| |
Güneş, dağın arkasından taşan ışıklarıyla kuşlara asri
görevlerini hatırlatır… Alarmı çalıştırın. Gözlerimi açtığımda
gördüğüm, ağaç dallarından cama ulaşmaya çalışan çizgi halindeki
gün ışığı. Duyduğum, kuşların şakırtısı ve mis gibi çam kokusu.
Arka bahçedeki keçiboynuzu ağacı arsız. Her sene bir dalını
yatak odası penceresine yaklaştırır, camdan içeri girmek ister.
İzin vermediğim için dallarını evin arka duvarına sürter, kapımı
çalar. Çıkardığı sese alıştım, ses lazım. Balkona çıktığımda
yüzümü rüzgâr yıkar. Begonviller renk renk çanlarını çalar.
Deniz maviliğini coşturur, gel der. Bana bütün yetenekleriyle
hoş geldin derler. Hoş buldum... Merdivenlerden inerken
ayaklarıma dolanan kedim de pek hoştur. Her sabah usanmadan
benden önce aşağıya inme telaşındadır. Uyku sersemi basamakları
balerin adımlarıyla inmeme sebep olur, kollarım. Basamaklardaki
telaşı bitince, mama kaplarının yanında alır soluğu. Eksik varsa
önce oraya çağırır beni sonra balkon kapısında miyavlamaya
başlar. Kapı açılsın da kuşlara efelik yapsın ister. Kapı açılır
açılmaz balkondaki sedirin en ucuna oturur. Duyduğu kuş sesiyle
sırtını kamburlaştırır başını aşağıya indirir, atlayacakmış
gibi... Ama onun kanatları yok ki. Gözümü üstünden hiç ayıramam.
Bir seferinde kuşun arkasından uçabilir miyim diye denedi...
Düştü. Bahçeye almaya indiğimde aynı pozisyonda gördüm, sırtı
kambur, başı ayaklarının arasında, kulaklar geride. Sanırsınız
kuşu yutmuş. Ona her seferinde bak kuşlar seni kandırıyor derim.
O kanmaktan vazgeçmez. O bir tekir, avcı. Begonvillerin
hışırtısı ikimizi de tedirgin eder. O kuşlar mı geldi der, ben
Ezo nerde derim. Çayımı, kahvaltımı alıp balkona oturana kadar
onun gözü kuşlarda benim gözüm onda. Ta ki kahvaltım bitip,
Ezo'yu içeri alıp tel kapıyı kapatana kadar.
Gün böyle başlar, koruyup kollayarak. Bunu iyi yaparım...
Kedime, evime gereken özeni gösterip bahçeye inerim. Çiçeklerim
var bir de. Son yıllarda ihmal ettiğim, bulduklarıyla yetinen,
mücadeleci çiçeklerim... Benim gibi. Baktığım zaman aslan
gibiler. Her şeye rağmen dimdik duruyorlar. Gelin görün ki
renkleri az. Şımaramamışlar, nazlanamamışlar sadece ayakta
kalmışlar. Bir nazlı mercanım dayanamamış. Bahçenin köşesinden
uçları kırmızı dallarını aşağıya sarkıtırken havasından
geçilmezdi, şımarığın. Güzelliğinin farkındaydı, beklentisi
çoktu. İstedikleri olmayınca bırakmış toprağı, kendini. Dimdikti
ama kurumuş. Çıkardığımda içimden şöyle dediğimi hatırlıyorum.
Her şey, her zaman istediğimiz gibi olmaz. Şartlara katlanmak
zorundaydın. Direnseydin, azimli bir şımarık olurdun.
Çiçeklerini alt bahçeye kadar sarkıtırdın beni bulunca... Yerine
bir başka mercan dikmedim. Kaybettiklerimin yerine yenisini
koyma telaşım hiç olmadı. Yerini boş gördükçe kıymeti
unutulmuyor, bir müddet... Köşe bana mercanın güzelliğini
unutturup boş geldiği zaman, başka bir şımarık yakıştırırım
toprağa. Ön bahçeye üç tane begonvil ekmiştim. Ekerken bahçeden
anlayan demedi ki begonvil buraya olmaz, güneşi çok sever. Güneş
vurur bahçeye, zeytin ağacı izin vermez begonvillere ulaşmasına.
Ne zeytine kızarım, ne de üçüzleri yerlerinden sökerim. Kıyıdan
köşeden aldıkları güneşle yavaş yavaş büyürler. Onlar gayretli,
ben sabırlı, bekleriz… Üçüzlerin en büyüğü açık pembe çiçek
açar, zeytini geçmek üzere, ondan sonra kim tutar onu. Alır
başını gider üst kat penceresine. Ortanca begonvil şarap
kırmızısı çiçek açar. O da zeytinin gölgesine çalım atmış,
yanlamış. Yandan aldığı güneşle bildiği gibi boy atıyor, bilmem
hangi pencereme yakışacak? En ufakları ikisinin arasında,
derler ya arada kalmış. Ne sağdan ne soldan hayır yok. Ona ben
kendi ışığımı yansıtıyorum. Benim hatırıma büyümeye çalışıyor.
Çiçeğini daha göremedim. İnanıyorum ki en güzel renk onda. Bahçe
kapısına yakın, adını bilmediğim bir ağacım var, benim kızım o
da. Ben ektim, büyüttüm. Yavruağzı çiçekler açar. Süs bitkisi
diyemem, kökleri sağlam kocaman ağaç oldu. Alt yoldan geçenleri
şaşırtır, bahçenin nazarlığıdır. Rüzgâr esmeye başladığında
üstündeki çiçekleri sanki birer kampana olur, sallanırken
dallarından uzaklaşırlar. İyice ortaya çıkarlar, yılbaşı süsleri
gibi. Rüzgâra dayananlar kalır, dayanamayanları yerden toplar,
çiçek tabağına koyarım. Dallarını terk eden çiçekler evi terk
etmezler… Merdivenlerden çıkarken sol tarafta sarı kırmızı mine
çiçeği göz kırpar bana. Ne yerden bitmedir onlar bir bilseniz.
Ekmeye görün, açar da açar. Basamaklarla kavgalıdır onlar da.
Onlar da diyorum üçüz cimpirikler. Güneşi sonuna kadar
sömürdükleri için ışıldarlar minecikleriyle. Tek dertleri
basamaklar. Kendilerini alamazlar merdivenlere doğru yayılırlar.
Onların da, benim de aklım alınır bir adımlık canları var. Sarı
kırmızı, mor pembe, turuncu minecikler, şımarık kızlarım.
Aralarına Japon gülünü yakıştırmış, ekmişim. Ay ne edalı
bilseniz. En büyük çiçekleri o açtığı için sanki mineciklere
üstten üstten bakar. Mineler durur mu, dört bir yanını sararlar,
boğarız seni çiçeklerimizle diye saldırırlar. Tabii gülümün
imdadına hep ben yetişirim. Çabuk büyü ki gövdeni süslesin
minecikler derim. Onlar yaşıt aynı anda büyüyor boyları. Ben de
bu sene mineleri budarken gülüme iltimas geçtim. Gül onlara
tepeden bakacak baharda uyandıklarında, kavgaları bitti.
Basamakları çıkmaya devam edelim mi? Pehlivanlara geldik. Ev var
olduğunda onlar vardı. Koca zakkumlar. Biri beyaz diğeri pembe
açıyor. Derler ki zakkum cehennem çiçeğidir. Halt etmişler.
Belki cehennem şartlarına katlandıkları içindir. Onların iddiası
balkonuma ulaşıp, çiçekleriyle beni şenlendirmek. Kahvaltı
ederken pembe, beyazlarım güzellik katarlar görme sınırlarıma.
Komşu bahçenin begonvili buradaki ahengi beğenmiş ki üç dalını
bize misafir yollamış. Baştan görmemezliğe geldik, ayıp alı
koymak dedik. Dinlemedi ki! Uzadı da uzadı. Eh yapılacak tek şey
buyur etmekti, ettik. Duvara bir kanca çaktım, sağlam bir ip… Ne
de yakıştı evin yanına, biri beyaz, diğer ikisi pembe.
Salındılar duvarımızda. Yan bahçeyle arka bahçenin kesiştiği
köşede nazlı sarı kızım var. Aldığım gün bahçıvan, bu kocaman
ağaç olur demişti. İçimden ‘’şaka’’ dedim. Şaka değilmiş.
Nazlıdır sarı kız ama bahçenin en büyüklerindendir. Narin
dallarında minik minik yaprakları arasında oya gibi sarı
şımarıkları vardır. Biraz fazla esinti oldu mu, küstüm çiçeği
gibi yapraklarını büzer ama sarı şımarıklar küsmez. Rüzgâra inat
sallanan dallarda birdirbir oynarlar sanki. Gözle takip
edemezsiniz edepsizleri. Esinti bitince, oyun da biter. Küsen
yaprakların barışması için su serpmek lazım. Yapraklar su
damlalarının ağarlığını hafifletmek için açarlar kendilerini.
Sarı şımarıklarla, benimle barışırlar. Arka bahçedeki
keçiboynuzu ağacının etrafını beyaz kayalar sarar. Kayaların
etrafına taşlardan minik havuzlar yaptım, içlerini toprakla
doldurdum. Mevsim çiçekleri ekerim her bir havuza. Beyaz kayalar
renk cümbüşü arasında sıcacık olurlar, kaya olduklarına
aldırmadan. Mevsim çiçekleri sıcak havalar başladığında çok
zorlanırlar. Topraklarını, üstlerini başlarını hep ıslatayım
isterler. Damlalar üstlerinde kurumadan da sohbet etmek lazım.
Ayy benim kızlarım ne şen, ne güzel diyerek geçerim yanlarından.
Gözümü hiç ayıramam onlardan, kayalara yenilmesinler diye.
Mevsim cilvelilerini de geçince evin kapısına gelirim.
Çiçeklerle sefam biter.
Günüm, güneş ışıkları, kuşların alarmı, Ezo’nun telaşıyla
başlar. Uğraşılarım da kavga, gürültü, kapris, şımarıklık,
güzellikler adına var. Burada yaşamak, yaşlanmak adına aldığım
kararı, verdiğim mücadeleleri ve sabrımı seviyorum. Hoş buldum
evim…
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

29.01.2011
|
|