medenileşme, insanileşme
sınıfına girecek her şey; kendi türümüz dışındakilere duyduğumuz
saygı ve sevgi ile doğrudan bağlantılıdır. Hint asıllı lider
Mahatma Gandi' nin şu lafı, belki de anlatamadığım çok şeyi
özetliyor:
"Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmesi, hayvanlara nasıl
davrandığıyla ilgilidir"
Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan
Erzincanlı
Kaynakça:
http://www.tarimsal.com
Hakan Ozan Erzincanlı'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

09.12.2010
|