|
Mehmet Başman ve
Kavaklıdere Yayınları'na
teşekkürlerimizle
İçindekiler
Önsöz
Giriş
Milli Mücadele Adamı
Şeker Şirketi ile
İlgili Anılar
Göçmen Ailenin Ana
Yuvası Uzunköprü'da Yaşam
18 Sekbanlar Sokak
No:17
Edirne'de Geçen Günler
Babamın Bilecik
Valiliği Dönemi
İçişleri Bakalığı'nda
Genel Müdürlük Dönemi
Galatasaray Lisesi'nde
Geçen Yıllar
Babamı Daha İyi
Tanıyorum
Trakya'da Milli
Mücadele Öncesi Durum
Rumeli'nin Kara
Günleri, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı
Berlin Kongresi'ni
İzleyen Yıllar
Balkan Savaşı ve
Sonrası
Birinci Dünya Savaşı
Yenilgisinin Getirdikleri
Mustafa Kemal'in
Anadolu'ya Geçişinden Sonra Trakya
Doğu Trakya'da
Lüleburgaz Kongresini İzleyen Olaylar
T.Paşaeli Cemiyetinin
Trakya Dışında Faaliyete Geçmesi
Milli Mücadele
Adamının Son Yılları
İkinci Dünya Savaşını
İzleyen Yıllar
Kriz Adamı - Birinci
Kısım
Diplomatlığa Hazırlık
Dönemi
Dışişleri Bakanlığında
Emekleme Dönemi
Diplomat Asker
NATO'ya Yeni Girmiş
Bir Ülkenin Seçkin Birliğinde Askerlik
1954 Yılında Asaleten
Memuriyet Başlıyor
İlk Görev Yerim
Vaşington
Hayat Boyu Kıbrıs -
Lefkoşe
Ankara
Atina'da Geçen Günler
Nükleer İşler ve ABD
ile Yapılmış İkili Anlaşmalar
NATO Yılları
KDKİ Müzakereleri
Başlıyor
Türkiye Kıbrıs'a
Müdahale Ediyor
Kriz Adam - İkinci
Kısım
Kıbrıs - Yunanistan
Genel Müdürlüğü
İran İhtilâli
Varşova'da Dört Yıl
Başbakanlık Basın -
Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü
Karayiplerde Geçen Beş
Yıl
Sonuç
Giriş
Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilk genel idare elemanı
yetiştiren okul, İstanbul'un fethinden sonra, Topkapı Sarayı
külliyesinde kurulan Enderun'i Hümâyun'dur. O devirde devlet
yönetimiyle ilgili üst düzey kararlar, Saray'ın bir parçası olan
Divan-ı Hümâyun'da alınırdı.
II. Ahmed zamanına rastlayan 1654 yılında, Sadrazam'ın hem
makamı hem de konutu olarak, Bâb-ı ‘Alî ön plâna çıkmıştır.
Buraya önceleri Paşa Kapısı da denmiştir. Köprülü Mehmed
Paşa'nın Sadrazamlığı sırasında kararlar, Divan-ı Hümâyun
yerine, Bâb-ı Âlî'de alınmaya başlamış ve bu durum
II.Abdülhamid'in mutlakiyet dönemine kadar sürmüştür. Devlet
işlerini Yıldız Saray'ından yürüten Abdülhamid tahttan
indirilince Bâb-ı Âlî tekrar ön plâna çıkmıştır.
Harem Dairesi, Selâmlık Dairesi ve Kalem Dairesi olarak üç
bölümden oluşan Bâb-ı Âlî'de genel idare elemanı Kalem
Dairesi'nde yetiştirilirdi. Bu Daire, Kethüda Bey Dairesi ve
Divan-ı Hümâyun Kalemi olmak üzere ikiye ayrılırdı. Sadrazam'ın
bir tür yardımcısı sayılan Kethüda'nın görevi içişlerine
bakmaktı. Bu görev 1876 yılında Dahiliye Nezareti'ne dönüştü.
Divan-ı Hümâyun'daki kâtiplerin başı olan Reis ül-küttap da
dışişlerinden sorumluydu. Tanzimat'tan sonra bu makam da
Hariciye Nezareti'ne çevrildi.
Kalemler'e, tanınmış ailelerin 12-16 yaşları arasındaki
çocukları maaşsız olarak alınır, devlet hizmetinin her dalında
yetiştirilir ve kemale erdikleri zaman maaşlı memur olarak
ihtiyaç duyulan yerlere atanırlardı. Kıdem kazandıkça, hizmette
sergiledikleri başarıya göre, en üst makamlara kadar
yükselirlerdi. Sadrazam Koca Reşid Paşa, Âlî Paşa, Midhat Paşa
gibi devlet büyükleri hep bu Kalemler'de yetişmiştir.
3 Ocak 1839'da Tanzimat'ı Hayriye'nin ilanıyla birlikte
girişilen reform hareketi çerçevesinde, devlet işlerinde
çalıştırılmak üzere, bir Mekteb-i Mülkiye'nin kurulmasına
ihtiyaç duyulmuştur. İlk yıl için alınacak 50 öğrencinin seçme
sınavlarını takiben Mülkiye, 12 Şubat 1859 Cumartesi günü, başta
Sadrazam Alî Paşa olmak üzere, bütün hükümet üyelerinin ve
başkent ileri gelenlerinin katıldığı bir törenle açılmıştır.
I.Meşrutiyet'in ilânından 40 gün sonra, 2 Şubat 1877 tarihini
taşıyan İrade ile, Mekteb-i Mülkiye'nin, yeni açılacak yüksek
okullara başlangıç olmak üzere, daha geniş imkânlara
kavuşturulup geliştirilmesi Sadrazam Midhat Paşa'ya tebliğ
edilmiştir. Hazırlanan tüzüğe göre Mülkiye:
-
Bir Yüksek
Okul'dur.
-
Padişah'ın
himayesindedir.
-
Öğrenim süresi
beş yıldır.
-
Her yıl 50
öğrenci alınacaktır.
-
Mekteb-i
Sultani'den (Galatasaray Lisesi) mezun olanlar veya son
sınıfına geçenler veya hariçten son sınıf dersleri sınavını
kazananlar ile eski Mekteb-i Mülkiye'nin ve Mekteb-i Aklâm'ın
(İyi yazar okulu) son sınıf talebeleri okula kabul
edilecektir.
-
Mezunlar, Kaza
Kaymakamlıkları'na, Nezaretler'de veya İller'de Müdürlük,
Danıştay Üye Yardımcılıkları veya bunlara eşit memurluklara,
yurt dışında da Sefaret Kâtiplikleri ile Konsolosluklar’a
atanacaklardır.
1891 yılına kadar Mülkiye, geniş bir serbesti havası içinde,
müsbet ilim zihniyetiyle tedrisatına devam eder, mezunlarını
verir. Bu arada, talebe ihtiyacını karşılamak ve mezunlara daha
geniş atama imkânları sağlamak üzere Tüzük'te değişiklik
yapılır. 1891'den II.Meşrutiyet'in ilânına kadar Padişah'ın
giderek artan vehminden Mülkiye de nasibini alır. Jurnallerin ve
taassubun darbelerine hedef olur.
II.Meşrutiyet'in 1908 yılında ilânının okula getirdiği ilk
yenilik, istibdad rejimini anımsatır görülen adının "Mülkiye-yi
Şâhâne”den "Mekteb-i Mülkiye"ye dönüştürülmesidir. Ayrıca
Saray'ın emrinde çalıştığı bilinen Müdür Hacı Recai Efendi
emekliye sevkedilerek yerine, Mülkiye 1883 mezunlarından Celâl
getirilmiştir. Hürriyet devrinde kısıtlama ve ayrıcalık olamaz
düşüncesiyle, giriş sınavı da kaldırılmıştır. Bunu fırsat sayan
idadi mezunlarının okula kayıt için hücum etmesi o yıl birinci
sınıfta görülmemiş bir kalabalık yaratmıştır. 1909'da giriş
sınavı tekrar konmuş, bu arada, alınacak öğrenci sayısı 70'e
çıkartılmıştır. Ertesi yıl sayı 40'a indirilmiş ve ders
programında değişiklikler yapılmıştır.
Mülkiye'nin politikaya bulaşması bu tarihlere rastlar.
II.Meşrutiyet'in ilânından hemen sonra, değişik cereyanları
temsil eden hocalar, mensup oldukları siyaseti okula sokmağa
çalışırlar. Bunların başında Siyasi Tarih dersi veren Ali Kemal
gelmektedir. Öğrencileri peşinden sürüklemekte gösterdiği
ustalık sonucu, bir kısım öğrenciler İttihatçıları lânetlemeğe
başlamıştır. Onun olumsuz etkisini İktisat - Maliye hocası
Cavid, Anayasa dersi veren Baban-zâde İsmail Hakkı ve Belâgat
hocası Cenâb Şehabattin dengelemeye çalışırlar.
Gazeteci Hasan Fehmi'nin köprü üzerinde vurulduğu gün Ali Kemal,
derse girdiğinde heyecanlı bir konuşma yapar ve devam
edemeyeceğini söyleyerek çıkıp gider. Yüksek tahsil
öğrencilerinin Bâb-ı Âlî'de Hasan Fehmi'nin katilinin bulunması
talebiyle nümayiş yapmaya başladığını duyan Mülkiyelilerin bir
kısmı sokağa dökülür. Ali Kemal'in tahrikine tepki gösteren
İttihatçı hocalardan Cavid ve Baban-zâde İsmail Hakkı
görevlerinden istifa eder. Okul adeta ikiye bölünmüştür.
Politikaya yakın ilgi duyan öğrenciler, iki önemli gazeteci,
hocaları Ali Kemal ile İttihad ve Terakki'nin önde gelen
simalarından, eski Mülkiyeli Hüseyin Cahid (Yalçın) arasında
cereyan eden polemiği büyük bir ilgi ile izlemektedir. Öyle ki,
ikisini barıştırmak için Okul'da bir toplantı dahi düzenlenir.
Ancak, 31 Mart vakası herkesin gözünü açar. Mülkiye tekrar eski
ciddi, olumlu, verimli ve güvenilir kişiliğine kavuşur. Bu
patırtıda, öğrencilerin arasını bulmaya çalışan Müdür kendini
Erzurum Valiliği'nde bulur. Sürgünün nedeni, aracılık yapmaya
kalktığı günlerde, öğrencilerin kendisini, tarafsız davranmadığı
suçlamasıyla, sorgulamaya kalkmasıdır.
Babam Ali Seyfi Tülümen, Mekteb-i Mülkiye'nin ll.Meşrutiyetin
ilânı dönemini yaşayan 1909 yılı mezunlarındandır. Okulun
İttihatçı kanadında yeralmış ve daha sonra fırkacılığı bırakarak
Milli Mücadele'ye katılmıştır. Özel sektöre kısa süreli bir
geçiş dışında, İçişleri Bakanlığı'nda Kaymakamlık, Mülkiye
Müfettişliği, Valilik ve uzun yıllar Zât İşleri Genel Müdürlüğü
yapmış, Atatürk'ün çağrısıyla katıldığı Milli Mücadele'nin
hedeflerini ölümüne kadar inançla savunmuştur.
Ben, oğlu Hüseyin Turgut Tülümen ise, cumhuriyetin demokratik
sürece girişinin heyecanının yaşandığı, Siyasal Bilgiler
Fakültesi'ne dönüşen, Mülkiye'nin 1952 yılı mezunlarındanım.
Babamın döneminde olduğu gibi particilik yapmadım fakat Demokrat
Parti'nin iktidara geldiği 1950 seçimlerini yaşadım. O yıl henüz
Okul'duk. Konan seçim sandıklarından %80 dolayında DP oylarının
çıktığını anımsıyorum. Üç hocamız, Prof. Fethi Çelikbaş, Prof.
Rıfkı Salim Burçak ve Prof. Burhan Köni DP'den milletvekili
seçildiler. Bakan da oldular. Demokrasi aşığı Mülkiye, 27 Mayıs
1960 öncesinde, aynı Demokrat Parti aleyhine gösteriler yapıp
kan dökecekti.
Baba oğul, Osmanlı döneminde doğmuş olsaydık birimiz Kethüda Bey
Dairesi'nde yetişip Dahiliye Nezareti'ne intisap ederken,
diğerimiz Reis ül-küttap'ın yanında yetişerek Hariciye
Nezareti'ne girecektik. Valilik ve Sefir-i Kebir'lik her dönemde
önem taşımıştır. Bu makamlara gelenler devletin iç ve dış
politikasında söz sahibi olmuş, genel gidişatı izlemek
ayrıcalığına kavuşmuşlardır. Devleti temsil etmenin verdiği
tatmin duygusunu hiçbir şeyle mukayese etmek mümkün değildir.
Tabii bu görevleri gereği gibi yapma yeteneğiniz varsa ve daha
da önemlisi, görevle gelen sorumluluğun karşılığı olan yetki
siyasi kadrolar tarafından sizden esirgenmemişse.
İmparatorluğun çöküş dönemini bütün ıstırabı ile yaşayan babam,
Milli Mücadele ile çıkışı bulmanın ve Türk ulusunun tekrar
yükseliş sürecine girmesinin keyfini tatmış ve çok özendiği
diplomasi mesleğinde de ekber evlâdının hizmet sunmasını
arzulamıştı. Beni Galatasaray Lisesi'nin ilk kısmına yazdırırken
kafasından nelerin geçtiğini tahmin etmem güçtü. İyi bir tahsil
yapmamı ve yabancı dil öğrenmemi istediği kesindi. Arkadan
Mülkiye'ye girmem ricasının gelebileceğini hiç düşünmemiştim.
Memur olarak çektiği sıkıntıyı gördükten sonra, şahsen serbest
meslek sahibi, örneğin mimar olmak istiyordum. İş hayatı sermaye
isterdi. O da ailede yoktu.
Galatasaray Lisesi ile Mülkiye arasında mevcut göbek bağını bu
kitabı yazmağa başladıktan sonra, Mülkiye tarihini okurken fark
ettim. 1877 I. Meşrutiyet'i takiben Mekteb-i Mülkiye yeni
baştan
düzene sokulurken, kabul edilecek öğrenciler açısından, Mekteb-i
Sultanî yani Galatasaray Lisesi'nde okuyanlara ağırlık
verildiğini yukarıda belirtmiştim. Yeterli başvuru olmayınca
giriş şartları sonradan hafifletilmiş, bu sayede babam Edirne
İdadî'si mezunu olarak müsabaka imtihanını kazanmış fakat aklı
herhalde Mekteb-i Sultanî’de kalmış.
Osmanlı İmparatorluğu devlet hizmetinde görev vereceği
insanların en iyi şartlar altında yetişmesine büyük özen
göstermiştir. Gerileme süreci başlayınca, bunu telâfi edeceği
umulan, Batı'ya dönük okullar ve daha sonra üniversiteye
dönüşecek yüksek okullar kurulmuştur. Babamın mezun olduğu
dönemde Mekteb-i Mülkiye'de öğrenciler, üniforma gibi redingot
giyerlermiş. Cumhuriyet döneminin Vali ve üst düzey yöneticisi
olarak smokin, ceketatay ve frak giyerdi. Gardrobunda eksiksiz
olarak bütün aksesuarlar mevcuttu: Siyah pelerin, silindir ve
melon şapkalar, üç adet bele ayarlanabilir yelek (beyaz, gri,
siyah), iki çift eldiven (beyaz, gri) ve nihayet gümüş saplı
baston. Ben bunlardan, üç yeleği, silindir şapka ile beyaz
eldivenleri, Cumhuriyet döneminde katıldığım törenlerde
kullandım. Dolayısıyla, kapak kompozisyonunda bunlara, babamın
aldığı ve ekber evlât olarak bana intikal eden beyaz kordonlu
istiklâl madalyası ile şahsen aldığım iki yabancı ülke
dekorasyonuna yer vermenin uygun olacağını düşündüm.
Diplomatlığa soyunmam son dakikada gündeme gelmişti. Galatasaray
Lisesi'nde iki yıl fazla okunduğu için, iki kardeş liseyi aynı
yıl bitirdik. Babam ikimizi de kandırmaya çalışıyordu.
Mülkiye'nin giriş sınavına katılmamız onun için yeterliydi. Biz
ise direniyorduk. Son çare olarak, sınava girersek bize birer
çift Beykoz kundurası alacağı sözünü verdi. Bu cazip bir
öneriydi. II.Dünya Savaşı'nın yarattığı kıtlık içinde, ikişer
çift ayakkabıyı pençelete pençelete liseyi bitirmiştik. Şimdi
Üniversite'ye gıcır gıcır ayakkabılarla gitmek hiç de fena
olmazdı. Kazanırsak nasıl olsa devam mecburiyetimiz yoktu.
Sınavın başlangıç tarihinden bir hafta önce kitaplara sarıldık.
Listenin başlarında yer almasak bile ikimiz de başarılı olmuş ve
ayakkabıları ayağımıza geçirmiştik. Babam gözümüzün içine
bakıyordu: "Ne olur bari biriniz Mülkiye'de okuyun. Baba mesleği
devam etsin. Ülkenin kalkınmasına katkıda bulunun. Bu uzun
soluklu bir mücadeledir. Biz Milli Mücadele'yi başarıyla sona
erdirdik, siz arkasını getirin, Atatürk'ün başlattığı reformlar
yerleşene kadar bu mücadele devam edecektir."
Oturduğumuz apartmanın sakinleri de babama destek çıkınca ve
özellikle benim diplomat olmamı isteyenler çoğaldıkça bir gün
ağzımdan "evet" sözcüğü dökülüverdi. Aramızda 42 yaş fark
bulunduğu için, eski terbiye, çocuklarını gözleriyle sevmeğe
alışkın babam öylesine bir sevinçle boynuma sarıldı ki, ikimizin
de gözlerinden yaşlar boşandı. İşte böylece, "milli mücadele
adamı" Ali Seyfi Tülümen'in oğlu Hüseyin Turgut Tülümen, bir
çift kundura hatırına, sınavına girdiği Mülkiye'nin Siyasi
Şube'sinden 1952 yılı Haziran ayında mezun oldu. Bir ay sonra
açılan Dışişleri Bakanlığı giriş sınavını da kazanarak o günün
Türkiye'sinde gıpta ile bakılan "hariciyeci" sıfatına kavuştu.
Hayatı mücadele içinde geçti. Atandığı ülkeler devamlı olarak
krize sürüklendiğinden adı "kriz adamı"na çıktı. Kardeşim Aykut
ne mi yaptı? Teknik Üniversite'de kayıt sırası ona gelinceye
kadar, takriben onbeş gün, ağabeyisi ile beraber Mülkiye'ye
devam etti. Mühendislik tahsili için İstanbul'a gittiğinde,
Türkiye'nin siyasi hayatına damgasını vuracak ilginç simalarla
aynı çatı altında okudu. Belki bir gün o da anılarını yazar.
Turgut
Tülümen
Özgeçmiş İçin Tıklayınız

|