| |
“Ermeni
soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu
tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni’nin
sınırdışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun
öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve
2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle
sonuçlandı.” diye
başlayan ve “Soykırım tasarısı”
olarak bilinen 1915 olaylarına ilişkin tasarı ABD Temsilciler
Meclisi Dış İlişkiler Komitesince oylandı ve 22’ye karşı 23 oyla
kabul edildi,
Diaspora
Ermenilerinin ortak payda olarak sarıldıkları “soykırım iddiaları”
neden hep siyasi platforma çekiliyor? Tarihi ve hukuki boyutu ile
ele alınmıyor?
Bilindiği gibi,
diaspora Ermenileri yıllardan beri emperyalist
güçlerden de aldıkları destekle sözde soykırım
konusunun tarihi ve hukuki gerçeklerini gözardı ederek Ermeni
sorununu siyasi bir kampanyaya dönüştürmüşlerdir. Oysa,
1948 tarihli Soykırım Sözleşmesinde soykırım suçu tanımlanmıştır.
Buna göre: bir ulusun, bir ırkın, bir etnik grubun veya dini grubun
yok edilmesi kastıyla yapılan eylemler, soykırım oluşturur.
Ancak, Parlamentolarda eller kaldırılıyor ve bir ulus tamamen suçlu
hale getiriliyor. Bu ne demokrasiyle ne de hukukun üstünlüğüne saygı
ile bağdaşır. Parlamentolarda oylama ile ne yargı kararı
verilebilir, ne de tarih yazılabilir. Bilindiği gibi, özellikle
son zamanlarda Türkiye’nin de sözde soykırımı tanıması gerektiği
yolunda baskı yapılmaktadır. Ermenistan ile Türkiye arasında
imzalanan Protokol’un TBMM’de onaylanması için baskılar sürmektedir.
Avrupa Birliğine giriş öncesinde Türkiye’nin sözde soykırımı
tanımasına, ön koşul olarak resmi belgelerde yer verilmektedir.
Aslında,
soykırım hukuki bir kavramdır. Bu bakımdan, sözde Ermeni
soykırımı iddialarını hukuki açıdan ele almak için, öncelikle o
tarihlerdeki Osmanlı-Rus ilişkilerini ve uluslararası hukukta bu
açıdan önem taşıyan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasını ve daha sonra
diğer Avrupa ülkeleriyle yapılan 1856 Paris ve 1878 Berlin
Antlaşmalarını anımsamak ve değerlendirmek gerekir. İkinci olarak
1915 ile 1918 tarihleri arasında Osmanlı yönetimi tarafından
çıkarılan Talimatnamelere bakmak gerekir.
Ermeni sorununun
temeli 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına dayanır, bu
antlaşmaya göre Rus Çarlığı, Osmanlı Hristiyanlarının “koruyucusu”
rolünü üstlenmiştir, Ermeniler de kendilerini Rus Çarının tebası
olarak görmeye başlamışlar ve Osmanlı-Rus Savaşlarında çok sayıda
Ermeni Rus güçlerinin yanında yer almışlardır.
Kırım Savaşı
sonrası yapılan 1856 Paris Antlaşmasına kadar Osmanlı
Hristiyanları üzerinde sadece Rusların “koruyucu” rolü varken, bu
antlaşma ile “koruyucu” rolü diğer Avrupa ülkelerine de tanınmıştır.
Gerçi Paris Antlaşmasında da Ermeniler açık bir ifadeyle anılmamışsa
da, bu durum Ermenilerin Osmanlı’ya karşı ayaklanmalarına ve
ardından bazı tavizler almalarına yol açmıştır. 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşından sonra yapılan 1878 Berlin Antlaşmasında
bu defa doğrudan Ermenilerle ilgili bir maddeye (61.md.) yer
verilmiştir. Buna göre, Osmanlı Devleti, Ermenilerin oturdukları
vilayetlerin yerel şartları dolayısiyle muhtaç oldukları ıslahat ve
düzenlemeleri yapmayı ve Kürtler ile Çerkezlere karşı onların
emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt etmiştir. Ermeniler
Avrupalı koruyucularına, onların desteğine güvenerek özerklik
istediklerini ifade etmeye başlamıştır. Daha sonra kurdukları Taşnak
ve Hınçak gibi örgütler aracılığıyla silahlı mücadeleye giren
Ermenilerin, Osmanlı topraklarında büyük Ermenistan kurma emellerine
ulaşmak için ayaklanmalar başlattığı biliniyor. 1912’den sonra
özellikle Rusya’nın, İngiltere ve Fransa’nın büyük desteğini alan
Ermeniler, doğuda Rus ordularına yardım etmişlerdir. Birbiri peşine
çıkardıkları isyanlar, Ermeni askerlerinin Rus ordusu içinde yer
alarak doğrudan Türklere karşı savaşması ve Anadolu’nun batısı ile
doğusu arasındaki geçiş yollarının ve telgraf iletişiminin kilit
noktalarının Ermeniler tarafından felç edilmesi nedeniyle, Osmanlı
Devleti Anadolu’daki Ermenileri güneye göç ettirme kararı almıştır.
Bu göç sırasında başlıca açlık ve hastalıklar nedeniyle gerek
Ermeniler gerek onlara eşlik eden Osmanlı jandarması arasında çok
sayıda ölenler olmuştur. Ermenilerin vatanlarına ihanet etmeleri
nedeniyle Osmanlı’nın uyguladığı bu “zorunlu göç (tehcir)” sonraki
yıllarda ‘’Ermeni soykırım” olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
1915’den 1. Dünya
Savaşı sona erinceye kadar yaşanmış olayların bir soykırım suçu olup
olmadığına karar verebilmek, kesin söz söyleyebilmek için bu konuda
bakacağımız bir Uluslararası Sözleşme vardır: Bu, 9 Aralık 1948
tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesidir.
1946 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Almanların Yahudilere
uyguladığı açıkça bilinen genocid= soykırım nedeniyle, soykırımın
Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar
dünya tarafından lanetlenen bir suç olduğuna karar vermiştir. Bu
karar üzerine bir uluslararası sözleşme hazırlığına başlanmış ve
Sözleşme BM Genel Kurulunca 1948 yılında kabul edilerek 1951’de
yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyi hazırlayanlar, soykırımı bir suç
olarak tanımlarken, tarihin her döneminde yaşanmış bu tür olayları
göz önünde tutmuşlardır. Eğer, Ermeni tehcirini soykırım kapsamında
nitelemiş olsalardı, Sözleşmeye buna uygun kuralları da
koyabilirlerdi. Ermeni iddialarının aksine birazdan ele
aldığımızda görüleceği üzere, 1915 olaylarının “soykırım” olarak
nitelendirilmesi mümkün değildir. Zaten bu nedenle
diaspora Ermenileri olayı tarihi ve hukuki alanda
tartışmamakta ve hep siyasi alana çekmektedirler.
Soykırım Suçunun
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 2. maddesinde hangi
eylemlerin soykırım suçu oluşturduğu açıkça tanımlanmıştır:
“Bu Sözleşme
bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya
tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her
hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.
a) Gruba mensup
olanların öldürülmesi;
b) Grubun
mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;
c) Grubun
bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı
hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
d) Grup içinde
doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
e) Gruba mensup
çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.
Görüldüğü gibi,
milli, ırksal, etnik veya dini bir grubu kısmen veya tamamen
yok etme, ortadan kaldırma kastıyla yapılmışsa bu bir
soykırım suçudur. Tarihi bilgiler ışığında burada bir grubu
yok etme kastının olmadığı açıktır. Ayrıca, Osmanlı
Hükümetinin çıkardığı iki Talimatname gözden uzak tutulmamalıdır.
30 Mayıs 1915 tarihli Ermenilerin Sevk ve İskanlarına ilişkin
Talimatnameyle, 31 Aralık 1918 tarihli savaş sonrası Geri Dönüş
Kararnamesi göz önüne alındığında yapılan “tehcirin” Sözleşmenin
2. maddesi kapsamına girmediği açıkça görülmektedir.
Bu konuda diğer
bir kanıt da, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin
Taşnaksutyun Partisine sunduğu Rapordur. Raporda geçmiş dönemin bir
özeleştirisini yapmış ve 1914’ten 1923’e uzanan süreçte,
Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü bir savaş hali olarak ele
almıştır. Kaçaznuni Raporunda Türkiye’yi sorumlu tutan
bir değerlendirmede bulunmamış, aksine Taşnak yönetimi dışında
suçlu aranmamalıydı, denilmiştir.
Zaten Tehcir
Kararı da siyasi örgütlenmeyle birlikte silahlanmaya başlayan ve
19.yüzyılın sonlarındaki yerel ayaklanma denemelerinden sonra,
1.Dünya Savaşı sürecinde, Rus cephesindeki Osmanlı ordusunu arkadan
vuran Ermeni teşkilatlanması karşısında Doğu ordusunun cephe
gerisini güvenceye almak ve ayaklanmayı bastırmak amacıyla
alınmıştır. Kaçaznuni Raporunda tehcir kararının amaca uygun
olduğunu belirtmiştir. Sayın Ataöv’ün 1985 yılında üç dile çevirmiş
olduğu bu Rapor Bakanlığın arşivinde bulunduğu halde, yeterince
değerlendirilmemiştir. Ermeni tezini savunan Türk bilim adamları
ise, Ermeni Başbakanı Kaçaznuni’nin Raporunu hiç dikkate
almamaktadırlar (3).
Ayrıca bilindiği
gibi, Ermeni diasporasının tüm dünyada her yıl soykırım günü olarak
andığı gün “24 Nisan”, aslında tehcirin başlatıldığı tarih
değildir. 24 Nisan 1915 Ermeniler tarafından çıkarılan isyanı
bastırmak üzere, vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderilen bir
tamimle Ermeni Komiteleri elebaşlarının tutuklanmasına dair
kararın alındığı tarihtir. Sadece örgüt mensubu Ermenilerin
tutuklandığı İngiliz belgelerinde de doğrulanmaktadır (4). Zeytun ve
Maraş’taki isyanlar da göstermiştir ki, Ermenilerle ilgili alınan
önlemler yeterli olmamıştır. Bu nedenle, Ermeni tehlikesini
engellemek üzere Bakanlar Kurulu (Meclis-i Vükela) tarafından 30
Mayıs 1915 tarihinde talimatname çıkarılmıştır. Talimatnamede
Ermenilerin sevk ve iskanının (Tehcirin) nasıl yapılacağı
düzenlenmiştir. Talimatnamede, Ermenilerin mallarının tesbiti,
nakliyatın emniyet içinde yapılması ve Ermenileri gittikleri yerde
barınma ve iş imkanlarının sağlanması hususlarına yer verilmiştir. O
günün koşullarında tedbir niteliğinde alınan “Ermenileri Sevk ve
İskan Kararı”ndan sonra, sevk ve iskan sırasında insani
tedbirlerin alınmasına yönelik talimatname çıkarılmış, bu tedbirlere
uymayan devlet görevlileri de yargılanmış ve cezalandırılmıştır.
Birinci Dünya
Savaşı bittikten sonra, Osmanlı Hükümeti yayınladığı 31 Aralık
1918 tarihli geri dönüş kararnamesiyle tehcire tabi tutulan
Ermenileri tehcir öncesi yerlerine dönmeye davet etmiştir (5).
Buna göre:
- Sadece geri
dönmek isteyenler sevk edilecek, diğerlerine dokunulmayacak;
- Yerlerine iade
edileceklerin yollarda iaşe sıkıntısı çekmemeleri için gerekli
tedbirler alınacak;
- Geri dönenlere
ev ve arazileri teslim edilecek;
- Yerlerine daha
önce muhacir yerleştirilmiş olanların evleri tahliye edilecek;
- Kilise ve okul
gibi binalarla gelir getiren yerler, ait olduğu cemaate verilecek;
- Osmanlı
sınırları dışına çıkmış olanlar, geri dönmek isteseler de, yeni bir
emre kadar kabul edilmeyecek;
- Yetim çocuklar,
istenildiği takdirde hüviyetleri dikkatlice belirlenerek ailesine
veya cemaatlerine iade olunacak.
Görüldüğü gibi,
bu kararname geri dönüşü ayrıntılı bir şekilde düzenlemektedir.
Bu talimatnameler
ve kararnameler de gösteriyor ki, Osmanlı’nın Ermenileri yok etme
kastı hiçbir zaman olmamıştır. Ermenileri yok etmek isteyen bir
devlet, yok etme kastı olsa sevk ve nakilleri için, yolda
güvenlikleri için ve savaş hali bittikten sonra da geri dönüşleri
için hukuki düzenlemeler yapar mı? Talimatnameyle, kararnameyle
soykırım yapılır mı?
Bu nedenle,
Ermenilerin sözde soykırım iddialarını Sözleşmenin ikinci maddesinde
yer alan tanım kapsamında niteleyebilmek mümkün değildir.
1915 ve devamı
yıllarında Ermenilerin yaşadığı olayların hukuken soykırım suçu
oluşturmadığını kanıtlayan diğer bir husus da “Malta Mahkemesi”
kararıdır. 1919 – 1920 yıllarında İngilizler tarafından
Malta Adasına sürülmüş olan Türkler, aralarında Hariciye, Harbiye
Nazırlığı, Meclis Başkanlığı, Valilik yapmış kimseler de vardı,
Ermeni katliamı yapmış olmakla suçlandılar. Ancak, o tarihte
bütün belgeler ve arşiv ellerinin altında olmasına rağmen suçlayıcı
herhangi bir delil bulamayan İngilizler, Türkleri
suçlamalarının mümkün olmadığını görmüşler ve serbest
bırakmışlardır. Mavi Kitabın delil olarak kullanılamamış olması,
kitabın propaganda amaçlı yazıldığının açık delilidir. Zaten
İngilizler de Mavi Kitabı Türkler aleyhine delil olarak
gösterememişlerdir.
Aslında Malta
mahkemesinde verilen karar sadece sürgünlerin değil, Türk
Ulusunun da aklanması anlamına gelmektedir.
Hiç kuşkusuz Türk
insanı komşuları ile iyi ilişkiler içinde olmak istiyor. Ama önce
komşularının da yanlış tutumlarını değiştirmeleri gerekir. Bilindiği
gibi, Ermenistan, 1990 yılında yayınladığı Bağımsızlık
Bildirgesinde “Ermeni soykırımının Türkiye tarafından
tanınması” ile “Batı Ermenistan’ın” bağımsız Ermenistan
Cumhuriyetinin asıl emelleri olduğunu belirtmiştir. Ermenistan daha
bağımsızlığını ilan etme aşamasında bile Türkiye’ye yönelik
saldırgan bir politika sergilemiştir. 1995 yılında kabul edilen
Ermenistan Anayasasında da aynı emeller tekrarlanmıştır. Ermeni
Anayasasının 13. maddesinde “Ermenistan arması üzerinde Ararat
– Ağrı Dağı’na” yer verilmiştir. Bu durum
değişmedikçe, Türkiye ile Ermenistan arasında sağlıklı bir ilişki
nasıl kurulabilecektir?
Yine Bir Taşnak
örgütü olan, ABD’deki Ermeni Devrimci Federasyonu, kendi yayın
organı Armenian Weekly’nin 20 Mart 1985 tarihli sayısında Türk
diplomatlarına karşı saldırıların amacının, sonuçta Türkiye’den
toprak almak olduğu yazılmıştır. Yazıda: Ermeni ulusunun
dağılmasından ve 1,5 milyon Ermeninin katledilmesinden sorumlu
olanlar hak ettikleri şekilde cezalandırılana kadar durmayacağız.
Taleplerimiz açıktır: soykırımın tanınması ve Ermeni topraklarının
gerçek sahiplerine yani Ermeni halkına iade edilmesi..” diyerek
tüm dünyayı etkilemeye çalışmaktadırlar (6). Her ne kadar AB
Raporlarında, Katılım Ortaklığı Belgelerinde “Türkiye’den
komşularıyla iyi ilişkiler içinde olması gerektiğine” yer
verilmekte ise de, iyi niyet ve iyi komşuluk ilişkileri sadece tek
taraftan beklenmemelidir.
Türk ulusu, bazı
‘’sözde aydınlar’’ dışında sözde Ermeni soykırımı iddialarının
gerçek dışı olduğunu bilmektedir. Günümüzde tarihimizi yeniden
okumaya ihtiyacımız var, bu özellikle genç kuşaklar için çok önemli.
Bu çalışmalara çok geç başlanmış olsa da, sözde soykırım konusunda
bilgi sahibi olmamız, kararlı ve sürekli bir şekilde gerçekleri hem
içte hem de dışta anlatmamız gerekiyor. Gelinen noktada bu konuda
herkese, özellikle uluslararası bağlantısı olan sivil toplum
örgütlerine, meslek kuruluşlarına da büyük görev ve sorumluluklar
düşüyor.
Fransız
Parlamentosu, dört yıl önce Türkiye’nin sert tepkisine rağmen 1915
olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanımıştı. Ancak, Fransız
tarihçiler, parlamento kararlarının tarih biliminde araştırma
yapmayı ve eğitimi zorlaştırdığını dile getirerek şu yasaların
yürürlükten kaldırılmasını istemişlerdir: “Fransa’nın sömürgecilik
tarihinin olumlu yönlerinin anlatılmasını öngören 23 Şubat 2005
tarihli yasa, ‘Ermeni soykırımı’nın tanınmasına ilişkin 29 Ocak 2001
tarihli yasa, köleliğe ilişkin 21 Mayıs 2001 tarihli kanun,
antisemitik ve ırkçı eylemlerin cezalandırılmasına ilişkin 13 Temmuz
1990 tarihli yasa.” (7).
Fransa’daki
Ermeni diasporasının baskısıyla çıkan tek maddelik yasada, ‘Fransa,
açıkça 1915 Ermeni soykırımını tanır’ ifadesi bulunuyor.
Türkiye’nin, “tarihî olaylar hakkında karar alma meclislerin işi
değildir” itirazları dikkate alınmadı. Şimdi ABD’de de bu yolda
adımlar atılmaya başlandı. 4 Mart 2010 günü
“Soykırım tasarısı” olarak bilinen 1915
olaylarına ilişkin tasarı ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler
Komitesince oylandı ve 22’e karşı 23 oyla kabul edildi.
Bu gelişme siyasi açıdan kaygı vericidir.
Ancak, tarihi ve hukuki belgelerden anlaşılacağı üzere
Türkiye’nin sözde soykırım konusunda hukuki açıdan çekineceği bir
durum mevcut değildir. Bunu dile getirmekte geç kalınmış olsa da,
artık kararlı bir devlet politikasıyla “sözde soykırım iddialarının”
hukuken gerçek dışı olduğunu gösteren çalışmalar sürdürülmelidir.
-
Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi, 2005, 2. Bası.
-
Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri, 8. Bası, İstanbul 2006; Ovanes
Kaçaznuni, Taşnak Partisinin Yapacağı Birşey Yok, (1923 Parti
Konferansına Rapor), çev. Arif Acaloğlu, 5. Bası, İstanbul
2005.
-
Ermeniler- Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu, H. Özdemir, K.
Çiçek, Ö. Turan, Ramazan Çalık, Yusuf Halaçoğlu, 2004.
-
Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri, 8. Bası, İstanbul 2006
-
Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi, 2005, 2. Bası
-
Hürriyet Gazetesi, 13 Aralık 2005.
Nazan Moroğlu'na
teşekkürlerimizle
Denizce

09.03.2010 |
|