| |
Batılılaşma ve
Lâikleşmenin Tarihi Kökenleri
1880'lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile
her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin
açılması, aydın batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı. Atatürk
nesli, bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti.
Batılılaşma, 1908 Jön Türk Devrimi ile Kurtuluş Savaşı
sırasında, elit zümre arasında kökleşmiş bir gelenek,
vazgeçilmez bir ideâl, bir kurtuluş simgesi halini aldı.
Eğer Türkiye, kendi kimliğini ve millî kültürünü geliştirerek
modern dünyada bağımsız bir millî devlet olarak ortaya çıktıysa,
bu başlıca eğitim, gazete ve bu bürokratik kuşak içinde sivrilen
aydın liderlerin çabaları sayesinde olmuştur. Başka bir deyişle,
Türkiye bağımsız ulus devleti varlık ve gelişimini, devlet ve
toplumu tam olarak batılılaştırma idealini benimseyen elit bir
zümrenin liderliğine borçludur.
Osmanlı devletinin batılılaşma süreci, her defasında değişik
amaçları olan çeşitli aşamalardan geçti. Osmanlı devletinin ilk
zamanlarında bürokratlar, Hıristiyan Avrupa'nın silâh ve
aletlerini almaya yöneldiler. Bu alıntılar, Osmanlının askeri
gücünü batılılarla aynı seviyeye getirmekte ve doğulu
rakiplerine karşı onları üstün kılmakta idi. Gemi mühendisliği,
yeni istihkâm yöntemleri, denizcilik, topçuluk ve askeri
taktikler buna dahildir. Dinî bakış açısından, bürokrat ulema,
bu tür teknik alıntıları yasaklayan dinî bir kural olmadığını
düşünmekte ve Hz. Muhammed'in savaşta düşmanın hilelerine
başvurmanın câiz olduğu hakkındaki hadisine dayanarak bunlara
izin vermekteydi.
Bu tür teknolojik becerilerin Osmanlı ülkesinde cömert bir
biçimde ödüllendirilmesi, Rönesans İtalya'sında bilinmekteydi;
böylece Türkiye birçok ünlü batılı ustanın ilgisini çekiyordu.
Meselâ, Leonardo da Vinci'nin Haliç'e bir köprü inşa etme
projesi saray arşivinde bulunmuş ve yakın zamanlarda Franz
Babinger tarafından yayınlanmıştır. Kesin bir şekilde
söyleyebiliriz ki, Osmanlı Türkiye'si, Batılı olmayan ülkeler
arasında, Batı medeniyeti ile yakın ilişkiye girmiş olan ilk
ülkedir.
Ancak, Osmanlı batılılaşması bu aşamada, tek tek kültür
ögelerinin alınması ile sınırlıydı. İkinci aşama, 18. yüzyılda,
askerlikle ilgili alanlarda batılı ilimleri okutmak üzere
Avrupalı uzmanlılar çağrıldığı, askeri okulların açıldığı ve
matbaanın getirildiği dönemdir. Böylece, Osmanlı kafası, ilk
defa Batı ilmi ile sistemli biçimde temasa geçiyordu. Daha 17.
yüzyılda, Osmanlı aydın bürokratlarının, İtalya'da eğitim görmüş
Rumlarla, yalı ve konaklarda en liberal biçimde tarih, felsefe,
siyaset ve ahlâk konularını tartıştıkları bir çeşit kulüpler
meydana çıkmıştı.
Bu dönemde yazarlar arasında, Osmanlı/Türk düşüncesinde
lâiklik akımının başlangıcı sayılabilecek lâik bir dünya görüşü
yaygınlaştı. En önemli değişim, Türklerin Batı medeniyetine
karşı yeni bakışlarıydı; böyle bir yaklaşım, her çeşit kültür
özdeşleşmesinin ön şartını oluşturan hayranlık ve anlama arzusu
idi. Bu ilk Osmanlı aydınlanma çağı, Osmanlı İmparatorluğunun
Batı ile giderek büyüyen siyasî ve ekonomik bağımlılığı ile
ilgili idi ve taraftarları reformcu bürokratlar arasından
çıkmakta idi.
Osmanlı Batılılaşmasının üçüncü aşaması, Tanzimat (1839-1877)
döneminde Batılı idari ve siyasî kurumları aktaran uygulamalar
ve Osmanlı devletinin bu temele dayanarak yeniden
yapılandırılması ile başladı.
Tanzimat döneminin liberal reformları, 1876'da ilan edilen
ilk Osmanlı Anayasası ile zirveye ulaştı. 1876-1877'de
Osmanlı'nın bu kısa ömürlü parlamentolu hükumet deneyimi,
konuyla ilgili bir monografi yayınlayan Devereux'e göre aslında
oldukça başarılı olmuştu. Ancak, hükumetin seçimlerde çok ilkel
bir oylama sistemine başvurduğunu da söylemek gerekir. Her
halükârda, Avrupa dışındaki ilk anayasalardan biri olan Osmanlı
Anayasası, 1923 Türkiye Cumhuriyeti'ne doğru atılmış önemli bir
adımdır.
İlk defa, sistematik, kodifiye tek bir İslami kanun mecmuası,
Mecelle, hem Şer'î hem de lâik nizami mahkemelerde kullanılmak
üzere resmî bir metin olarak açıklanmıştır. Bundan sonra
mahkemelerde verilen kararlar, Şeyhülislama gönderilecekti;
ancak Mecelle ne Osmanlı toplumunun giderek artan karmaşık
ticari ilişkilerini karşılamada, ne de Şer'î mahkemelerin
durumunu kurtarmada başarılı oldu.
Ancak, daha sonraları, 1876 Anayasası'nın yinelediği gibi,
Osmanlı devleti İslami bir devlet olarak Şeriat'ın, diğer bütün
yasama yetkileri üzerinde olduğu ilkesini onayladı.
Tanzimat döneminin iki vatansever aydını, Namık Kemal ve Ziya
Paşa, dışarıdan esinlenen veya zorla kabul ettirilen ve hem
geleneksel sosyo-ekonomik sistem, hem de geleneksel değer
sistemi üzerinde yıkıcı etkileri bulunan Batılılaşmayı şiddetle
eleştiriyorlardı. Bu yazarlar, Batılılaşmayı bürokratik zorbalık
ile özdeşleştiriyorlar, böylece hükümete karşı halk tepkisini
dile getiriyorlardı. Halk, batılılaşmayı, geleneksel esnaf
düzeninin bozulmasını, Avrupa makine mamullerinin (mâl-i
fatura'nın) pazarı istilası sonucu gelen işsizlik ve İslami
gelenekler ve değerler sisteminin yozlaştırılması olarak
değerlendiriyordu.
Namık Kemal ve
Ziya Paşa, Türk halkının sorun ve görüşlerini genel olarak
açıkça şöyle dile getirmekte idiler:
1.Batılılaşma reformları, Batı Avrupa ile işbirliği yapan bir
bürokrasi tarafından zorla kabul ettirilmiştir.
2.Bürokratlar, batılılaşmayı kendi istibdatlarını
sağlamlaştırmak için kullandılar.
3.Ziya ve Kemal, asıl sorunun ekonomik nitelik taşıdığını
görüyorlardı. Kapitülasyon rejimi altında ithal edilmiş Avrupa
makine dokumalarının, memleketteki yerel sanayiyi öldürdüğünü ve
geleneksel sanatların yerini alabilecek hiçbir yerel sınai
işletme olmadığından işsizliğin yaygınlaştığını acı acı
gözlemlemekte idiler.
4.Batı'ya olan bağımlılık ile zorla kabul ettirilen
reformları eleştiren Yeni Osmanlılar, aynı zamanda Batı'nın
kültür, ahlâk ve adapta taklit edilmesini şiddetle
eleştirmekteydiler. Avrupa kanunlarının ithaline karşıydılar.
Özetle, 1860'ların Yeni Osmanlılar hareketi, denetimsiz Batı
kapitalizminin sömürüsü ve batılıların memleketteki bürokratik
işbirlikçilerine karşı bir protesto olarak tanımlanabilir.
Hareket, batılılaşma ile bürokratik istibdat idaresine karşı
yönetilmiştir.
Devleti Yeniden Yapılandırma, Anayasa, Başkanlık Sistemi
Osmanlı devletini 600 yıl ayakta tutan gerçek dayanak, onun
kanun rejimi ve adalet sistemidir. Hukuk sistemi, devlet
idaresinde her türlü keyfiliği ortadan kaldırmak için
örgütlenmiştir. Bu kural dışında kalan yegâne makam, padişahın
kendisi idi. Onun mutlakiyetini kısıtlayan tek otorite, Allah'ın
emirleri, Şeriat idi. İmam sıfatıyla Şeriat'ın uygulanmasında da
son merci sultandır. Pâdişah, otoritesini Tanrı'dan alan,
böylece başka hiçbir organ karşısında sorumlu olmayan mutlak
egemen kişidir. Öyle ise, padişahın kendisinin adalete ve
Şeriat'a aykırı hareketini önleyecek şey nedir? Kendi vicdanı,
yâni kişisel ahlâk kuralları ve dindarlığıdır. Osmanlı tarihinde
haklı veya haksız padişahların bu gerekçe ile tahttan
indirildiğini, hâttâ katl edildiğini biliyoruz.
Osmanlı hükümet sisteminde padişahın atadığı görevlilerin bu
otoriteyi kötüye kullanılmasını önlemek, adaleti güvence altında
bulundurmak için idarede bir karşılıklı kontrol sistemi
uygulanmakta idi. Kadı, doğrudan doğruya pâdişah tarafından
atanırdı, validen ve yerel otoritelerden bağımsız hareket
ederdi. Hükümlerine padişah dahi karışamazdı. Kadı otoritesini
kötüye kullanırsa, vali bunu padişaha arz eder, fakat bizzat
müdahalede bulunamazdı.
Evvelce padişahı, hukuka aykırı hareket etmesi halinde böyle
bir yetkiden yoksun edebilmenin tek yolu isyandı; cumhuriyet
rejiminde ise seçimdir. Ama seçimler, dört beş yılda gelen bir
mekanizmadır ve bu zaman içinde iktidarı elinde tutanlar
kanunlara aykırı hareket edebilirler. Bunu önleyecek hukuki
mekanizma, Anayasa Mahkemesi ve son kertede milletvekillerinin
oy çoğunluğudur. Bu çoğunluk, anayasaya aykırı yollara
başvurabilen bir hükümetin kontrolü altında ise, hukuk ve kanun
rejimi ciddi bir tehlike altında demektir. Bu nedenle,
demokrasilerde bir çoğunluk istibdadından söz edilir. Son
analizde, sistemin doğru işlemesi, partizanlığı önleyen bir
partiler kanununa bağlı görünmektedir. Yoksa, saltanat
dönemindeki keyfi istibdat, parti liderinin istibdadına
dönüşebilmektedir. Türk siyasî tarihinde çok partili dönemde
böyle bir durum, Demokrat Parti döneminde, 1960'ta askeri
darbenin başlıca meşru kanıtı olarak ileri sürülmüştür.
Türkiye'nin 76 yıllık deneyiminden sonra bugün vardığı rejim
demokrat, lâik, sosyal bir rejimdir. 1982 Anayasası'nda bu
ilkeler son ifâdesini bulmuştur.
Askeri darbeler peş peşe yeni anayasalar getirmişse de,
Cumhuriyet siyasî bunalım ve kilitlenmelerden kurtulamamıştır.
Kabul etmek gerekir ki, Türk demokrasisi hastadır.
Menderes hükümetini düşüren 1960 darbesinden sonra yapılan
anayasa, başbakanın aşırı yetkilerini kısıtlamayı amaç
edinmiştir. 1982 anayasası, tutucu bâzı grupların etkisi
altında birey haklarını ve üniversite gibi bağımsız kurumları
sıkı kontrol altına sokan bir nitelik kazanmıştır. Anayasaya
yansıyan eğilimlerin başka bir nedeni, Türk toplumunda görülen
hızlı gelişme sonucu yeni yeni ortaya çıkan toplumsal-siyasal
akımlardır. Batı demokrasilerinde istikrarın bu nedenle Türkiye
gibi hızla değişen-gelişen milletlerde görülmemesi doğaldır.
Küreselleşme
II. Dünya
Savaşı'nın ardından gelişmiş Batı şunu ahladı ki, satın alma
gücü kısıtlı fakir bir dünya, iyi bir pazar değildir; küresel
gelişme fakir bölgelerin yaşam düzeyini yükseltmekle mümkündür.
Fakiri fakir bırakan bir dünya, kendi gelişmişliğine sınır kor.
Komşular, ne kadar zengin olursa o kadar iyi alıcı olur. O zaman
geri kalmışların gerçekten geliştirilmesi için yardım paketi
hazırlanır, işçiye memura biraz daha dayan öğüdü verilir. 2000
sonlarında çevrecilerin ekolojik denge teorisi, nasıl insanlığa
küremizi korumanın herkes için hayati önemini göstermişse,
gelişme teorisi de insanlığa dünya ekonomisinde gelişmenin
küresel bütünlük içinde algılanması gerektiğini öğretti.
Hayvanlar birbirinden postu ile ayrılır, bir hayvan için
farklı postu olan düşmanıdır. Gariptir, insanlar da birbirinden
başına koyduğu başlıkla, kılık kıyafetiyle ayrılıyor.
Osmanlılarda hoşgörünün sınırları vardı. Din ayrılığı, insanları
birbirinden ayıran en temel farklılıktı. Yahudi, Ermeni ve Rum
ayrı kıyafetleri, başlıkları ve çizmelerinde kullandıkları
renkle birbirinden ayrılırdı. Müslüman toplumunda da, sınıf ve
statü, giyilen serpuş ile belli olurdu; mezarda bile o serpuş
mezar taşına yontulurdu. “Ben ve öteki” başa konan serpuş ile
belli olurdu. Bunu protesto eden derviş, modern bohemiyen
delikanlı gibi, tüm toplum “convention”larını bir tarafa atar,
başı kabak gezer, “çardarp” yapar, yüzünde ve tepesindeki bütün
kılları kazırdı. Bugün lüks bir otele Osmanlı cübbesi ve kavuğu
ile girseniz, herkesin protesto nazarları üstünüzde toplanır.
Sosyolog der ki, sosyal normlar, insanları ayıran, birbirine
düşman eden simgelerdir. Milliyetçi, “ben ve öteki”
zıtlaşmasının en tipik örneğidir. Toplumda insan, herkes benim
dilimle konuşsun, benim kutsal gördüğüm şeyleri, isimleri o da
kutsal bilsin, saygı duysun ister; simgeleri ve duygularıyla
benim toplumumun bir parçası olsun, der. Sosyoloğa göre bu
imkânsız bir şeydir.
Millî sosyoloğumuz Ziya Gökalp bunu en iyi anlayanlardandı. O
simgelerin, örfüâdâtın toplumları yapan en güçlü toplum
çimentosu olduğunu belirtiyordu. Gökalp, Türk toplumunun yok
edilme anında geldi ve her aydın Türk gibi “milli” simgelere
hayat-ölüm ögeleri gibi baktı. Geleneksel simgeler, başlık,
kıyafet, dil, konuşma üslubu, selamlaşma, Tanrı fikrî, ibadet
bakımlarından halk iki kampa ayrılmıştır. “Ben ve öteki”
ayrılığı, en keskin biçimde ortaya çıkmış, bir düşmanlık haline
dönüşmüş, sivil ve askeri bürokratlar dâhil tüm toplum kesitleri
bu simgeler etrafında cepheleşmiştir. İyimsere göre, bu manzara
karşısında acaba Yûnûs Emre yâhut Abdal Musa gelip de ne derdi?
Herhalde “sen seni bil sen seni” diyecektir. “Ben ve
öteki” ayrılığı bir vehimden ibarettir; insanlık birdir,
gerçek birliktedir, diyecektir. Ama insanı hayvandan ayıran bu
bilince, dervişten başka kaç kişi erebilir.
Kaynakça: Atatürk ve
Demokratik Türkiye
Halil İnalcık
1. Baskı: Temmuz 2007
Kırmızı Yayınları, 2007,
İstanbul
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

22.10.2009
|
|