| |
Yirminci yüzyıla hız çağı denir. Yaşamın her alanında yaşanan
hızlı değişimler ve hızın getirdiği yenilikleri düşünürsek çok doğru
bir adlandırma olduğunu fark edebiliriz. Çok hızlı yolculuk
edebileceğimiz taşıtlarımız var; birbirimizle iletişim kurmamız çok
hızlı, üretimimiz hızlı, tüketimimiz aynı şekilde... Yaşamın her
alanında hız bizimle. Hızımız gittikçe artıyor.
|

Eski
Roma’da araba yarışları
en sevilen sporlardan biriydi.
Bu iş için özel hipodromlar yaptırılmıştı.
|
|
Peki nereye kadar?
Yaşamın hızını ne belirliyor? Bundan yüzlerce yıl önce,
atalarımız en fazla bir atın hızıyla yolculuk edip, mektuplarını
haftalarca yol aldıktan sonra gideceği yere ulaşan kervanlar
aracılığıyla gönderirlerken, kafalarındaki hız kavramı bizimkinden
oldukça farklı olsa gerek. Saatin kollarını izlemenin o kadar da
önemli olmadığı, hız kadranlarının olmadığı dönemlerden günümüzün
modern dünyasına gelinceye ne değişti de hız kavramının anlamı
farklılaştı? |
Aslında hız tutkusu insanlık kadar eski görünüyor. Kimin daha
hızlı olduğunu belirlemek için atalarımız Orta Asya'da at
yarıştırıyordu. Yarışanlar yalnızca onlar değildi elbette. Romalılar
bunun için özel hipodromlar yapmıştı ve araba yarışları oldukça
sevilen gösterilerdi. Doğada hızlı olmanın yaşamsal bir önemi var.
Avcının bir av yakalayabilmesi için, ya da avın kaçıp
kurtulabilmesi için güçlü olmanın yanında hızlı olması da gerekir. Bu
anlamda insanların yarışları, av ve avcının süregiden çekişmesinin bir
simgesi niteliğindeydi. Barış zamanında yapılan yarışlar, aynı zamanda
savaşa hazırlık niteliğindeydi. Bir savaşta en hızlı olan kazanırdı
her zaman. En hızlı vuran, ya da tehlikeden en hızlı uzaklaşan
ordular, rakiplerine göre daha avantajlı konumda olurdu.
Teknolojinin ilerleyip gelişmesi, bu ilkeyi değiştirmedi. Hatta
teknolojiyi geliştiren, bir anlamda bu hız gereksinimiydi. Gelişmiş
teknoloji, ordulara daha hızlı hareket edebilme olanağı sunuyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman generali, Heinz Wilhelm
Guderian, yeni bir savaş anlayışıyla Polonya'ya giriyordu. Adına
Blitzkrieg, yani "Yıldırım Savaşı" denen bu savaş biçimi cephedeki
siper savaşları döneminin sonunu haber veriyordu.

Bugün en hızlı ulaşım aracı olan uçakların hızlarının artmaya
başlaması da İkinci Dünya Savaşı'nda gerçekleşti. Uçaksavar
ateşinden ya da avcı uçaklarından kurtulabilmek için uçakların hızı
gittikçe artıyordu. Savaş sırasında uçaklar ses hızına yaklaştılar. Ne
var ki ses hızının aşılması, savaş sonrasında jet motorlarının
yaygınca kullanılmasıyla olabildi. Ses hızının üzerindeki hızlar için
ölçü birimi “mach" olarak adlandırılır. Bu, 1838-1916 yılları arasında
yaşayan ve süpersonik (sesten hızlı) hız prensiplerini ortaya koyan
Ernst Mach'ın anısına verilmiş bir ad. Ses duvarını aşıp, saatte 1190
kilometreden daha hızlı uçan ilk kişi Chuck Yeager'dı. 14 Ocak
1947'de, roketlerle desteklenmiş Bell X-1 adlı uçakla uçan Yeager, bir
rekora imza atmış oldu. Yeager'ın bu uçuşunun ardından askeri amaçlı
pek çok uçak ses hızını geçebilecek şekilde yeniden tasarlandı.
Günümüzde ses hızının 2,5-3 katı hızla seyredebilen savaş uçakları
var. Ne var ki, yolcu taşımacılığında kullanılan uçakların ses hızının
üzerinde olmasına uzun süre izin verilmedi. Sesten hızlı ilk yolcu
uçağı olan İngiliz-Fransız ortak yapımı Concorde, düzenli seferlerine
21 Haziran 1976'dan sonra başladı. Concorde'ların son aylarda yaşadığı
kazalarla, sesten hızlı uçaklarla yolcu taşınması bir kez daha
tartışılmaya başlandı.
Hızlı askeri araçların yapılması her alanda gerçekleşiyor.
Uçakların en hızlı araçlar olmasının bir nedeni de onları yavaşlatacak
sürtünmenin diğer araçlara göre daha az olması. Ama bu, deniz
taşıtlarında ve denizaltılarda kaçınılamaz bir engel. Sürtünmenin
azaltılması için düşünülen şeylerden biri, taşıtla su arasına bir hava
yastığı koymaktı. İngiliz Vosper Thorneycraft, hava yastıklı araçların
ilk tasarımcılarından biri olarak kabul edilir. Thorneycraft,
1870'lerde gövde bölümü basınç odası biçiminde (gerçekte tabanı açık
boş bir kutu) olan bir teknenin bu bölmesine hava pompalandığında,
teknenin suyun üzerinde yükseleceğini ve sürtünme azalacağı için,
hızlı hareket edebileceğini ileri sürdü. Bu düşüncesini, geliştirdiği
modeller üzerinde denedi ve 1877'de bunların patentini aldı. Aldı ama,
oluşturulan hava yastığının teknenin altından sızarak dışarı kaçması
sorununu çözemedi. Bu sorun nedeniyle uzun süre istenilen nitelikte
hoverkraftlar geliştirilemedi.

1950'lerde İngiliz mucit Christopher Cockerell bu sorunu
aştı. Cockerell, düşündüğü araç için karısının saç kurutma makinesiyle
ve teneke kahve kutularıyla deneyler yapıyordu. Bu deneylerin
sonucunda bugünkü hoverkraftların ilk örneğini yaşama geçirdi. SR.N1
adını vermeyi tasarladığı bu araç, hem denizde hem de karada gidebilme
özelliğiyle benzersiz olacaktı. 26 Temmuz 1959'da bu düşüncesini
gerçekleştirdiği ilk modelini denedi ve bunda başarılı oldu.
Cockerell'in ilk modeli beklendiği kadar hızlı değildi. Ne var ki,
bunu başka tasarımlar da izledi. 1950'li yıllarda Charles Flatcher,
"Glidemobile" adını verdiği hava yastığı üzerinde giden bir taşıt
tasarlamıştı. Hava yastığıyla kayarcasına yolculuk etmenin bir
meraklısı daha vardı. Fransız mühendis Jean Bertin, bu konudaki
tasarımlarını gerçekleştirdi ve bir hoverkraft da o yaptı. N500-02
adını verdiği bu araçla 1960'lı yıllarda su üzerinde saatte 137
kilometreye ulaşabilmişti. ABD'de 60’lı ve 70'li yıllarda çeşitli
hoverkraft denemeleri yapıldı. Değişik tasarımlar üretildi. Çeşitlenen
bu tasarılara SES (Surface Effect Ship-Yüzey Etkili Gemi) adı
veriliyordu. Bunlar daha çok bir katamaranla hava yastıklı bir aracın
birleşimi gibiydiler. Bu gemilerde hava yastığı, katamaranın iki
gövdesi arasına yerleştirilmişti. Hava yastığı devreye girdiğinde
araç, suyun üzerinde oldukça yükseliyordu. Bu sayede suyun direncini
en aza indiren bu taşıt, yüksek hızlara da ulaşabiliyordu. Günümüzde
de, SES teknolojisiyle seyreden araçlar su üzerinde yüksek hızlara
ulaşabiliyor. Bu bağlamda Blohm&Voss şirketi, hoverkraftların ticari
yönünü ortaya çıkarmaya yönelik tasarımlar üzerine çalışmalarını
sürdüren kuruluşlardan biri. Bu şirket birkaç yıldır 170 ton
kapasiteli ve saatte 92 km hız yapabilecek bir model üzerinde
çalışıyor. "SES Corsair" adı verilen teknenin üzerinde denemeler hâlâ
sürüyor. Hızlı deniz taşımacılığında üzerinde çalışılan bir başka
proje de, MEKAT sınıfı tekneler. Bu teknelerin çalışma ilkesi de SES
teknolojisine dayanıyor. Bu teknelerde gövdenin yalnızca %20'si su
içinde kalıyor, geri kalan % 80'i hava yastığı üzerinde taşınıyor.
Böylece, MEKAT sınıfı gemiler suyun engellemesi azaldığından saatte
110 km'ye kadar çıkabiliyor.
Denizin üzerinde seyreden araçlar kadar altında seyredenlerin
de hızlandırılması için projeler üretiliyor. Denizaltıları ye
torpidoları vurmaya yönelik olan su altı silahları da yerden yere
silahlar olarak kabul edilir. Sonar ya da akustik izleme sistemlerine
sahip, güdümlü ya da hedef arayabilen torpidolar bu tür silahlardır.
Ne yar ki bu tür torpidolar, havada uçan benzerlerine göre çok daha
yavaş. Denizaltıları oldukça yavaş terk edebilen torpidolara karşı
önlem alınabiliyor olması, hedefe isabet yüzdesini düşürdüğü gibi
güvenilirliği de azaltıyor. Bunun temel nedeni sürtünme. Aerodinamik
biçimi nasıl olursa olsun, herhangi bir cisim sıvıların içinde hareket
ederken bir dirençle karşılaşır. Bu direncin nedeni cismin dış
yüzeyinin sürtünmesidir.
|

Bir
otomobil sürücüsü için, ortalama hız
kat edilen yol uzunluğunun
yolda geçen süreye bölünmesidir.
|
|
Aynı durum havada
da geçerli. Ne var ki su havadan çok daha yoğun olduğu için
sürtünme de bir o kadar fazladır. Bundan öte sürtünmeyi yenmek
için gereken kuvvet, cismin hızının küpüyle orantılı. Böylece
itici motorlarda yapılan her tür gelişme, hızda önemsiz artışlara
neden olmaktan öteye gidemiyor. Denizaltıların ya da
denizaltılardan yollanan torpillerin hızını artırmak için bilindik
sistemlerden farklı bir şey geliştirilmesi düşüncesi, aslında çok
da yeni değil. 1960'ların başında Kiev Hidrodinamik Enstitüsü'nden
Mikhail Merkulov, çözümün suyun içinde "hava kabarcıkları" açmakta
(cavitation) yattığını söyledi. |
Bu, cesur bir karardı çünkü deniz mimarları için hava
kabarcığı genellikle bir tehdit olarak görülürdü. "Supercavitation"
adı verilen teknikle suyun içinde ilerlemesi istenen cismin hava
boşlukları oluşturularak ilerletilmesi, böylece ses hızının bile
üzerinde yol alabilmesi amaçlanıyor. Amerikalıların ve Rusların bu
alandaki çalışmaları henüz kesin bir sonuç olarak ortaya konmuş değil.
Ne var ki, kabarcık içinde ilerleyen "supercavitation" araçlarının
prototipleri de üretildi. Ruslar 1990 yılında, yaygara anlamına gelen
"shkval" adında bir torpil üretmeyi başardılar. Saatte 500 kilometre
hıza ulaşabilen bu araç, bir denizaltıdan olasılıkla mekanik bir
mancınık yardımıyla ok gibi fırlatılmıştı. Normal torpiller ve
denizaltı gemileri suyun altında pervanelerle ilerler. Yalnızca burun
bölgesi suya değecek "supercavitation" araçlarındaysa başka bir itiş
tekniği kullanılması gerekiyordu. Bunun için bu araçlara roket motoru
takılmasına karar verildi. Bununla birlikte ABD, Shkval'den daha hızlı
başka bir silah üretmeyi başardı. 1990'ların başında ABD,
"supercavitation" çalışmaları başlatmıştı. Başlangıç aşamasında su
altı mermileri üzerinde duruldu. Geleneksel mermiler suya doğru
ateşlendiğinde daha bir metre gidemeden, sürtünme yüzünden
duraklıyorlardı. Birleşik Devletler Donanma Denizaltı Savaş Merkezi
(NUWC) uzmanları, hava boşlukları içindeki mühimmatın yüksek hızlara
çıkabileceğini ve daha uzun mesafelere ulaşabileceğini
hesaplıyorlardı. Bu bağlamda 1997 yılında bir deneme yaptılar.
Dikkatle tasarlanmış, düz burunla kurusıkı bir mermi, bir su altı
silahından ateşlendi. Su içinde ses duvarını aşan mermi, saatte 5400
ve saniyede 1.5 km hıza ulaştı. Hareketini sürdürmesi için bir güç
kaynağı olmadığından mermi kısa sürede yavaşladı; fakat yine de bu bir
hava kabarcığının içinde hızlanılabileceğini göstermesi açısından
önemli bir deneydi; sonuçları da yeterliydi. Bu sonuçlar, NUWC
araştırmacılarına, havada sahip olunan saniyede 2.5 km hıza ulaşmak
için bir umut verdi. Bu silahların geliştirilmesinde çözüm bekleyen
sorunlar da yok değil. Sözgelimi bu kadar hızlı mermilerin ya da
torpillerin kontrol edilmesi çok güç. Yüksek hızla ilerleyen bu
silahlar bir kez fırlatıldığında, herkesin kontrolünden çıkıyor.
Araştırmacıların şimdi çözmeleri gereken sorun bu hızda bir denizaltı
aracının nasıl kontrol edilebileceği. Bu sağlandığında su altında
yüksek hızlara ulaşabilen, hatta ses hızından hızlı gidebilen
denizaltıların yapılması mümkün olacak.

Sürtünmeyi azaltarak hızın artırılmasına yönelik çalışmalar
elbette yalnızca deniz taşıtlarıyla sınırlı değil. 1960'lı yılların
ortalarında, hava yastığı tekniğinin hızlı trenlerde de kullanılması
denemeleri yapılıyordu. Fransız mühendis Jean Bertin'in “Havatreni"
büyük ilgi ve heyecan uyandırdı. Yalnızca iki kişi taşıyabilen bir
prototip olan ilk model, 22 Ocak 1969 tarihinde yaptığı denemede
saatte 422 km'ye ulaşmayı başardı. Bundan birkaç yıl sonra, Ekim
1973'te, 80 yolcu taşıyabilen bir model de saatte 400 km'ye
ulaşacaktı. Gerçekte bu tren normal raylar üzerinde gitmiyordu.
Aracın yol aldığı hat, beton bir hattı. Trenin alt tarafında
T şeklinde profili olan bir boşluk bulunuyordu. Bunun ortasında yer
alan beton hat, ray görevi görüyor, tren havalandığında bu hattın
üzerinde gidiyordu. Ekim 1973'te yeni bir deneme yapıldı. Denemede
aracın ön motorları dev pervanelerle donatılmıştı. I-80 adı verilen bu
modelin motorları neredeyse bir jet motoru kadar güçlüydü. Bu sayede
tren yere temas etmeden ve hiç sarsılmadan yol alabiliyordu. Trenin
deneme aşamalarında denek olarak yüzlerce yolcu yer aldı. Hava yastığı
üzerinde giden bu trenin içinde yazı yazmanın, evde, masa başında
otururken yazı yazmaktan farkı yoktu. Trenin deneme aşamasında
kullanmak için oldukça uzun bir hat döşenmişti. Bu hat sonra
Paris-Orleans hattının temelini oluşturacaktı. Temmuz 1974'te Fransa
hükümeti Train a Grande Vitesse (TGV) adını verdiği hızlı tren
projesini başlattı. Eylül 1975'te Paris-Lyon hattı işlemeye başladı.
Hızlı trenler günümüzde de dünyanın pek çok ülkesinde en hızlı
taşıtlar olarak hizmet veriyor.
Hızın Doğası ve
Görelilik
Bir yamaçtan aşağı pedal çevirmeden giden bir bisikletçinin
hızı giderek artar; çünkü potansiyel enerjiyi hız enerjisine ya da
kinetik enerjiye dönüştürmektedir. Kinetik enerjinin basit bir tanımı
var: değeri (1/2) mv2 biçiminde verilir. Burada m cismin
kütlesi ve v hızıdır. Kütle, kilogram olarak; hız ise saniyede metre
olarak ifade edildiğinde kinetik enerjinin birimi joule olarak
verilir. Bisikletçi aldığı hızla, yine pedal çevirmeden, öteki yamaca
tırmanmaya başlarsa yavaşlar, kinetik enerjisi potansiyel enerjiye ve
sürtünmeden dolayı ısıya dönüşür. Böylece, bütün hareketlerde kinetik
enerji değişimleri ve bunun başka enerji biçimlerine dönüşümü büyük
rol oynar.

Motosiklet yarışları günümüzde,
hız tutkusunun doruk noktasına ulaştığı sporlardan biri
Fizikçiler için hızın bir doğrultusu olur. Bu doğrultu bir
vektörle temsil edilir. Sözgelimi, bir otomobil sürücüsü için ortalama
hız, katedilen yol uzunluğunun yolda geçen süreye bölünmesidir.
Fizikçi için ortalama hız, iki noktayı birleştiren vektörün süreye
bölünmesidir. Bu ikisi aynı şey değil. Otomobilin kapalı bir döngüye
girdiği durumda, varış noktası, çıkış noktasıyla çakışır ve fizikçi
için ortalama hız sıfırdır. Bu tanım önemli bir açıklamanın
yapılmasını sağlıyor: Ortalama hızın doğrultusu ve ölçüsü, çıkış ve
varış noktalarının konumlarıyla tanımlanır. Demek ki tanım, bu
noktalara bir takım koordinatlar bağlanmasına olanak veren koordinat
sistemi gerektirir. Sonuçta fiziksel bir anlamı olan hız, belli bir
koordinat sistemine göre tanımlanan hızdır. Bu nokta, Galileo
göreliliğinde önemli bir role sahip. Günlük yaşamımızda
karşılaştığımız pek çok durumda koordinat sisteminden söz edilmez,
çünkü böyle bir şeye gereksinim duyulmaz. Sözgelimi bir 100 metre
koşucusu, piste göre 100 metre koşar. Bu arada söz konusu pistin.
Dünya'nın yörüngesi üzerinde ve aynı zaman aralığında hareket etmiş
olmasının önemi yoktur. Atlet 100 metreyi on saniyede koşuyorsa,
ortalama hızının doğrultusu, koştuğu kulvarın doğrultusudur ve değeri
saniyede on metredir. Koşunun nasıl gerçekleştiğiyle ve özellikle
hızlanma aşamalarıyla ilgili kesin bir fikir elde etmek isteniyorsa, o
zaman daha ince kesitler ele almak gerekir.
Görelilik sözcüğü genelde Einstein'ı hatırlatır. Ne var ki bu
durumun taşıdığı önemi fark eden ilk kişi 17. yüzyılda yaşamış olan
Galileo Galilei'dir. Galileo yalnızca modern fiziğin ilk öncülerinden
biri değil, aynı zamanda deneyin belirleyici rolüne ilk dikkat çeken,
Kopernik sisteminin ateşli bir taraftarı olan ve bunu kanıtlayıcı
tezler ortaya koymaya çalışmış bir gökbilimciydi. Kendi geliştirdiği
teleskopuyla bu tür kanıtlar elde etmiş, ama bunları mekanik ve genel
fizik yasaları alanında da aramıştı. Dünya ve Güneş için aynı yasaları
ortaya koyan bu girişimi devrimci nitelikteydi ve kiliseyle
anlaşmazlıkların başlangıcını oluşturmuştu. Oysa, Dünya'nın yer
değiştirmesine karşı ortaya atılan en önemli iddia, Dünya'nın hareket
etmesi durumunda cisimlerin onu izleyemeyeceği olgusuydu. Ne Ay, ne
atmosfer, ne kuşlar ne de insanlar Dünya üzerinde kalabilirdi.
Jüpiter'in dört uydusunu teleskopuyla keşfettiğinde duyduğu sevincin
büyük olması anlaşılabilir. Bir gezegeni izleyen bir değil, tam dört
av vardı ve bunların hareket ettiğini kimse inkar edemezdi. Galileo bu
durumda Dünya'nın kımıldamadığının hissedilmesi olayına görelilik
ilkesiyle yanıt veriyordu: Hız hissedilmez. Einstein savlarını
açıklamak için trenleri ve gar peronlarını örnek göstermekten
hoşlanıyordu. Galileo, aynı konuda gemi ve kıyı örneğini gösterdi.
Hareket etmeyen bir geminin direğinin tepesinden bir cisim
bırakılırsa, bu doğruca direğin dibine düşer. Peki gemi ilerlerse ne
olur? Cisim düşerken direğin dibi yer değiştirirse ne olur? Galileo
cismin yine direğin dibine düşeceğini söyler. Başka bir deyişle,
kıyıdan bakıldığında düşen cisim, gemiyle birlikte ilerler. Ama
gemiden bakıldığında gemi ister hareketsiz olsun, ister düzgün
doğrusal, yani sabit bir hızla hareket etsin, cismin hareketi tümüyle
aynı olacaktır. Dahası, geminin içinde yapılan hiçbir deney geminin
hareketsiz mi olduğunu yoksa düzgün doğrusal bir hareket mi yaptığını
bilmemize olanak vermez. Kuşkusuz, hızının ister büyüklük bakımından
(yavaşlama ya da hızlanma) ister doğrultu bakımından (dönme) olsun
değiştiği bilinebilir. Ancak, hız değişimleri hissedilebilir, hızın
kendisi değil.
Einstein kendi göreliliğini bulduğuna göre, Galileo'nun
göreliliğinde bazı şeylerin yanlış olduğu kanısına kapılabiliriz. Ama
Galileo'nun görelilik ilkesi evrensel bir geçerliliğe sahip. Bazı özel
koşullarda evrensel geçerliliğini kaybetmesi, bu göreliliğin, hızların
bileşimine dayanarak yapılan yorumundan kaynaklanır. Hareket halindeki
bir otomobilin içinde uçan bir sinek olduğunu varsayalım. Sineğin yola
göre hızı, arabaya göre hızıyla, arabanın yola göre hızının toplamına
eşittir. Galileo'nun ileri sürdüğü hızların birleşimi ilkesi budur ve
söz konusu hızlar saniyede 300.000 km olan ışık hızı yanında çok küçük
kaldığı sürece sorun yoktur. Ama tersi durumda her şey değişir. Çünkü
ışığın arabaya göre hızı, arabanın hızı ne olursa olsun, yola göre
hızıyla aynıdır.
|

Bir
yamaçtan aşağı kayan kayakçının hızı giderek artar: çünkü
potansiyel enerji hız enerjisine, yani kinetik enerjiye dönüşür.
|
|
Geçilemez bir duvar gibi ışık hızı, içinde yaşadığımız
evrenin sınırlarını da belirliyor. Edwin Hubble, 1920'li yıllarda
evrenin genişlediğini keşfetmişti. Hubble'ın keşfine göre,
gökadaların bizden uzaklaşma hızları, uzaklıklarıyla doğru
orantılı. Demek ki bir gökada ne kadar uzaktaysa, o kadar büyük
bir hızla bizden uzaklaşıyor. Son yıllarda evrenin gözlenebilir
sınırlarında gözlenen gökadaların, ışık hızına yaklaşan hızlarda
uzaklaştığı saptandı. Buradan hareketle, daha uzaklarda
gözlemlenecek cisimlerin ışık hızıyla hareket ettikleri
söylenebilir. |
Bizim bu cisimlerle haberleşme aracımız, gönderilen ışık.
Evrenin uç sınırlarından gelen bilgiyi ışık taşıyor. Işık hızıyla
uzaklaşan bir gökada varsa, onun ışığı bize gelemeyecek demektir.
Böylece daha ilerisini göremeyeceğimiz karanlık bir sınır oluşacak.
Bunun ötesinde milyonlarca galaksi olsa da, artık bizim için evren
orada bitmiş demektir. Kuşkusuz bu kuramın doğruluğu matematik olarak
mümkünse de fiziksel anlamda pek mümkün değil. Görelilik kuramının
yasaları bunu yasaklar. Hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemez. Daha
doğrusu, kütleli bir cismin ışık hızına ulaşması için kütlesinin
sonsuza çıkması gerekir ki, bu olanaksız. Işığı (daha doğrusu
elektromanyetik kuvveti) ileten parçacık olan foton, kütlesiz olduğu
için boşlukta ışık hızında yol alır.
Bununla birlikte Einstein'ın formülleri çerçevesinde
astrofizikçiler ve kozmologlar uzayı ve zamanı parçalayıp yeniden
birleştirmeyi deniyor. Bununla tıpkı Uzay Yolu dizisinde olduğu gibi
uzayzamanı bükebilen motorlar yapılabilir. Televizyonlarımızda da
gösterilen Uzay Yolu dizisinde, uzaygemisi Atılgan'ı sık sık ışık
hızının üzerinde yolculuk yaparken görürüz. Einstein'ın özel görelilik
kuramına göre bu mümkün değil. Boşlukta hiçbir şey ışıktan hızlı
hareket edemez. Yine de bu hız sınırlaması yalnızca bölgesel. Kuramsal
olarak uzayzamandaki olağanüstü bir bükülme çok daha hızlı hareket
etmeye yol açabilir.
1990'ların ortasında Cardiff’teki Galler Üniversitesi'nde
fizikçi olan Miguel Alcubierre, uzayzaman geometrisiyle ilgili kendine
özgü bir formül geliştirdi. Onun düşündüğü bükülme motoru geminin
ardındaki uzayı hızla uzatacak, böylece hızla ileri fırlayan gemi kısa
sürede ışıkyılı uzaklıklarını katedebilecekti. Burada yapılmak
istenen, atılgan gemisini evrende sanki bir dalganın üzerinde sörf
yapıyormuş gibi ilerletebilmekti. Bu biraz da hava alanlarındaki
yürüyen bantlara benziyor. Bacaklarınızı kullanmadığınız sürece kendi
kendine hareket eden bandın üzerinde yol alabilirsiniz ama bu aletin
hızıyla sınırlıdır. Işık hızının sınırlaması da bu bandın hızına
benzetilebilir. Benzer öneri de Kip Thorne'un "kurt deliği" modeli.
Uzayzamanda bir çarpıklık yaparak, bir anlamda evreni eğip bükerek
ışığın önüne geçmeyi öneren bu model de henüz gerçekleştirilmesi
olanaksız gibi görünüyor. Ne kadar ulaşılmaz görülse de insanoğlu hâlâ
ışık hızını aşmanın bir yolunu bulmaya çalışıyor. Bu bile çağımızda
hız kavramının ne kadar geliştiğinin bir göstergesi. Günümüzden 150
yıl önce saatte 25 milden hızlı gidilmesinin insanı öldüreceğini
düşünenler vardı, bugünse ne yapsak da ışık hızını geçsek diye
düşünüyoruz. Çağımız hız çağı, hızımızın üst sınırı yok gibi..
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 422
Ocak-2003
Gökhan Tok'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|