|

Dünyamızın asıl enerji kaynağı, Güneş’in ışıma gücü. Bu ise
zamanla değişebiliyor. Çünkü Güneş halen genç bir yıldız. Geçmişte
ışıma gücü, her 1 milyar yılda bir, yaklaşık %10 kadar arttı. Bir
süre daha artmaya devam edecek. Ta ki bir kızıl dev haline gelip de
Dünya’mızı yutana kadar. Bu, Güneş’in çekirdeğinde yer alan
termonükleer süreçlerin seyrinden kaynaklanan uzun vadeli bir
değişim. Kısa vadede, Güneş’in yarıçapı, az da olsa değişken. Bunun
ışıma gücü üzerinde binde birkaçlık bir etkisinin olduğu sanılıyor.
Daha önemlisi, Güneş lekeleri. Manyetik alan çizgilerinin kopmasıyla
oluştuğu düşünülen bu lekelerin, orta kısımları görece karanlık
olmakla beraber, dış halkaları daha da parlak. Bu ikinci etken
baskın olduğundan, lekelerin sayısı artıp azaldıkça, Güneş’in ışıma
gücü de artıp azalıyor. Uzun süredir gökbilimciler tarafından
izlenmekte olan bir etken. Lekelerin sayısı normalde 40-50 bin
arasında iken, bunun çok altına inebilmekte. Örneğin ‘Maunder
Minimum’u olarak adlandırılan 1645-1715 döneminde, 10’un altına
inmiş. Bu zaman aralığı, ‘Küçük Buz Çağı’nın derinliklerine
rastlıyor.

Yukarıdaki şekilde 400 yıllık Güneş lekesi gözlemlerinin
kaydı verilmekte. 1800 civarında derinleşen bir ‘Dalton Minimum’u
daha var. Napolyon’un Rusya’nın olağanın da ötesinde soğuk bir
kışına yenildiği yıl, yıl 1812...
Öte yandan, Dünyamızın Güneş’in ışıma gücünden aldığı pay,
yörünge parametrelerine bağlı. Yörünge elipsinin basıklığındaki
periyodik değişimler, Güneş’e ne zaman ne kadar yaklaşıp
uzaklaştığımızı belirliyor. Dönme ekseninin yörünge düzleminin
dikiyle yaptığı açının zamanla değişimi ve eksenin yalpası, alınan
ışıma gücünün değişik enlemler, bu arada kuzey ve güney yarımküreler
arasında nasıl paylaşıldığını belirlemekte. Bunlar ‘yörünge’ ya da
‘astronomi’ faktörleri. Hatta bir de yörünge elipsinin yattığı
düzlemin, Güneş sisteminin toplam açısal momentumunun korunduğu
‘sabit düzlem’le yaptığı açının salınımları var. Bu salınımların da,
Dünyamızın aldığı ‘güneşlenme’ miktarını etkilediği sanılıyor. Bu
etkiyi betimleyen modeller geliştirildi.

Yukarıdaki şekil, önceki üç faktör kapsamında gerçekleşen
‘Milankoviç döngüleri’ni açıklar nitelikte. Şeklin altındaki sarı
renkli grafik, 65° kuzey enlemi için, yaz mevsiminde atmosferin
hemen dışına ulaşan Güneş gücünün, geçmiş 750 bin yıl için
hesaplanmış olan değerlerinin grafiği. Mavi renkli olanı ise, aynı
zaman aralığına ait buz hacimlerini veren ölçüm değerlerini
sergiliyor. Zirveleri arasındaki uyum dikkat çekici. İkinci
şekildeki ilk üç grafik, sözkonusu üç yörünge parametresinin,
geçmişte 1 milyon yıldaki salınımlarını gösteriyor. Dördüncü grafik,
keza 65 ° kuzey enlemi için yaz mevsiminde atmosferin hemen dışına
ulaşan Güneş gücünün, milyon yıllık zaman aralığında bu faktörlere
bağlı olarak değişiminin grafiği. En altta, geçmişe ait sıcaklık
verilerinin grafiği var. Salınımların tepeleri civarına
yerleştirilmiş olan dikey gri şeritler, ‘buzul arası’ ılıman
dönemler. Sarı renkle çizilmiş olan bir üstteki ‘güneşlenme’
grafiğiyle aradaki uyum çarpıcı...
Tabii, Dünya’nın üzerine düşen Güneş gücünün ne kadarını geri
yansıttığı da iklim açısından önemli. Bunu belirleyen faktörler,
Dünyamızın iç meselesi olmakla beraber, çok daha karmaşık. Bir kere,
su buharı en etkin ‘sera gazı’. Fakat, atmosferdeki nem oranının
etkileri çok yönlü. Örneğin bulutlar hem Güneş’ten gelen görünür
ışınları geri yansıtıyor, hem de yerkürenin sıcaklığı dolayısıyla
yaydığı kızılaltı ışınları yakalıyor. Bunlar zıt yönlerde çalışan
etkiler. Öte yandan, atmosferdeki nem oranı, dolayısıyla da
bulutlar, iklim ısındıkça, buharlaşmayla birlikte artmakta.

Dolayısıyla, bulutların varlığı, hangi yöndeki etkenin ağır
bastığına bağlı olarak, negatif veya pozitif geribeslemelere yol
açabiliyor. Modellenmeleri zor. Atmosferdeki toz yoğunluğu,
iriliklerinin dağılımına bağlı olarak, gelen Güneş ışınlarının
spektrumunun farklı bölgeleri üzerinde çalışan yansıtıcı bir etken.
Yeryüzüne ulaşan ışınların ne kadarının geri yansıtıldığı ayrıca, o
coğrafyaya hakim olan dokunun türüne bağlı. Değişik malzemelerin
yansıtma oranları birbirinden çok farklı. Örneğin kar ve buzullar,
gelen ışınların %95 kadarını geri yansıtabiliyor. Buzun bu yüksek
yansıtıcılığı, buzullar genişledikçe daha fazla ışının geri
yansıtılarak, iklimin daha da soğumasına yol açıyor. Tam tersine,
iklimin ılımanlaştığı dönemlerde eriyerek geri çekilmeleri de,
yerlerini alan malzemelerin daha yüksek soğuruculuğu nedeniyle,
iklimin daha da fazla ısınmasına... Buzulların bu güçlü etkisi
açısından, kıtaların yeryüzünün nerelerinde bulunduğu da önemli.
Çünkü örneğin, Güneş ışınlarının eğik gelmesi nedeniyle az güç alan
ve dolayısıyla soğuk olup daha bol kar yağışı alabilen kutuplardan,
halen olduğu gibi birinde veya geçmişte bazen olduğu gibi ikisinde
birden kıtalar varsa, bu kıta veya kıtaların üzerinde buzullar daha
kolay oluşuyor ve yansıtma etkileriyle iklimi soğutup büyüyerek,
güney enlemlere doğru da iniyorlar. Halbuki, kutuplarda karaların
olmadığı dönemlerde, denize düşen kar daha kolay eridiğinden,
buzulların oluşması güçleşiyor. Güney kutbundaki Antarktika’nın,
kuzey kutbundaki Arktik Okyanus bölgesinden daha soğuk olmasının bir
nedeni de bu.
Öte yandan, Dünya’nın yakaladığı ısının, okyanuslar, karalar
ve atmosfer arasındaki seyri de, iklimi etkileyen önemli
faktörlerden birisi. Çünkü bu üç yapı bileşeninin, kendi içlerindeki
ve aralarındaki ısıl taşınım süreçlerinin kolay ya da zor olması,
birinin kazandığı ısı miktarını diğerleriyle hızlı veya yavaş
paylaşabilmesi, sonuç olarak bu ısının boşluğa geri yansıtılmadan
önce ne kadar uzun süreyle bünyede tutulabildiğini belirliyor.
Örneğin, kuzey ve güney Amerika kıtalarının birbirine yaklaşması ve
ardından gerçekleşen yanardağ etkinlikleri, Panama kıstağının
oluşmasına yol açtı ve bu durum, Pasifik ve Atlantik okyanusları
arasındaki ısı alışverişini zorlaştırdı. Bu nedenle iki okyanus
arasındaki ısıl taşınım süreçleri halen; yüzeyden rüzgarların
zorlamasına, dipten ise tuzluluk oranına bağlı kütlesel yoğunluk
farklılıkların su kütlelerinde yol açtığı ‘dalma’ ve ‘kabarma’
olgularına sırt vererek, gizli ve derinden çalışmak zorunda.
Bunların da iklim üzerinde önemli etkileri var. Örneğin ekvatorun
ılık suları; ekvatorla kutuplar arasındaki sıcaklık farkları ile,
Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanan Coriolis
kuvvetlerinin birlikte yol açtığı rüzgarların zorlamasıyla
Atlantik’in kuzeyine taşınıyor. Bu taşınım süreciyle ayakta duran
‘Gulf Stream’, İngiltere’yi ve Avrupa’nın kuzeyini kolay yaşanabilir
kılmakta.

Yandaki şekilde
Dünya’nın iki yarımküresindeki atmosfer hareketlerinin temel
bileşenleri görülüyor.
Akıntının kuzeye tırmandıkça rüzgar faktörüyle de soğuyarak
yoğunluğu artan suları, buradaki, buzul erimelerinin katkısıyla
tuzluluk oranı azalmış ve dolayısıyla yoğunluğu görece düşmüş olan
suların arasından dibe dalıyor. Sonra dipten güneye inip,
Antarktika’nın kuzeyindeki Drake Geçidi’nden geçerek, Pasifik’in
kuzeydoğusunda tekrar yüzeye çıkıyor. Her iki okyanusun da derin dip
çukurları arasındaki yegane taşınım süreçleri, tuzluluk oranı
farklılıklarıyla çalışan yavaş süreçler olduğundan; yavaşça, ancak
1200 yıl sonra... Özellikle Kuzey Amerika’da belirgin bir şekilde
yaşanmış olan Erken Dryas buzul dönemi sona ererken eriyen
buzulların Atlantik sularına büyük kütlelerle aktardığı tatlı
suların bu akıntıyı geçici olarak kesintiye uğrattığı ve bu yüzden,
yeni başlamış olan bir ılıman dönemin geri kaçıp, yerini ikinci bir
Geç Dryas buzul genişlemesine bıraktığı sanılmakta. Kıtaların plaka
tektoniği kapsamındaki hareketliliği ve konumlarındaki değişimler,
aynı derecede ağır bir etken. Aşağıdaki şekilde ‘Thermohaline’
dolaşımı; yüzey akıntıları açık, dip akıntıları koyu renkli olarak
görülmekte...

Isı - Tuzluluk Kaynaklı Okyanus
Akıntıları ('Thermohaline') Döngüsü
Nihayet, çevre ile yaşam, karşılıklı olarak birbirlerinin
üzerinde çalışan iki heykeltraş gibiler. Biri diğerini
şekillendiriyor, diğeri birini. Bunun en çarpıcı örneklerinden
birisi, okyanusun yüzey sularında fotosentez yaparak yaşayan tek
hücreli kabuklular (‘fitoplankton’). Kalsit kabuklarını oluşturmak
için kalsiyuma ihtiyaçları var. Metabolizmaları sırasında atmosfere
saldıkları ‘dimetilsülfid’ parçacıkları, havada oksitlenerek
sülfürik asite, bu da bulut nüvelenmelerine yol açıyor. Bulutlarla
gelen yağmur, havadaki karbondioksiti kısmen eritip karbonik asit
çözeltisi haline geldikten sonra karalara indiğinde, silikatlıların
yanında kalsitli kayaları da aşındırıyor. Sonuçta nehirlere karışan
yağmur sularının okyanuslara taşıdığı kalsiyum iyonları, tam da bu
organizmaların ihtiyacı olan şey. Bu arada silikatlı kayaların da
aşındırılıyor olması, karbondioksit döngüsünün önemli
bileşenlerinden biri. Bu sera gazını atmosferden çekerek, ısınmayı
frenleyen...
Sonuç olarak, iklimin dengede olduğu bir dönemde, Dünyamız
Güneş’ten aldığı güç payını, aynıyla boşluğa geri yansıtmak zorunda.
Halbuki atmosfer oldukça opak bir sistem. Troposferin ancak en
dışındaki, görece ince bir katmanın kızılaltı ışımasının dışa doğru
olan bileşeni boşluğa kaçabiliyor. O halde bu katman, Dünya’ya düşen
ışıma gücünün tümünü geri yansıtabilecek kadar yüksek sıcaklıkta
olmak zorunda. Atmosferin bileşiminin özellikleri bilindiğinden, bu
hesaplanabilir. Öte yandan troposferin sıcaklığı her km yükseldikçe
5-6 °C azaldığına göre, en üstteki sıcaklıkla başlayıp aşağıya doğru
inerek, atmosferin yere yakın konumlardaki sıcaklığını hesaplamak da
mümkün. Sonra da, atmosfer ile okyanuslar ve karalar arasındaki ısı
alışveriş süreçlerini inceleyip, iklimin hem geçmişteki
davranışlarını açıklamaya, hem de gelecekteki olası seyrini
öngörmeye çalışmak vb. İklimbilimciler böyle modeller üzerinde
çalışıyor, Milankoviç döngülerinin sağladığı ışıma gücünü girdi
olarak alıp... Fakat, atmosfer henüz tam olarak anlaşılamamış olan,
karmaşık bir sistem. Opaklığını arttıran ana unsurlardan birisi sera
gazları. Bu sisteme, geçici olmaya mahkum görünen bir fosil yakıtlar
ziyafetine dayalı olarak sürdürdüğümüz enerji üretim etkinliklerimiz
sırasında karbondioksit ve metan gibi sera gazları salıyor olmamız,
endişe konusu.

Çünkü, yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, atmosferdeki
karbondioksit konsantrasyonu halen, milyonda 390 değeriyle geçmiş
450 bin yılın en yüksek değerlerine ulaşmış halde. Daha eskilere,
650 bin yıl geriye kadar ulaşan daha yeni veriler (EPICA) de aynı
duruma işaret etmekte. Soldaki, ani bir sıçrama gibi görünen son
2000 yıllık dönem, üstteki sarı zeminli grafikte ayrıntılandırılmış.
İklimbilimcilerin büyük çoğunluğu, yaşamakta olduğumuz küresel
ısınma sürecinin bu nedenden kaynaklandığı kanaatinde. Bu doğruysa
eğer, ne olacak halimiz?
Hazırlayan Prof. Dr. Vural Altın
BTD Yayın Kurulu Üyesi
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Şubat-2007
Ek
Prof. Dr. Vural Altın'a teşekkürlerimizle
Denizce

24.10.2007
|
|