Denizce
    
e-mail
 
denizce@denizce.com
 

  

  



Dünya
Atmaca
Böğürtlen
Datça Florası
Deniz Minareleri..
Doğal Klimalı Evler
Ekolojik Sistem
En Yakın Mars
Mars 2007
Sulak Gezegen Mars
Evsel Atıksular
Gediz'in Güzelleri
Gelincikler
İklim Dinamikleri
İklim Geleceğimiz
Kardelen
Karıncalar
Kasırga Nasıl Oluşur
Kış Uykusu
Kurutulan Dünya
Kül ve Ekmek
Küresel Isın.Pay.
Lale
Mantarın Rengi
Meyve Çiçekleri
Nar, Mazı Meşesi
Sedir A.ve Gemicilik
Türkiye Doğası
Yapraklar
Zakkum

  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım 

 

  İklim Geleceğimiz

Elif Yılmaz    

Isınıyoruz! Biliminsanları yüz yılın sonuna değin dünyanın ortalama sıcaklığının birkaç derece artacağını söylüyorlar. Soğuktan pek hoşlanmayanlar bu habere sevinip, “Ne olacak canım birkaç dereceden, biraz ısınsak fena mı olur?” diyor olabilirler. Ne yazık ki bu, o kadar da rahat olmamıza izin vermeyecek derecede olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle birtakım adımlar atılıyor, gezegenimizi bu kötü sondan korumanın yolları aranıyor. Bu adımlardan biri de, ABD’nin tüm karşı çıkmalarına karşın Şubat ayında Rusya’nın da taraf olmasıyla yürürlüğe giren Kyoto Protokolü. Gelişmiş ülkelerin, sera gazı salımlarını 2008 – 2012 döneminde 1990’daki düzeyin ortalama %5 altına indirmeyi kabul ettikleri bu anlaşmayla, küresel ısınmaya ve iklim değişikliklerine çözüm olabilecek çareler bulunmaya çalışılıyor. Bunun için, alınması gereken önlemler ve vazgeçilmesi gereken alışkanlıklar var. Acaba Kyoto Protokolü’nün seçenek olarak sunduğu düzenekler çözüm olabilecek mi? Tüm önlemlere karşın ciddi iklim değişiklikleri yaşanacak mı? Peki, ya Türkiye’yi nasıl bir senaryo bekliyor?

Biliminsanlarının bize vermek istedikleri bir haber daha var: İklimimiz değişiyor! Kanada’da yaşayan Eskimolar Kuzey Kutbu buz kütlesinin yavaş yavaş yok olduğunu görüyorlar, Güney Amerika’da ve Asya’nın güneyinde yaşayanlar çok büyük fırtınaları ve selleri, Avrupalılarsa orman yangınlarını ve öldürücü sıcak dalgalarını yaşıyorlar. Dünyamız bin yıldan uzun süredir, geçtiğimiz 30 yıl içinde ısındığı kadar hızlı ısınmadı ve en sıcak üç gün 1998’den sonra kaydedildi. Güneş gönderdiği ışınlarla bizi ısıtırken, yerküre güneşten aldığı enerjinin önemli bölümünü ısı enerjisi olarak tekrar atmosfere yollar. Atmosferse, en önemli iki  bileşeni olan oksijen ve azot dışında az miktarda da olsa su buharı, karbondioksit, metan, azotoksit, ozon ve kloroflorokarbonlar gibi başka bileşenler barındırır. Bunlar düşük oranda olmakla birlikte, etkileri çok büyüktür; bu gazlar atmosferde olmasaydı, yerkürenin ortalama sıcaklığı canlı yaşamının olası olmadığı –18 °C gibi bir değerde olurdu. Oysa bu gazların atmosferdeki varlıkları sayesinde, yerkürenin ortalama sıcaklığı 15 °C. Bunlar, yerküre güneşten gelen ışınları atmosfere geri yollarken devreye girerler; bu ışınları soğurur ve ısı olarak yeniden atmosfere yayarlar. Bu durum 19. yüzyılın başlarında Fransız fizikçi Jean Fourier’nin dikkatini çekmiş olmalı ki, atmosferdeki bu etkinliğin tıpkı doğal bir seradaki gibi olduğunu düşünmüş ve bu etkiye “sera etkisi” adını vermiş. Son zamanlarda adlarını kaygıyla andığımız bu sera gazları, aslında bizi donmaktan korurlar. Ancak, belli ki ortada ters giden bir şeyler var: Biliminsanları büyük bir heyecanla küresel ısınmadan ve bunun olası kötü sonuçlarından söz ediyorlar. Acaba sera gazlarının görevlerini yerine getirmelerini engelleyen bir şeyler mi var?

 

İklimle Kim Oynuyor?

İklim sisteminin dengesi, doğal ya da insan etkisiyle ortaya çıkan birtakım zorlamalara uğradığında bozulabiliyor. Doğal etmenler, güneş ışıması miktarındaki doğal oynamalar, volkanik patlamalarla atmosfere yayılan tozlar ya da okyanus akıntı sistemlerini ve atmosferdeki rüzgârları etkileyen kıta hareketleri gibi, insan etkisiyle ilgili olmayan nedenlerden ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle, insanlık henüz tarih sahnesinde yer almaya başlamadan çok önce, dünyamız iklim değişimleriyle tanışmıştı bile. Gerçekte, dünya pek de durgun sayılmayan bir iklim sistemine sahip; farklı periyotlarla bir ısınıyor, bir soğuyor. Aşırı soğuktan pek de şikayetçi olmadığımız şu aralar aslında, soğuk dönemin içindeyiz.  İklimbilimciler bu değişken iklim sistemi sayesinde yüzlerce milyon yıllık sıcak dönemlerden sonra, onlarca milyon yıl süren bu tür soğuk dönemler yaşandığını söylüyorlar. Ancak ne gariptir ki, biz o kadar da üşümüyoruz. Bunun nedeni, milyonlarca yıl süren bu soğuk dönemlerin içinde onbinlerce yıllık ılık dönemlerin olması. Biz şu anda bu ılık dönemlerden birinin sefasını sürmekteyiz. Dünyanın ortalama sıcaklığının 15 °C olduğunu biliyoruz. Sıcak dönemlerdeyse, dünyanın ortalama sıcaklığının yaklaşık 22 °C olduğu düşünülüyor. Bu değer bize hiç de öyle “çok sıcak”lara ve yerkürede önemli değişikliklere yol açacakmış gibi görünmüyor, değil mi? Ama biliminsanları, sıcak dönemlerin ardından gelen soğuk dönemlerin, kutuplardan başlayarak orta enlemlere değin büyük buz tabakalarının oluşmasına, canlıların yaşam alanlarının değişmesine, hatta bu koşullara uyum gösteremeyen kimi türlerin yok olmasına ve bitki örtülerinin değişmesine neden olduğunu söylüyorlar. Soğuk dönemde oluşan buzul tabakaları, bugünkü iklimimizin temel taşlarından birini oluşturuyor. Buzullar, gelen güneş ışınlarının yaklaşık %85’ini geri yansıtırlar. Dünyadaki buzulların %90’ının bulunduğu Antarktika da bu özellik sayesinde soğutucu rolü oynar. Buzullar dışında, iklim sistemine etki eden bir diğer önemli öğe de okyanus akıntı sistemidir. Kimi yerlerde dipten, kimi yerlerde yüzeyden giden bu akıntı sistemi, okyanuslar arasında ısı alışverişini sağlar. Örneğin, Pasifik ve Hint Okyanuslarının sıcak suları Atlantik’e taşınırken, yüzeye yakın giden akıntı sayesinde bu bölgedeki hava da ısınır ve iklim yumuşar. Antarktika hem buzulların yansıtıcı özelliği, hem de akıntı sistemine kattığı soğuk suları sayesinde iklim sistemimizin dengesini sağlamada çok önemlidir. Bu nedenle, biliminsanlarının, buzulların erimesi konusundaki kaygılarına katılmamak olanaksız.

Bu dengenin değişmesine yol açan doğal etmenler dışında, bir de insan etkinlikleriyle ortaya çıkan etmenler var. Bunlar daha çok, sera gazlarının atmosferdeki miktarını artıran ve  atmosferin en alt tabakası olan troposfer kimyasının değişimine neden olan etkinlikler.

 

Küresel Isınma

19. yüzyılın sonlarında İsveçli kimyacı Svante Arrhenius, ilk defa kömür gibi fosil yakıtların yakılmasının ve yerleşim yeri ya da tarım arazisi açmak için ormanların yok edilmesinin, karbondioksit ve metan gibi sera gazlarının atmosferdeki miktarını artırdığını dile getirdi. Arrhenius, aynı zamanda, karbondioksit miktarındaki artışların, yerkürenin sıcaklığında da bir artışa neden olduğuna dikkat çekti. Sanayi devrimiyle birlikte kent nüfuslarının ve fosil yakıt tüketiminin çok artmasına bağlı olarak, atmosfere salınan sera gazlarının miktarının da önemli ölçüde arttığına dikkat çeken biliminsanları, bunun küresel ısınmaya yol açabileceğini söylüyorlardı. Atmosferde bulunan karbondioksit, su buharı, ozon, metan, azotoksit ve kloroflorokarbon gazlarının miktarlarındaki artış, dünyadan atmosfere geri yollanan güneş ışınlarının daha fazla tutularak yeniden atmosfere yayılması ve bu da, ortalama sıcaklığın artması anlamına geliyor. Son yıllarda, insan etkinlikleriyle küresel ısınma arasında doğrudan bir ilişkinin varlığını kanıtlamaya yönelik birçok araştırma yapılıyor.

Araştırmacılar, karbondioksitin atmosferdeki miktarının, sanayi devrimi öncesindekine oranla %31, metan miktarınınsa %151 kadar arttığını hesapladılar. Ciddi düzeyde artmış olan karbondioksitin önemli bir bölümü, 2. Dünya Savaşı sonrasında hızlanan sanayi etkinliklerine dayanıyor. Biliminsanları bu gidişle yüzyılın ortalarında karbondioksit miktarının,  Arrhenius’un 1860’daki tahminlerinin iki katına çıkacağını ve bunun da 1,4 – 5,8°C’lik bir sıcaklık artışına yol açabileceğini söylüyorlar. Bu artışın olası sonuçları konusunda en önemli ipuçlarını, öncelikle 20. yüzyılda dünyanın başına gelenler oluşturuyor. Bu yüzyılda, deniz seviyelerinde yaklaşık 25 cm’lik bir artış oldu, önemli buzulların bir kısmı yitirildi, bir  kısmında da önemli oranlarda geri çekilmeler gözlendi, dünyanın çeşitli yerlerinde yağış miktarları değişti, göl sularının sıcaklıklarıyla dünyanın kimi bölgelerinde yaşanan fırtınalar ve seller arttı ve atmosferdeki 0 °C noktası sürekli yukarı kayıyor. Bütün bunların yanı sıra, geçtiğimiz yüzyılda dünyanın sıcaklığı yaklaşık 0,6 °C kadar arttı. Son yirmi yılsa, bu artışın en yüksek olduğu dönem. Yalnızca 0,6 °C’lik bu artışın hiç de küçümsenmeyecek bir miktar olmadığı çok açık. Bu nedenle biliminsanları, gelecekte yerkürenin sıcaklığında yaşanacak 1,4 – 5,8 °C’lik artışın yol açacağı sonuçları öngörebilmek için çeşitli iklim modelleri geliştiriyorlar.

 

Gelecekteki İklimimiz

İklim modelleri, Türkiye için sıcaklığın kuzey yarımkürenin orta ve yüksek enlemlerine oranla daha düşük olacağını söylüyor. IPCC 3. Değerlendirme Raporu’nda kullanılan çeşitli modellere göre, 2050 yılına kadar Türkiye’deki sıcaklık artışının, yalnızca sera gazları artışı dikkate alındığında 1 – 3 °C, sera gazları ve sülfat parçacıklarındaki değişim dikkate alındığında 1 – 2 °C olacağı öngörülüyor.

United Kingdom Meteoroloji Dairesi Hadley Merkezi’nin yaptığı başka bir modellemedeyse, atmosferdeki CO2 birikimlerinin 750 ppm ve 550 ppm düzeylerinde durdurulduğu senaryolar temel alınmış. Buna göre, atmosferdeki CO2 birikimini azaltmak için hiçbir önlem  alınmadığında 2080’lere kadar Türkiye’de yıllık ortalama sıcaklıklarda 3 – 4 °C artış (burada 1961 – 1990 verileri temel alınıyor), yağışlarda 0 – 1 mm/gün azalış, akarsuların yıllık akımlarında %20 – 50 azalış, tarımsal üretimde %0 – 2,5’lik azalış bekleniyor. CO2 birikimlerini 750 ppm’de durdurmayı öngören senaryoya göre, sıcaklık artışı 2 – 3 °C olurken, CO2 birikimi 550 ppm’de durdurulduğundaysa, 1 – 2 °C artış öngörülüyor. Yine bu iki senaryoya göre, yıllık ortalama yağışlarda 0–0,5 mm/gün azalma, CO2 birikimini 750 ppm’de durduran senaryoya göre akarsu akımlarında %5 – 25’lik azalma, 550 ppm’de durduran senaryoya göreyse %0 – 15’lik azalma öngörülüyor. CO2 birikimi bu iki değerde durdurulduğunda, tarımsal üretimimizde de 2080’li yıllara kadar %0 – 2,5’lik bir artış bekleniyor.

Bütün bu etkilerin yanı sıra, fırtınalar, şiddetli yağışlar, sel ve taşkınlar gibi afetler, su ile bulaşan hastalıklar ve vektör üremesine uygun ortam oluşturduğu için bulaşıcı hastalıkların artması gibi durumlar da, ısı dalgalarındaki artışların sonucu olarak kapımızda bekliyor. Afetlerin artmasıyla yaşanacak göçler, su ve besin kaynaklarının azalması da senaryolarda öngörülen sonuçlardan.

 

Çözüm İçin Adımlar

Biliminsanları yıllar süren uğraşlardan sonra nihayet, hükümetlerin dikkatini bu denli önemli bir soruna çekebildiler. Bugüne değin birçok uluslararası toplantı yapıldı ve anlaşmalar imzalandı. Dünya Meteoroloji Örgütü’nce (WMO) 1979’da düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı belki de bu hassas konuya uluslararası düzeyde dikkat çeken ilk toplantı oldu. Bunu birçok toplantı ve konferans izledi. 1992’de Rio’da gerçekleştirilen Yerküre Zirvesi’ndeyse iklim değişikliklerine neden olan sera gazları salımını azaltmaya yönelik eylem stratejilerini ve yükümlülükleri düzenleyen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) imzaya açıldı ve sözleşme 1994’te yürürlüğe girdi. Sözleşmede katılımcı ülkelere özel koşulları dikkate alınarak ortak fakat farklı sorumluluklar yükleniyor. Sözleşmenin eklerindeyse, kimi ülkeler ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre taraflara ayrılıyorlar. Buna göre, Ek 1 tarafını OECD ve ekonomileri geçiş sürecinde olan orta ve doğu Avrupa ülkeleri, Ek 2 tarafınıysa yalnızca OECD ülkeleri oluşturuyor. Ülkelerin bu şekilde ayrılmalarının nedeniyse, gelişmekte olan ülkelere yönelik sorumluluklarıyla ilgiliydi. Ek 1 tarafları, gelişmekte olan ülkelere insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmada parasal kaynak ve teknolojik kaynak aktarmakla yükümlüyken, Ek 2 ülkeleri bu ülkelerin özel gereksinimlerinin karşılanması gibi temel konularda yükümlülükler aldılar. Sözleşmenin özünüyse, bu tarafların insan kaynaklı sera gazı salımlarını, 2000 yılına kadar 1990’daki düzeylerine çekmeleri yükümlülüğü oluşturuyordu. Türkiye sözleşmenin eklerinde hem Ek 1, hem de Ek 2 ülkeleri arasında anılmıştı. Ne var ki, bu koşullarda özellikle enerji bağlantılı CO2 salımını 2000’e kadar 1990’daki düzeye çekemeyeceğini belirten Türkiye, sözleşmeye taraf olmaktan vazgeçti. Küresel sera gazları salımını 2000 sonrasında azaltmaya yönelik yasal yükümlülük girişimleri ve hedefleriyse, İDÇS Taraflar Konferansı’nın 1995’te Berlin’de ve 1997’de Kyoto’da yapılan toplantılarında gündeme geldi. Bu son toplantıda imzalanan Kyoto Protokolü’ne göre, İDÇS’ye taraf olan gelişmiş ülkeler, insan kaynaklı CO2 eşdeğer sera gazı salımlarını 2008 – 2012 döneminde 1990’daki düzeylerinin ortalama %5 altına indirmeyi kabul ettiler. Avrupa Birliği %8’lik bir azaltma yükümlülüğü alırken, Avustralya %8, İzlanda %10, Norveç %1 oranında salımlarını artırma ayrıcalığı aldılar. ABD için belirlenen salım azaltma yükümlülüğüyse %7’ydi. Ne var ki, ABD daha sonra ülke ekonomisinin çıkarlarına zarar vereceğini öne sürerek protokole taraf olmayacağını bildirdi. Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesi içinse, sanayileşmiş ülkelerin 1990 yılı toplam CO2 salımlarının en az %55’ini karşılayan ve İDÇS’ye taraf en az 55 gelişmiş ülkenin onayı gerekiyordu. Sonunda bu yılın Şubat ayında Rusya Federasyonu’nun da onaylamasıyla Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi. Türkiye’yse çok büyük uğraşlar sonucunda İDÇS’de adını Ek 2’den çıkartmayı başardı. Ancak henüz Kyoto Protokolü’ne taraf olmadığımız için şimdilik bir yükümlülüğümüz bulunmuyor. Ne var ki, 2004’te İDÇS’ye imza atıp taraf olmayı kabul ettiğimiz için olası yükümlülüklerimize şimdiden hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bu kapsamda Türkiye, İDÇS uyarınca hazırlaması gereken Ulusal Bildirim’i tamamladı. Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Kyoto Protokolü’ne taraf olup olmayacağımız, çizilen bu yol haritasına göre belirlenecek.

 

Şimdi Ne Olacak?

IPCC’nin Salım Senaryoları raporuna göre, küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini önlemeye yönelik özel politikalar uygulanmadığı sürece, gelecek yüzyılda, başta CO2 olmak üzere sera gazlarının atmosferdeki birikimleri çok artacak. 1990’da 7,5 (MtC)/yıl (milyar ton karbon/yıl) olarak hesaplanan fosil yakıt tüketimi ve ormansızlaşma kaynaklı CO2 salımı, bu rapora göre 2100’de yaklaşık 5 – 35 (MtC)/yıl arasında değişecek. Bunun anlamı, 2000 yılında 370 ppm olan atmosferik CO2 birikimini, 2100’e kadar 540 – 970 ppm aralığına yükseleceği. Eğer hükümetler, atmosferik CO2 birikimini sanayi devrimi öncesi düzeyinin iki katı olan 550 ppm’de durdurma kararı alırlarsa, küresel salımların 2025’e kadar en yüksek düzeye çıkacağı ve 2040 – 2070 döneminde bugünkü düzeylerinin altına ineceği hesaplanıyor.

İnsanın neden olduğu sera gazı salımlarının büyük çoğunluğu gelişmiş ülkelerden kaynaklanıyor.

Bununla birlikte, önümüzdeki 20 – 30 yıl içinde gelişmekte olan ülkelerce salınan sera gazı miktarının gelişmiş ülkelerce salınanı geçeceği öngörülüyor. Yine de, kişi başına düşen salım miktarları gelişmiş ülkelerdeki oranlara ulaşamıyor. Gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarındaki artış oranının düşmesinde en büyük pay, iklim dostu teknolojilerdeki ilerlemelere ait. Kimi iklim senaryolarında, küresel sera gazı salımlarında 2010 için 1,9 – 2,6 MtCeq (milyon ton eşdeğer karbon), 2020 içinse 3,6 – 5 MtCeq azaltmanın başarılabileceği öngörülüyor. Ayrıca, şu an bilinen teknolojik seçenekler sayesinde önümüzdeki 100 yılda CO2 birikiminin 450 – 550 ppm düzeyinde durdurulabileceği varsayılıyor. Ancak bunu başarabilmek için birtakım büyük adımlar atılmalı, kimi “lüks”lerden vazgeçilmeli. Özellikle fosil yakıt tüketimine dayalı sistemler terkedilip, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeli, kimi ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal alışkanlıklar terkedilip bu zahmetli yolda  gerekenler yapılmalı.

Gelişmiş ülkelerde yaşayanların, kimi aşırı savurgan davranışlardan ve fazla tüketimden vazgeçmeyi ve yeryüzündeki kaynaklar üzerinde bu dünyada yaşayan herkesle eşit haklara sahip olduklarını kabullenmeleri gerekiyor.

 

Türkiye’nin Durumu

Türkiye’nin bugüne değin Kyoto Protokolü’ne taraf olmamasının en önemli nedeni, henüz sera gazı salım miktarını 1990 düzeyinin altına çekebilecek olanaklara sahip olmaması. Türkiye’nin enerji üretimi ve tüketimiyle, enerji ilişkili CO2 salımlarına ve projeksiyonlarına bir göz atmak bu nedenleri daha iyi kavramamızı sağlayabilir.

Ülkemizde 2003 yılında 83,8 Mtep (milyon ton eşdeğer petrol) olan genel enerji talebinin yıllık ortalama %5,9’luk bir artış hızıyla bu yıl içinde 91 Mtep’e, 2010’da 125,6 Mtep’e ve 2020’de de 222,3 Mtep’e ulaşması bekleniyor. Bu talebin kaynaklara göre dağılımıysa, 2003’te kömür %26,8, petrol %38, doğalgaz %23,2, hidrolik %3,6, ticari olmayan yakıtlar %6,9, yenilenebilir kaynaklar %1,5 biçimindeyken, 2020’de enerji kaynaklarının rolleri biraz değişiyor; kömür %36,2, petrol %27,5, doğalgaz %23,2, hidrolik %4,2, ticari olmayan yakıtlar %1,8, yenilenebilir kaynaklar %3,4 ve nükleer enerjinin %3,7 oranında talep edileceği öngörülüyor. 2003’te 1.184 kgpe (kg petrol eşdeğeri) olan kişi başına düşen genel enerji tüketimininse,  2005’te 1.287 kgpe, 2010’da 1.601 kgpe ve 2020’de de 2.533 kgpe’ye yükseleceği düşünülüyor. Görüldüğü gibi, Türkiye’nin enerji talebi her geçen yıl katlanarak artıyor. Talebin artmasının başlıca nedeni elbette tüketimin artması. 2003’te 63,8 Mtep olan enerji tüketimimizin yıllık ortalama %5,8’lik bir artışla 2020’de 167,8 Mtep’e ulaşması bekleniyor. Bununla birlikte ülkemizde üretilen enerji, tüketimi karşılayamadığı için enerji tüketimimizin yaklaşık %66’sı ithalatla karşılanıyor.

Türkiye’de enerji tüketiminin en yüksek olduğu sektör 2003’te %42’lik payla sanayi sektörüydü. Sanayi sektörünün 2020’ye kadar birinciliğini koruması ve %46’lık payla yine en fazla enerji tüketiminin gerçekleştiği sektör olması bekleniyor. 2020’de ulaştırma ve çevrim sektörlerinin paylarının artması beklenirken, konut ve hizmetler, tarım ve enerji dışı sektörlerin paylarının, 2003’teki paylarına oranla düşeceği öngörülüyor. Sanayi gelişimini hızla sürdüren ve nüfusu hızla artan bir ülke olan Türkiye’de elektrik enerjisi talebi de aynı hızla artıyor. Bu nedenle, 1990’da 16.317,6 MW olan kurulu güç, %67 artırılarak 2000’de 27.264,1 MW’a ulaştırıldı. Buna bağlı olarak da, 1990’da 57 543 GWs olan elektrik enerjisi üretimi, %117 artırılarak 2000’de 124.921,6 GWs’e çıkarıldı. Ülkemizde elektrik enerjisi talebi ağırlıklı olarak hidrolik ve termik kaynaklardan karşılanıyor. Termik üretimdeyse, linyit önemli bir yer tutarken diğer bir fosil yakıt olan doğalgazın payı da her geçen gün artıyor. Türkiye’de elektrik enerjisi üretimi de, tüketimi de arttığı halde yine de hem dünya  ortalamasının, hem de OECD ülkerinin çok altındayız. Kişi başına düşen elektrik enerjisi tüketimi bakımından dünya ortalaması 2.280 kWs ve OECD ortalaması 7.841 kWs’ken, Türkiye’de bu değer 1.473 kWs’le sınırlı. Günümüzde dünyadaki elektrik üretiminin yaklaşık %36’sının kömürden karşılandığı düşünülüyor. Bu nedenle elektrik üretiminin sera gazı salımındaki payı oldukça yüksek. Bununla birlikte, elektrik üretiminden kaynaklanan CO2 salımları yeni ve verimli teknolojilerin kullanılmasıyla yaklaşık %25 oranında azaltılabiliyor. Bunun önemli nedenlerinden biri de, elektrik üretiminde karbon içeriği düşük olan doğalgaz kullanımının giderek artması.

Türkiye 1990 verileri temel alındığında CO2 salımında dünyada 23., kişi başına düşen CO2 salımında 75., CO2 salımının gayrı safi yurt içi hasılaya oranında 60. sırada yer alıyor. Bugün Türkiye için kömür kullanımından kaynaklanan sera gazı salımlarının sıfırlanması, yakın dönemde pek olası görünmüyor. Ne var ki, bu durum yalnız Türkiye için geçerli değil; hemen hemen tüm dünyada benzer bir eğilim var. Bu nedenle de, öncelikle kömür kaynaklı elektrik üretimi yapan santrallerin iyileştirilmesi, verimlerinin artırılması ve birim elektrik enerjisi için kullanılan yakıt miktarının, dolayısıyla da CO2 salımının azaltılması öncelikli önlemlerin başında geliyor. Ülkemizde elektrik enerjisi üretiminde verimliliğin %1 artırılmasının, salımlarda %2 – 2,5’luk bir azalma sağlayabileceği hesaplanıyor. Bunun için, ileri kontrol yöntemleri, karbon ayrıştırma teknikleri, geliştirilmiş gaz tribünleri, kojenerasyon, atmosferik akışkan yatak, basınçlı akışkan yatak yakma teknolojileri, bütüncül kömür ve sıvı yakıt  gazlaştırma birleşik çevrim, süperkritik ve ultrakritik santraller gibi gelişmiş teknolojilerden yararlanılabileceği söyleniyor.

 

Nasıl Azaltabiliriz?

Kyoto Protokolü’nün de yürürlüğe girmesi, sera gazları salımı konusunda artık ciddi  düşünmeyi ve ülkemiz koşullarına en uygun yöntemleri belirlemeyi kaçınılmaz kıldı. Görünen o ki, Türkiye için enerji tasarrufu, enerjinin verimli kullanılması ve yenilenebilir enerji   kaynaklarına yönelim, şimdilik en olası çözümler. Enerji tasarrufu konusunda yapılan birtakım çalışmalar, Türkiye’de tüm sektörlerde ortalama %25’in üzerinde enerji tasarrufu potansiyeli bulunduğunu gösteriyor. Bu durumu değerlendirmek için, enerji tasarrufu ve verimlilik projelerinin hazırlanması ve bir an önce yaşama geçirilmesi gerekiyor.

Türkiye yenilenebilir enerji kaynakları açısından da oldukça yüksek potansiyele sahip bir ülke. Jeotermal potansiyel açısından dünyada 7. sırada bulunan Türkiye’de, 40 °C’nin üzerinde 170 jeotermal saha bulunuyor. Var olan kaynaklara göre, jeotermal kapasitemiz 3.315 MW. Yapılan çalışmalar, elektrik üretimi için 2000 MWt, ısıtma içinse 31.500 MW’lık potansiyelimiz olduğunu gösteriyor. Jeotermal potansiyelimiz toplam elektrik enerjisi talebinin %5’ine ve ısıtma için gerek duyulan enerjinin de %30’una kadar yanıt verebilecek.

Rüzgâr enerjisi bugün tüm dünyada en çok benimsenen yenilenebilir enerji kaynaklarından biri. Türkiye’de rüzgâr enerjisi bakımından oldukça zengin yerler var. Bunların başında da Çanakkale, Akhisar, Anamur, Antakya, Ayvalık, Balıkesir, Bandırma, Bergama, Bodrum, Bozcaada, Çeşme, Çorlu, Dikili, Edirne, Edremit, Gökçeada, İnebolu, Karaman, Mardin, Silifke, Sinop ve Tekirdağ geliyor. Şu anda Bozcaada’da 10,2 MW, Çeşme’de 1,5 MW, Çeşme – Alaçatı’da 7,2 MW ve İstanbul – Hadımköy’de 1,2 MW’lık rüzgâr santralleri elektrik üretiminde kullanılıyor. Yapılan çalışmalar, Türkiye’nin 230 TWs/yıl teknik  potansiyele ve 26 TWs/yıl ekonomik potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. 2010 yılına kadar kurulu gücün 2.100 MW’a çıkarılması durumunda yılda yaklaşık 5,46 TWs enerji  üretilebileceği öngörülüyor. Bu da, 3,8 milyon ton CO2 tasarrufu sağlayabileceğimiz anlamına geliyor.

Bir başka yenilenebilir enerji kaynağı olan güneş de Türkiye’nin kolaylıkla ulaşabileceği bir kaynak. Yıllık güneşlenme süresi 2 609 h olan ülkemizde güneş ışınım şiddetinin yıllık  ortalaması 3,7 kWs/m2 gün. Birçok ülkede rüzgâr enerjisinden sonra en çok kullanılan yenilenebilir enerji olan güneş enerjisinden Türkiye’de daha çok su ısıtıcı panellerde  yararlanılıyor. Şu anda kurulu panel alanı 10 milyon m2 olup her yıl buna 1 milyon m2 panel ekleniyor.

Rüzgâr ve güneş gibi akarsular da önemli bir yenilenebilir enerji kaynağı. Türkiye 433 milyar kWs teorik hidroelektrik potansiyeliyle dünyada %1’lik paya ve 126 milyar kWs ekonomik potansiyelle Avrupa ekonomik potansiyelinin yaklaşık %16’sına sahip. İşletmedeki 135 hidroelektrik santralin kurulu güç kapasitesi 12.579 MW, yıllık ortalama enerji üretim potansiyeliyse 45.300 GWs. Oysa değerlendirilebilir potansiyelimizin 35.540 MW kurulu güç ve 129.109 GWs yıllık üretim olduğu öngörülüyor. 1988’de ülkemizde elektrik üretiminde hidroelektrik santrallerin payı yaklaşık %60 düzeyindeyken, bu oran 2003’te %20’lere kadar geriledi. Bunun en önemli nedeniyse, 1986’dan beri doğalgazın elektrik enerjisi üretiminde yakıt olarak kullanılmaya başlanması. Uzun dönem enerji üretim planlamasına göre, 2020’de ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin %93’ü kurulu güç olarak, %92,8’i ortalama üretim olarak değerlendirilmiş olacak. Bununla birlikte, 2005’te toplam enerjimizin %25’ini karşılayacağı öngörülen hidroelektrik enerji üretim kapasitesinin 2010’da %23’e, 2020’de %21’e, 2030’daysa %13’e ineceği düşünülüyor. Günümüzde hidroelektrik santraller CO2 üretmeyen, ekonomi için yararlı ve görece ucuz enerji üreten kuruluşlar olarak kabul ediliyorlar.

Biyokütle de çok uzun yıllardır kullanılan yenilenebilir enerji kaynaklarından biri. Özellikle ağaç (odun), diğer bitkiler, hayvansal ve bitkisel atıklarla, sanayi atıkları gibi organik  maddeler biyokütle kaynakları olarak kullanılıyor. Dünyada biyokütle kaynaklarından yararlanarak elektrik enerjisi ve kimi yakıtlar üretilmek üzere birçok tesis bulunurken, ülkemizde 2003’te birincil enerji üretiminde 15 milyon ton odun, 5,4 milyon ton bitki ve hayvan artığı kullanılmış. Türkiye’de Elektrik İşleri Genel Müdürlüğü, TÜBİTAK ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı gibi kurumlarca biyoenerji konusunda etkinlik göstermek üzere  çeşitli projeler yürütülüyor ve tesisler işletiliyor.

Türkiye’de enerji talebinin sürekli artıyor olması ve gelecekte de bu eğilimin süreceğine yönelik öngörüler ışığında, henüz enerjinin doyma noktasına ulaşmadığını ve birkaç on yıl boyunca da ulaşamayacağı söylenebilir. Bu nedenle Türkiye için, gelişmiş ülkelerin uyguladığı gibi sosyal ve ekonomik refahta kısıtlamaya gidilmeden yapılacak enerji tasarrufu, enerjinin yeterli ve verimli kullanımı, yeni teknolojilerin ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması ve karbon yutaklarının artırılması gibi yöntemleri izlemek daha uygun olacağa benziyor.

Küresel ölçekteyse, 2010 yılına kadar sera gazı salımlarını azaltmak için izlenecek yolların çoğunu, elektrik güç santrallerinde doğal gaza dönüşüm ve sanayide süreç sera gazları salımlarının azaltılmasıyla enerji verimliliğinin artırılması gibi seçenekler oluşturacak. Gelişmiş ülkelerde ve geçiş ekonomisi ülkelerinde bulunan güç santrallerinin bir bölümü 2020’ye kadar yenilenmiş olacak. Bu arada devreye girecek yeni santraller bu koşulları sağlayabilecek biçimde yapılacağından ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı artacağından, CO2 salımlarının azaltılmasında önemli bir yol kat edilmiş olacağı düşünülüyor. Uzun dönemdeyse, nükleer enerji teknolojileri, fosil yakıtlardan ve biyokütleden fiziksel karbon uzaklaştırılması ve depolanmasıyla, ormanlarda karbon tutulmasının da seçenekler arasında değerlendirileceği söyleniyor.

Birçok ülkeyse, ikincil enerji kaynaklarından hidrojen enerjisine ciddi yatırımlar yapıyor. Hidrojenin önümüzdeki yıllarda enerji üretimi, depolanması, dağıtımı ve iletimi gibi birçok alanda önemli bir kaynak olacağı söyleniyor.

Elif Yılmaz

 

Kyoto Protokolü ve Türkiye 

Türkiye, Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli (IPCC) tarafından incelenen dünyadaki beş bölgeden birinin içinde yer alıyor. Böylece, IPCC tarafından endüstri devrimi öncesine göre atmosferik CO2’nin iki katına çıkmasının beklendiği yıllara yönelik senaryolar Türkiye için de geçerli. Yüksek çözünürlüğe sahip Genel Sirkülasyon Modelleri ile yapılan senaryolara göre, 2030 yılında Türkiye’deki sıcaklıkların kışın 2 °C ve yazın 2-3 °C artacağı tahmin ediliyor. Bu senaryolara göre yağışlar sadece Karadeniz Bölgesi’nde kışın küçük bir artış gösterirken, yazın tüm ülkede %5 ila 15 azalacak. Ayrıca yazın toprak neminin de %15 ila %25 arasında bir değerde azalacağı beklenmekte. IPCC’nin üçüncü değerlendirme raporuna göreyse yeryüzünde (15 °C olan) hava sıcaklığının küresel ortalaması 1990 yılından 2100  yılına kadar 1,4 ila 5,8 °C artacak. Sera gazları önemli ölçüde azaltılmazsa deniz  seviyesindeki yükselme de 9 ila 88 cm arasında olacak. Bütün bunların sonucu olarak, Güney Avrupa ve Akdeniz ülkeleriyle birlikte Türkiye’de de kuraklık, ani seller, deniz su seviyesinde yükselmeler gibi doğal afetlerde ve ekolojik problemlerde büyük artışlar  gerçekleşmesi bekleniyor. Orta ve Güney Avrupa’nın, küresel iklim değişiminden ABD ve Rusya’ya göre daha fazla ve olumsuz bir şekilde etkileneceği tahmini, Avrupa Birliği’ni (AB) Kyoto Protokolü’nün  yürürlüğe girmesine önderlik etmeye yöneltmiş bulunuyor. Kyoto Protokolü’nün en büyük taraftarı olarak AB, 31 Mayıs 2002’de protokolü kabul edip 2008-2012 yılına kadar başta karbondioksit olmak üzere sera gazı salınımını, 1990’daki düzeyinin %8’i oranında gönüllü olarak düşürmeye başlamış durumda. AB, diğer ülkelerle yaptığı ticareti de, Kyoto Protokolü’nü kabul edip etmemelerine göre düzenlemeyi planladığını ilan etti. Böylece AB, bulunduğumuz yüzyılda küresel ısınmayı 2 °C’nin altında tutmayı hedefliyor ve uzun dönemde %70’lik salım azaltma hedefini gerçekleştirmek için de ilk adımı atmış bulunuyor. Ayrıca AB’nin Rusya üzerindeki yoğun baskısı üzerine Kyoto Protokolü 16 Şubat 2005  tarihinde imzalanarak dünyada da yürürlüğe girdi. Fakat salımların %36,1’inden sorumlu ABD ve %2,1'inden sorumlu Avustralya’nın protokole taraf olmaması nedeniyle %5,2 azalma hedefine ulaşılamayarak, bu hedef ancak %2 düzeyinde gerçekleşebilecek. Türkiye ise, 1992'de kabul edilen ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren BM İklim Değişikliği  Çerçeve Sözleşmesine (İDÇS), 24 Mayıs 2004 tarihinde 189. taraf ülke olarak onay verdi. Fakat Kyoto Protokolü’nü Türkiye’nin 2015’ten önce imzalamayacağı söyleniyor. İDÇS kapsamında bir yükümlülüğe tabi değildik. Ancak yakın gelecekte müzakereler sonucu bizim için de bazı yükümlülükler belirlenebilecek. Diğer bir deyişle Türkiye, Kyoto Protokolü’nü ve 2012 yılından sonra hazırlanacak olan diğer protokolleri imzalamak zorunda kalabilir. Birçok nedenden dolayı Türkiye şu an bu konudaki hedef ve stratejisini belirleyip, salım hedefini göz önüne alıp gerekli enerji politikalarını belirlemezse, bunun maliyeti ülkemiz için ileride daha büyük olabilir. Aslında Kyoto Protokolü’nün önerdiği politikalar ve önlemler incelendiğinde ülkemizde de, enerji verimliliğinin artırılması, yenilenebilir enerjinin geliştirilmesi, sürdürülebilir tarımın desteklenmesi, metan salımlarının geri kazanılması, salımların azaltılması, sera gazı yutaklarının korunması ve yaygınlaştırılmasının gerektiği görülür. Diğer bir deyişle Kyoto Protokolü, sera gazlarını artıran salımın kontrol altına alınarak zararın azaltılmasıyla birlikte, enerji, tarım, orman, katı atıklar, kıyıların kullanımı, vb. konu ve sektörlerde uyum çalışmaları yapmamızı istemekte. Bütün bunlar, protokol, cezai yaptırım vb. olmaksızın, küresel iklim değişiminin kötü etkilerinden korunmak için kendiliğinden yapmamız gereken çalışmalar. Enerji tüketimini etkileyen en önemli faktörlerin başında hava şartları ve iklim geldiği gibi, iklimi etkileyen önemli faktörlerden biri de enerji. İklim değişiminin enerji talepleri üzerindeki potansiyel etkisi, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ve petrol üreticisi olmayan ülkeler için çok önemli. Sürdürülebilir enerji politikası temel ilkeleri çerçevesinde, yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın kullanımına öncelik vermeli ve enerjiyi verimli kullanmalıyız. Örneğin, ülkemizde yılda 3 milyar dolar değerinde enerji  tasarruf potansiyeli mevcuttur ve bu, iki Keban Hidroelektrik Santralinin üretimine eşittir.

Ülkemiz için en önemli sorunlardan biri, sıcaklık artışı sonucunda artan buharlaşmanın, yarıkurak olan ülkemizin tarımına yapacağı etkiler. Atmosferik sera gazlarının artması ve yerel iklim elemanlarındaki değişimler, tarımsal üretim dahil olmak üzere biyolojik çevrede etkilerini göstermekte. Buna ek olarak meteorolojik koşullar, üstü açık bir fabrika olan ve ülkemiz nüfusunun %45’inin geçimini sağladığı tarımı, dolayısıyla da Türk ekonomisini olumsuz bir şekilde etkileyebilecek. Sadece sıcaklıktaki değişim bile Türkiye'deki tarımsal rekolteyi büyük ölçüde etkileyebilir ve ülkemizin agro-ekolojik zonlarını değiştirebilir. Uyum çalışması olarak araştırılması gereken diğer bir konuysa, ülkemizin bulunduğu enlemlerde tahmin edilen sıcaklık artışı, yağıştaki ve toprak nemindeki azalma sonucunda meydana gelebilecek kuraklık tehlikesinin sonuçları.

IPCC’ye göre 1990 iklim koşullarında Türkiye’de bir yılda kişi başına düşen su miktarı 3070 m3’tür. Fakat bu suyun büyük bir kısmı suya ihtiyaç olan yerlerde bulunmuyor. İklim  koşullarının değişmeyeceğini kabul etsek bile, sadece nüfus artışı nedeniyle 2050 yılında Türkiye’de bir yılda kişi başına düşen su miktarı 1240 m3 olacak. Nüfusumuzdaki artış, küresel iklim değişimiyle birleştiğinde daha kurak bir iklime sahip olacağımızı düşünürsek, 2050 yılında Türkiye’de bir yılda kişi başına düşen su miktarı 700 ila 1.910 m3 arasında olacak. Diğer bir deyişle, değişen iklimi ve artan nüfusuyla Türkiye 2050 yılında iyice su fakiri bir ülke olabilecek. Bunun için küresel iklim değişiminin su kaynaklarımız üzerine olası etkileri de araştırılmalı, su kaynaklarımız, meteorolojik koşullar gözönüne alınarak  yönetilmeli ve sınırı aşan suların komşu ülkelerle paylaşımında iklim etkeni de göz önünde bulundurulmalıdır.

Görüldüğü gibi karşılaşacağımız afetlerdeki artış ve büyük ekolojik problemlerin yanısıra, önümüzdeki aylarda tam üyelik görüşmelerine başlayacağımız AB’nin, Kyoto Protokolü’nün şampiyonluğunu yapıyor olması, küresel iklim değişimini Türkiye için büyük bir ekolojik,  çevresel, sosyal ve ekonomik problem haline getiriyor. Şüphesiz, gereklerini yerine getirmeden uluslararası anlaşmalara üye olamayız ve olmamalıyız da. Sürdürülebilir kalkınma için de, enerjinin ucuz, güvenilir, temiz ve sürekliliğinin sağlandığı politika, teknoloji ve uygulamalar da büyük önem taşıyor. Bunun için resmi hedefleri ve takvimi olan somut uyum ve salım azaltma programlarını hayata geçirilmeliyiz.

Bunun için de ülkemiz öncelikle etkin ve kapsamlı bir Çevre Dış Politikasına sahip olmalı. Artık, “çevre mi, kalkınma mı?” ikilemine düşmeden “sürdürülebilir kalkınmayı” ilke  edinmeliyiz. Şu an ulusal çıkarlarımıza kısa dönemli maliyetler açısından bakarken, küresel iklim değişiminin olası etkilerini belirlemeyip uyum çalışmaları yapmayarak, ilerisi için daha büyük sosyo-ekonomik riskler almakta olduğumuzu da gözden uzak tutmamalıyız.

 

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu                              
İTÜ Meteoroloji Müh. Bölümü ve Afet Yönetim Merkezi
kadioglu@itu.edu.tr
                                    

 

    

   Kaynakça:
   Bilim ve Teknik Dergisi

  Sayı: 451   Haziran-2005

 

Elif Yılmaz'a teşekkürlerimizle

Denizce

28.02.2007