| |

Yağmur, kar, dolu gibi yollarla yeryüzüne düşen suların bir
kısmı, henüz yere ulaşmadan bitkilerce alınıp terleme yoluyla
tekrar dışarı bırakılarak buharlaşır. Bir kısmıysa yüzeyde akar
ya da yeraltına sızar. Yüzeyde akanlar, akarsuları, nehirleri ve
gölleri, yeraltına sızanlarsa yeraltı sularını oluşturur.
Yeraltına sızan sular, boşluk ve çatlakları doldururlar. Buradan
derinlere doğru ilerler ya da bir kaynak noktadan yeniden dışarı
çıkarak, göllere ya da denizlere boşalırlar. Güneş kaynaklı ısı
enerjisi ve yerçekimi sayesinde bu döngü sürüp gider. Yani, su
hiçbir zaman yok olmaz. Peki, o zaman neden "susuzluk çekiyoruz"
deniyor?
Dünyanın %70'inin sularla kaplı olmasına karşın, içilebilir su
kaynakları bunun yalnızca %1'i. Kalan suyun büyük bir kısmı,
okyanuslar, denizler ve buzullarda. Okyanus suyu, içinde çok
miktarda (1 litresinde 35 g) çözünmüş mineral ve tuz
barındırdığı için, kullanılamıyor. Kullanılabilir suyun büyük
bir kısmı da, ulaşılamadığı için kullanılamıyor. Dağılımın eşit
olmaması da ayrı bir dert tabii. Aslında, kalan küçük kısım yine
insanlara yetecek miktarda; ancak, ne yazık ki o küçük kısım da,
büyük oranda artan şehirleşme, endüstri ve çevre kirliliği gibi
nedenlerle kullanılamaz hale geliyor. Bugün 6 milyarlık dünya
nüfusunun beşte biri su kaynaklarının yanlış kullanımı,
kirlilik, sulak alanların kurutulması gibi nedenlerle temiz ve
sağlıklı içme suyundan yoksun. İçme suyu sıkıntısı tüm dünyada
olduğu gibi, üç tarafı denizlerle kaplı olan ülkemizde de
yaşanıyor. Aslında Türkiye haritasına bir göz attığımızda,
kendimizi su zengini gibi hissedebiliriz. Ancak ne yazık ki, bu
konuda en yoksul ülkelerin arasında yerimizi almışız bile! Bir
ülkenin su zengini sayılabilmesi için, o ülkede kişi başına
düşen yıllık ortalama su miktarının en az 10.000 m3
olması gerekiyor. Türkiye'deyse kişi başına düşen yıllık
ortalama su miktarı 14303’leri geçemiyor. Uzmanlar,
artan kirlilik nedeniyle çok yakında, bu kadar suya bile
ulaşamayacağımızı söylüyorlar.
Kirleticiler
Suyun çözme eğilimi olduğu için, doğada saf olarak bulunması
mümkün değil. Su, yağmur olarak düşerken, bir miktar oksijen ve
karbondioksit çözer. Yağmur damlaları aynı zamanda, küçük toz
taneciklerini de taşır. Yüzeyde akarken, küçük toprak
parçalarını, mikropları, organik maddeleri ve çözünebilir
mineralleri toplar. Göllerde ve bataklıklarda da renk ve koku
kazanır. Yeraltı suyu, yüzey sularından daha fazla mineral
taşır; çünkü kayaların ve toprağın arasından geçerken bu
yapılarla doğrudan temas halinde bulunur. Bunların bir kısmı
zararsızdır. Hatta kimileri bunların sulardaki varlığından çok
da memnun kalırlar; maden suyu dediğimiz sular bunlardandır.
Fakat, belirli seviyelerin üzerinde bulunan mineraller, insan
sağlığına zarar verebilir. Bunların yanında, bir de suda
bulunmaması gereken ya da çok düşük oranlarda bulunması
gerekenler var. Bu kirleticiler, doğadan da gelseler tıpkı insan
yapımı kimyasallar gibi zararlıdır. Kirleticiler, yalnızca
doğadan gelenlerle kalmıyor. Bazıları da fabrika atıkları ve
tarım alanlarında ya da evlerimizde kullanılan kimyasal
ilaçların yeraltı ya da yüzey sularına karışmasıyla bize
ulaşıyor. Yeraltına sızarak bu sulara karışan kirleticiler,
kaynakları neresi olursa olsun, bu suyla birlikte yolculuk eder.
Yani, kirliliğin kaynağı ister yanıbaşımızda olsun, ister
kilometrelerce ötede, su sınır da tanımaz, yol da.
Kirleticilerin Etkileri....
İçme sularında bulunan kirleticiler 5 ayrı sınıfta toplanıyor.
Bunlar, organik kimyasallar, inorganik kimyasallar, "bulanıklık
vericiler, mikroorganizmalar ve radyoaktif maddeler. Organik
kirleticiler, pestisitler, endüstriyel çözücüler ve kloroform
gibi trihalometanları içeriyor. İnorganik kirleticiler, arsenik,
nitrat, florid ve demir, cıva gibi zehirli metalleri içeriyor.
Tüm bu maddeler, belirlenen standartların üzerinde olduğu zaman
insan yaşamını tehdit ediyorlar. Suyun kalite standartları, suda
bulunmasında sakınca olmayan kirlilik çeşidi ve miktarına göre
belirleniyor. Bu standartlara göre, kullanılabilecek su kaynağı
ve uygulanması gereken arıtma işlemlerine karar veriliyor. EPA
(Çevresel Koruma Ajansı) tüm dünyada toplam 80 çeşit kirletici
belirlemiş durumda.
Kirleticilerin tümü insan sağlığını aynı şekilde etkilemiyor
elbette. Kimisi vücudun anında tepki vermesiyle kendini
gösterirken, kimisi uzun yıllar sessizce kalıyor; ama sonunda
insan vücudunda geri dönüşü olmayan hasarlara yol açabiliyor.
Yani kimisi akut, kimisiyse kronik etki yaratıyor.
Akut etki, birey kirleticiyi bünyesine aldıktan birkaç saat ya
da gün sonra kendini göstermeye başlar. Eğer suda bulunan
kirletici oranları yüksekse, akut etki herhangi bir kirleticiden
kaynaklanabilir. Ancak, içme suyunda akut etki yapabilecek
miktarlara ulaşma olasılığı en yüksek olan kirleticiler,
mikroplar. Bunlarla vücut başedebilir. Bu nedenle, akut vücuda
alınan miktar yüksek olursa, insanı hasta edebilir. Özellikle,
bağışıklık sistemi zayıf olan insanlarda hastalık çok
ağırlaşabilir. Kronik etkiyse, belirli sınırların üzerinde
bulunan kirleticilerin uzun yıllar vücuda sürekli alınmasıyla
ortaya çıkıyor. İçme suyunda kronik etki yapabilecek
kirleticiler, pestisitler gibi kimyasallar, radyum gibi
radyonüklitler ya da arsenik gibi mineraller. Kronik etkiler,
kansere, karaciğer ya da böbrek sorunlarına ya da üreme
zorluklarına neden oluyorlar.

Burada, insan sağlığına ciddi zararlar verebilecek ve de adını
sıklıkla duyduğumuz birkaç kirleticiyi büyüteç altına almak iyi
olur. Örnek olarak vereceğimiz kirleticileri belirlerken,
karşımıza özellikle çocuklar üzerinde etki yaratabilecek
çeşitlerle karşılaştık. Ne de olsa onlar büyüme dönemindeler ve
bünyeleri bu dönemde hastalıklara çok daha açık. Bu nedenle, bu
kirleticilere öncelik verdik.
Küçük çocuklar, özellikle demir ve nitrat gibi kirleticilerden
gelen etkilere daha açıktırlar. Demir, vücuttaki çoğu organ için
zararlı olsa da, özellikle beyin ve yüzeydeki sinirlerde önemli
hasarlar bırakıyor. Çocuklarda demir yüklemesi, etkisini IQ
düzeyinde düşme, öğrenme sorunları, büyümede yavaşlama,
hiperaktiflik. antisosyallik ve duyma bozuklukları şeklinde
gösteriyor. Yetişkinlerdeyse, kas ve eklem ağrıları, sindirim
bozuklukları, hafıza ve konsantrasyon sorunları, yüksek tansiyon
ve baş ağrısı gibi etkiler gözleniyor. İçme suyundaki yüksek
demir oranı, kireç eklemesiyle su borularındaki paslanma
kontrolü ve pH ayarlamasıyla düşürülebiliyor.
Nitrat, hayvan ya da insan dışkısı ve gübre yoluyla suya
karışır. İçme suyunda yüksek oranda bulunan nitrat, 6 aydan
küçük bebeklerde "mavi bebek" hastalığına neden oluyor. Bu
bebeklerin yüzleri mavi ya da pembe bir renk alıyor, çünkü
kanlarındaki oksijen yetersiz kalıyor. Bazı uzmanlar, yüksek
oranda alınan nitratın, hamilelerde düşüğe neden olduğunu
söylüyorlar.
Ülkemizde, yakın zamanlarda adına çok sık rastladığımız
kirleticilerden biri de arsenik. Arsenik, doğada organik ve
inorganik formlarda bulunan bir element. İnorganik arsenik,
ötekine göre oldukça zararlı ve hem yeraltı hem de yüzey
sularında bulunuyor. İnsanlara içme suyu aracılığıyla ulaşan
arsenik, akut etkilerle kendini çok belli etmese de, vücuda uzun
süreli alımlarda deri, akciğer, idrar torbası ve böbrek
kanserlerine neden oluyor. Bunların yanında, pek çok cilt
hastalıklarına da yol açıyor. EPA tarafından özellikle son
yıllarda daha çok ciddiye alınmaya başlanan arseniğin, suda
bulunmasına izin verilen tavanı da 50 ug/L'den en yüksek 10
ug/L'a düşürüldü.
İçme Suyunun Saflaştırılması
Kaynağından alınan suların içme suyu olarak kullanılabilmesi
için bu zararlı maddelerden arındırılması gerekiyor.
Belediyelerin su arıtım sistemleri, suyun depolanması, nakli,
tedavisi ve
dağıtımını
içeriyor. Bu sistemin içeriği, su kaynağının niteliğine göre
değişebilir. Su sağlayan firma, kaynaktan suyu aldığında su,
içinde pislik, yaprak ve başka organik maddeler, bir miktar da
kirletici barındırır. Su, arıtma tesisine geldiğinde öncelikle
içine çöktürücü madde karıştırılır. Su, tankların içinde yavaşça
ilerlerken, bu kimyasallar sayesinde içindeki pislikler ve bazı
kirleticiler topaklanır ve dibe çöker. Daha sonra su, içindeki
mikroorganizmalardan arındırılmak için filtrelerden geçirilir.
Arındırma işlemlerinde, suya bir de klor gibi maddeler eklenir.
Su, bu yolla içindeki bakterilerden arındırılır.
|
 |
|
Arıtımın şekli, bulunan su kaynağının
kalitesine bağlıdır. Kaynaktan alınan su önce test edilir.
İçinde bulunan
kirleticilerin çeşidine ve miktarına göre ek olarak arıtım
uygulanır. Örneğin, organik kimyasallarla kirlenen su,
aktive edilmiş karbonla arındırılır. Aktive edilmiş karbon,
suda çözünmüş kimyasalları çeker. |
Tüm bu işlemler elbette maddi bir yük getirir bize. Su, ne kadar
çok işlemden geçirilirse maliyeti de o kadar artar. Halbuki,
yeraltı suları, yeraltındaki aküfer denilen kaynaklara doğru
ilerlerken doğal
yollarla filtreden geçer. Bu nedenle, yeraltı kaynaklarından
pompayla çekilen sular, daha az organik kirletici içerir. Su
içindeki kirleticiler, suyun kalitesini belirler. Suyun
kalitesi, kaynaktaki kirliliğe bağlıdır.
Sular için doğal arıtım sağlayan yalnızca yeraltındaki sistem
değil; yüzeydeki sulakalanlar da suyun saflaştırılmasında önemli
bir rol oynuyor. Sulakalanlardaki bitkiler ve toprak, doğal
arıtımdaki sistemin bir parçası. Özellikle tarım alanlarından
gelen yüksek oranlardaki fosfor ve nitrojen, sulakalanlar
sayesinde etkili bir şekilde sudan arındırılıyor. Atık sular
aracılığıyla sulakalanlara gelen bu fazla nitrojen ve fosforun
büyük bir kısmı, su henüz yeraltına ulaşmadan uzaklaştırılıyor.
Çoğu sulakalan bitkisi, pestisitlerden ya da maden
işletmelerinden gelen zehirli maddeleri uzaklaştırma özelliğine
de sahip. Bazı bitkiler, ağır metalleri dokularında topluyor,
böylece suyu arındırıyor. Su sümbülü (Eichhornia crassipes),
bazı Typha ve Phragmites türleri, maden işletmelerinin atık
sularının iyileştirilmesinde kullanılıyor. Bu bitkiler,
kadmiyum, çinko, cıva, nikel, bakır ve vanadyum gibi yüksek
oranlardaki ağır metalleri sudan uzaklaştırıyorlar. Yani
sulakalanlar suyu, henüz akarsulara, göllere ya da yeraltına
ulaşmadan temizler.
Yakın bir zamana kadar sanırız çoğumuz, her yılın 22 Mart'ında
Dünya su günü olduğunun farkında bile değildik. Ancak, artık
suyumuz tükeniyor, su krizleri başladı, belki geleceğin
savaşları toprak, şan, şeref, özgürlük için değil, "su" için
olacak. İşte o zaman bir gün değil, tüm günler su için olacak...
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 420 Kasım-2002
Banu
Binbaşaran'a teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|