|

Isınıyoruz! Biliminsanları yüz yılın sonuna değin
dünyanın ortalama sıcaklığının birkaç derece artacağını söylüyorlar.
Soğuktan pek hoşlanmayanlar bu habere sevinip, “Ne olacak canım
birkaç dereceden, biraz ısınsak fena mı olur?” diyor olabilirler. Ne
yazık ki bu, o kadar da rahat olmamıza izin vermeyecek derecede
olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle birtakım adımlar
atılıyor, gezegenimizi bu kötü sondan korumanın yolları aranıyor. Bu
adımlardan biri de, ABD’nin tüm karşı çıkmalarına karşın Şubat
ayında Rusya’nın da taraf olmasıyla yürürlüğe giren Kyoto Protokolü.
Gelişmiş ülkelerin, sera gazı salımlarını 2008 – 2012 döneminde
1990’daki düzeyin ortalama %5 altına indirmeyi kabul ettikleri bu
anlaşmayla, küresel ısınmaya ve iklim değişikliklerine çözüm
olabilecek çareler bulunmaya çalışılıyor. Bunun için, alınması
gereken önlemler ve vazgeçilmesi gereken alışkanlıklar var. Acaba
Kyoto Protokolü’nün seçenek olarak sunduğu düzenekler çözüm
olabilecek mi? Tüm önlemlere karşın ciddi iklim değişiklikleri
yaşanacak mı? Peki, ya Türkiye’yi nasıl bir senaryo bekliyor?
Biliminsanlarının bize vermek istedikleri bir
haber daha var: İklimimiz değişiyor! Kanada’da yaşayan Eskimolar
Kuzey Kutbu buz kütlesinin yavaş yavaş yok olduğunu görüyorlar,
Güney Amerika’da ve Asya’nın güneyinde yaşayanlar çok büyük
fırtınaları ve selleri, Avrupalılarsa orman yangınlarını ve öldürücü
sıcak dalgalarını yaşıyorlar. Dünyamız bin yıldan uzun süredir,
geçtiğimiz 30 yıl içinde ısındığı kadar hızlı ısınmadı ve en sıcak
üç gün 1998’den sonra kaydedildi. Güneş gönderdiği ışınlarla bizi
ısıtırken, yerküre güneşten aldığı enerjinin önemli bölümünü ısı
enerjisi olarak tekrar atmosfere yollar. Atmosferse, en önemli iki
bileşeni olan oksijen ve azot dışında az miktarda da olsa su
buharı, karbondioksit, metan, azotoksit, ozon ve kloroflorokarbonlar
gibi başka bileşenler barındırır. Bunlar düşük oranda olmakla
birlikte, etkileri çok büyüktür; bu gazlar atmosferde olmasaydı,
yerkürenin ortalama sıcaklığı canlı yaşamının olası olmadığı –18 °C
gibi bir değerde olurdu. Oysa bu gazların atmosferdeki varlıkları
sayesinde, yerkürenin ortalama sıcaklığı 15 °C. Bunlar, yerküre
güneşten gelen ışınları atmosfere geri yollarken devreye girerler;
bu ışınları soğurur ve ısı olarak yeniden atmosfere yayarlar. Bu
durum 19. yüzyılın başlarında Fransız fizikçi Jean Fourier’nin
dikkatini çekmiş olmalı ki, atmosferdeki bu etkinliğin tıpkı doğal
bir seradaki gibi olduğunu düşünmüş ve bu etkiye “sera etkisi” adını
vermiş. Son zamanlarda adlarını kaygıyla andığımız bu sera gazları,
aslında bizi donmaktan korurlar. Ancak, belli ki ortada ters giden
bir şeyler var: Biliminsanları büyük bir heyecanla küresel ısınmadan
ve bunun olası kötü sonuçlarından söz ediyorlar. Acaba sera
gazlarının görevlerini yerine getirmelerini engelleyen bir şeyler mi
var?
İklimle Kim Oynuyor?
İklim sisteminin dengesi, doğal ya da insan
etkisiyle ortaya çıkan birtakım zorlamalara uğradığında
bozulabiliyor. Doğal etmenler, güneş ışıması miktarındaki doğal
oynamalar, volkanik patlamalarla atmosfere yayılan tozlar ya da
okyanus akıntı sistemlerini ve atmosferdeki rüzgârları etkileyen
kıta hareketleri gibi, insan etkisiyle ilgili olmayan nedenlerden
ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle, insanlık henüz tarih sahnesinde yer
almaya başlamadan çok önce, dünyamız iklim değişimleriyle tanışmıştı
bile. Gerçekte, dünya pek de durgun sayılmayan bir iklim sistemine
sahip; farklı periyotlarla bir ısınıyor, bir soğuyor. Aşırı soğuktan
pek de şikayetçi olmadığımız şu aralar aslında, soğuk dönemin
içindeyiz. İklimbilimciler bu değişken iklim sistemi sayesinde
yüzlerce milyon yıllık sıcak dönemlerden sonra, onlarca milyon yıl
süren bu tür soğuk dönemler yaşandığını söylüyorlar. Ancak ne
gariptir ki, biz o kadar da üşümüyoruz. Bunun nedeni, milyonlarca
yıl süren bu soğuk dönemlerin içinde onbinlerce yıllık ılık
dönemlerin olması. Biz şu anda bu ılık dönemlerden birinin sefasını
sürmekteyiz. Dünyanın ortalama sıcaklığının 15 °C olduğunu
biliyoruz. Sıcak dönemlerdeyse, dünyanın ortalama sıcaklığının
yaklaşık 22 °C olduğu düşünülüyor. Bu değer bize hiç de öyle “çok
sıcak”lara ve yerkürede önemli değişikliklere yol açacakmış gibi
görünmüyor, değil mi? Ama biliminsanları, sıcak dönemlerin ardından
gelen soğuk dönemlerin, kutuplardan başlayarak orta enlemlere değin
büyük buz tabakalarının oluşmasına, canlıların yaşam alanlarının
değişmesine, hatta bu koşullara uyum gösteremeyen kimi türlerin yok
olmasına ve bitki örtülerinin değişmesine neden olduğunu
söylüyorlar. Soğuk dönemde oluşan buzul tabakaları, bugünkü
iklimimizin temel taşlarından birini oluşturuyor. Buzullar, gelen
güneş ışınlarının yaklaşık %85’ini geri yansıtırlar. Dünyadaki
buzulların %90’ının bulunduğu Antarktika da bu özellik sayesinde
soğutucu rolü oynar. Buzullar dışında, iklim sistemine etki eden bir
diğer önemli öğe de okyanus akıntı sistemidir. Kimi yerlerde dipten,
kimi yerlerde yüzeyden giden bu akıntı sistemi, okyanuslar arasında
ısı alışverişini sağlar. Örneğin, Pasifik ve Hint Okyanuslarının
sıcak suları Atlantik’e taşınırken, yüzeye yakın giden akıntı
sayesinde bu bölgedeki hava da ısınır ve iklim yumuşar. Antarktika
hem buzulların yansıtıcı özelliği, hem de akıntı sistemine kattığı
soğuk suları sayesinde iklim sistemimizin dengesini sağlamada çok
önemlidir. Bu nedenle, biliminsanlarının, buzulların erimesi
konusundaki kaygılarına katılmamak olanaksız.

Bu dengenin değişmesine yol açan doğal etmenler
dışında, bir de insan etkinlikleriyle ortaya çıkan etmenler var.
Bunlar daha çok, sera gazlarının atmosferdeki miktarını artıran ve
atmosferin en alt tabakası olan troposfer kimyasının değişimine
neden olan etkinlikler.
Küresel Isınma
19. yüzyılın sonlarında İsveçli kimyacı Svante
Arrhenius, ilk defa kömür gibi fosil yakıtların yakılmasının ve
yerleşim yeri ya da tarım arazisi açmak için ormanların yok
edilmesinin, karbondioksit ve metan gibi sera gazlarının
atmosferdeki miktarını artırdığını dile getirdi. Arrhenius, aynı
zamanda, karbondioksit miktarındaki artışların, yerkürenin
sıcaklığında da bir artışa neden olduğuna dikkat çekti. Sanayi
devrimiyle birlikte kent nüfuslarının ve fosil yakıt tüketiminin çok
artmasına bağlı olarak, atmosfere salınan sera gazlarının miktarının
da önemli ölçüde arttığına dikkat çeken biliminsanları, bunun
küresel ısınmaya yol açabileceğini söylüyorlardı. Atmosferde bulunan
karbondioksit, su buharı, ozon, metan, azotoksit ve kloroflorokarbon
gazlarının miktarlarındaki artış, dünyadan atmosfere geri yollanan
güneş ışınlarının daha fazla tutularak yeniden atmosfere yayılması
ve bu da, ortalama sıcaklığın artması anlamına geliyor. Son
yıllarda, insan etkinlikleriyle küresel ısınma arasında doğrudan bir
ilişkinin varlığını kanıtlamaya yönelik birçok araştırma yapılıyor.
Araştırmacılar, karbondioksitin atmosferdeki
miktarının, sanayi devrimi öncesindekine oranla %31, metan
miktarınınsa %151 kadar arttığını hesapladılar. Ciddi düzeyde artmış
olan karbondioksitin önemli bir bölümü, 2. Dünya Savaşı sonrasında
hızlanan sanayi etkinliklerine dayanıyor. Biliminsanları bu gidişle
yüzyılın ortalarında karbondioksit miktarının, Arrhenius’un
1860’daki tahminlerinin iki katına çıkacağını ve bunun da 1,4 –
5,8°C’lik bir sıcaklık artışına yol açabileceğini söylüyorlar. Bu
artışın olası sonuçları konusunda en önemli ipuçlarını, öncelikle
20. yüzyılda dünyanın başına gelenler oluşturuyor. Bu yüzyılda,
deniz seviyelerinde yaklaşık 25 cm’lik bir artış oldu, önemli
buzulların bir kısmı yitirildi, bir kısmında da önemli oranlarda
geri çekilmeler gözlendi, dünyanın çeşitli yerlerinde yağış
miktarları değişti, göl sularının sıcaklıklarıyla dünyanın kimi
bölgelerinde yaşanan fırtınalar ve seller arttı ve atmosferdeki 0 °C
noktası sürekli yukarı kayıyor. Bütün bunların yanı sıra, geçtiğimiz
yüzyılda dünyanın sıcaklığı yaklaşık 0,6 °C kadar arttı. Son yirmi
yılsa, bu artışın en yüksek olduğu dönem. Yalnızca 0,6 °C’lik bu
artışın hiç de küçümsenmeyecek bir miktar olmadığı çok açık. Bu
nedenle biliminsanları, gelecekte yerkürenin sıcaklığında yaşanacak
1,4 – 5,8 °C’lik artışın yol açacağı sonuçları öngörebilmek için
çeşitli iklim modelleri geliştiriyorlar.
Gelecekteki İklimimiz
İklim modelleri, Türkiye için sıcaklığın kuzey
yarımkürenin orta ve yüksek enlemlerine oranla daha düşük olacağını
söylüyor. IPCC 3. Değerlendirme Raporu’nda kullanılan çeşitli
modellere göre, 2050 yılına kadar Türkiye’deki sıcaklık artışının,
yalnızca sera gazları artışı dikkate alındığında 1 – 3 °C, sera
gazları ve sülfat parçacıklarındaki değişim dikkate alındığında 1 –
2 °C olacağı öngörülüyor.
United Kingdom Meteoroloji Dairesi Hadley
Merkezi’nin yaptığı başka bir modellemedeyse, atmosferdeki CO2
birikimlerinin 750 ppm ve 550 ppm düzeylerinde durdurulduğu
senaryolar temel alınmış. Buna göre, atmosferdeki CO2
birikimini azaltmak için hiçbir önlem alınmadığında 2080’lere kadar
Türkiye’de yıllık ortalama sıcaklıklarda 3 – 4 °C artış (burada 1961
– 1990 verileri temel alınıyor), yağışlarda 0 – 1 mm/gün azalış,
akarsuların yıllık akımlarında %20 – 50 azalış, tarımsal üretimde %0
– 2,5’lik azalış bekleniyor. CO2 birikimlerini 750 ppm’de
durdurmayı öngören senaryoya göre, sıcaklık artışı 2 – 3 °C olurken,
CO2 birikimi 550 ppm’de durdurulduğundaysa, 1 – 2 °C
artış öngörülüyor. Yine bu iki senaryoya göre, yıllık ortalama
yağışlarda 0–0,5 mm/gün azalma, CO2 birikimini 750 ppm’de
durduran senaryoya göre akarsu akımlarında %5 – 25’lik azalma, 550
ppm’de durduran senaryoya göreyse %0 – 15’lik azalma öngörülüyor. CO2
birikimi bu iki değerde durdurulduğunda, tarımsal üretimimizde de
2080’li yıllara kadar %0 – 2,5’lik bir artış bekleniyor.

Bütün bu etkilerin yanı sıra, fırtınalar,
şiddetli yağışlar, sel ve taşkınlar gibi afetler, su ile bulaşan
hastalıklar ve vektör üremesine uygun ortam oluşturduğu için
bulaşıcı hastalıkların artması gibi durumlar da, ısı dalgalarındaki
artışların sonucu olarak kapımızda bekliyor. Afetlerin artmasıyla
yaşanacak göçler, su ve besin kaynaklarının azalması da senaryolarda
öngörülen sonuçlardan.
Çözüm
İçin Adımlar
Biliminsanları yıllar süren uğraşlardan sonra
nihayet, hükümetlerin dikkatini bu denli önemli bir soruna
çekebildiler. Bugüne değin birçok uluslararası toplantı yapıldı ve
anlaşmalar imzalandı. Dünya Meteoroloji Örgütü’nce (WMO) 1979’da
düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı belki de bu hassas konuya
uluslararası düzeyde dikkat çeken ilk toplantı oldu. Bunu birçok
toplantı ve konferans izledi. 1992’de Rio’da gerçekleştirilen
Yerküre Zirvesi’ndeyse iklim değişikliklerine neden olan sera
gazları salımını azaltmaya yönelik eylem stratejilerini ve
yükümlülükleri düzenleyen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği
Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) imzaya açıldı ve sözleşme 1994’te
yürürlüğe girdi. Sözleşmede katılımcı ülkelere özel koşulları
dikkate alınarak ortak fakat farklı sorumluluklar yükleniyor.
Sözleşmenin eklerindeyse, kimi ülkeler ekonomik gelişmişlik
düzeylerine göre taraflara ayrılıyorlar. Buna göre, Ek 1 tarafını
OECD ve ekonomileri geçiş sürecinde olan orta ve doğu Avrupa
ülkeleri, Ek 2 tarafınıysa yalnızca OECD ülkeleri oluşturuyor.
Ülkelerin bu şekilde ayrılmalarının nedeniyse, gelişmekte olan
ülkelere yönelik sorumluluklarıyla ilgiliydi. Ek 1 tarafları,
gelişmekte olan ülkelere insan kaynaklı sera gazı salımlarını
azaltmada parasal kaynak ve teknolojik kaynak aktarmakla
yükümlüyken, Ek 2 ülkeleri bu ülkelerin özel gereksinimlerinin
karşılanması gibi temel konularda yükümlülükler aldılar. Sözleşmenin
özünüyse, bu tarafların insan kaynaklı sera gazı salımlarını, 2000
yılına kadar 1990’daki düzeylerine çekmeleri yükümlülüğü
oluşturuyordu. Türkiye sözleşmenin eklerinde hem Ek 1, hem de Ek 2
ülkeleri arasında anılmıştı. Ne var ki, bu koşullarda özellikle
enerji bağlantılı CO2 salımını 2000’e kadar 1990’daki
düzeye çekemeyeceğini belirten Türkiye, sözleşmeye taraf olmaktan
vazgeçti. Küresel sera gazları salımını 2000 sonrasında azaltmaya
yönelik yasal yükümlülük girişimleri ve hedefleriyse, İDÇS Taraflar
Konferansı’nın 1995’te Berlin’de ve 1997’de Kyoto’da yapılan
toplantılarında gündeme geldi. Bu son toplantıda imzalanan Kyoto
Protokolü’ne göre, İDÇS’ye taraf olan gelişmiş ülkeler, insan
kaynaklı CO2 eşdeğer sera gazı salımlarını 2008 – 2012
döneminde 1990’daki düzeylerinin ortalama %5 altına indirmeyi kabul
ettiler. Avrupa Birliği %8’lik bir azaltma yükümlülüğü alırken,
Avustralya %8, İzlanda %10, Norveç %1 oranında salımlarını artırma
ayrıcalığı aldılar. ABD için belirlenen salım azaltma yükümlülüğüyse
%7’ydi. Ne var ki, ABD daha sonra ülke ekonomisinin çıkarlarına
zarar vereceğini öne sürerek protokole taraf olmayacağını bildirdi.
Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesi içinse, sanayileşmiş ülkelerin
1990 yılı toplam CO2 salımlarının en az %55’ini
karşılayan ve İDÇS’ye taraf en az 55 gelişmiş ülkenin onayı
gerekiyordu. Sonunda bu yılın Şubat ayında Rusya Federasyonu’nun da
onaylamasıyla Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi. Türkiye’yse çok büyük
uğraşlar sonucunda İDÇS’de adını Ek 2’den çıkartmayı başardı. Ancak
henüz Kyoto Protokolü’ne taraf olmadığımız için şimdilik bir
yükümlülüğümüz bulunmuyor. Ne var ki, 2004’te İDÇS’ye imza atıp
taraf olmayı kabul ettiğimiz için olası yükümlülüklerimize şimdiden
hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bu kapsamda Türkiye, İDÇS uyarınca
hazırlaması gereken Ulusal Bildirim’i tamamladı. Çevre ve Orman
Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Kyoto Protokolü’ne taraf
olup olmayacağımız, çizilen bu yol haritasına göre belirlenecek.
Şimdi
Ne Olacak?
IPCC’nin Salım Senaryoları raporuna göre, küresel
ısınmayı ve iklim değişikliğini önlemeye yönelik özel politikalar
uygulanmadığı sürece, gelecek yüzyılda, başta CO2 olmak
üzere sera gazlarının atmosferdeki birikimleri çok artacak. 1990’da
7,5 (MtC)/yıl (milyar ton karbon/yıl) olarak hesaplanan fosil yakıt
tüketimi ve ormansızlaşma kaynaklı CO2 salımı, bu rapora
göre 2100’de yaklaşık 5 – 35 (MtC)/yıl arasında değişecek. Bunun
anlamı, 2000 yılında 370 ppm olan atmosferik CO2
birikimini, 2100’e kadar 540 – 970 ppm aralığına yükseleceği. Eğer
hükümetler, atmosferik CO2 birikimini sanayi devrimi
öncesi düzeyinin iki katı olan 550 ppm’de durdurma kararı alırlarsa,
küresel salımların 2025’e kadar en yüksek düzeye çıkacağı ve 2040 –
2070 döneminde bugünkü düzeylerinin altına ineceği hesaplanıyor.
İnsanın neden olduğu sera gazı salımlarının büyük
çoğunluğu gelişmiş ülkelerden kaynaklanıyor.
|
 |
Bununla birlikte, önümüzdeki 20 – 30 yıl içinde
gelişmekte olan ülkelerce salınan sera gazı miktarının
gelişmiş ülkelerce salınanı geçeceği öngörülüyor. Yine de,
kişi başına düşen salım miktarları gelişmiş ülkelerdeki
oranlara ulaşamıyor. Gelişmiş ülkelerin sera gazı
salımlarındaki artış oranının düşmesinde en büyük pay, iklim
dostu teknolojilerdeki ilerlemelere ait. Kimi iklim
senaryolarında, küresel sera gazı salımlarında 2010 için 1,9
– 2,6 MtCeq (milyon ton eşdeğer karbon), 2020 içinse 3,6 – 5
MtCeq azaltmanın başarılabileceği öngörülüyor. Ayrıca, şu an
bilinen teknolojik seçenekler sayesinde önümüzdeki 100 yılda
CO2 birikiminin 450 – 550 ppm düzeyinde
durdurulabileceği varsayılıyor. Ancak bunu başarabilmek için
birtakım büyük adımlar atılmalı, kimi “lüks”lerden
vazgeçilmeli. Özellikle fosil yakıt tüketimine dayalı
sistemler terkedilip, yenilenebilir enerji kaynaklarına
yönelmeli, kimi ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal
alışkanlıklar terkedilip bu zahmetli yolda gerekenler
yapılmalı. |
Gelişmiş ülkelerde yaşayanların, kimi aşırı
savurgan davranışlardan ve fazla tüketimden vazgeçmeyi ve
yeryüzündeki kaynaklar üzerinde bu dünyada yaşayan herkesle eşit
haklara sahip olduklarını kabullenmeleri gerekiyor.
Türkiye’nin Durumu
Türkiye’nin bugüne değin Kyoto Protokolü’ne taraf
olmamasının en önemli nedeni, henüz sera gazı salım miktarını 1990
düzeyinin altına çekebilecek olanaklara sahip olmaması. Türkiye’nin
enerji üretimi ve tüketimiyle, enerji ilişkili CO2
salımlarına ve projeksiyonlarına bir göz atmak bu nedenleri daha iyi
kavramamızı sağlayabilir.
Ülkemizde 2003 yılında 83,8 Mtep (milyon ton
eşdeğer petrol) olan genel enerji talebinin yıllık ortalama %5,9’luk
bir artış hızıyla bu yıl içinde 91 Mtep’e, 2010’da 125,6 Mtep’e ve
2020’de de 222,3 Mtep’e ulaşması bekleniyor. Bu talebin kaynaklara
göre dağılımıysa, 2003’te kömür %26,8, petrol %38, doğalgaz %23,2,
hidrolik %3,6, ticari olmayan yakıtlar %6,9, yenilenebilir kaynaklar
%1,5 biçimindeyken, 2020’de enerji kaynaklarının rolleri biraz
değişiyor; kömür %36,2, petrol %27,5, doğalgaz %23,2, hidrolik %4,2,
ticari olmayan yakıtlar %1,8, yenilenebilir kaynaklar %3,4 ve
nükleer enerjinin %3,7 oranında talep edileceği öngörülüyor. 2003’te
1.184 kgpe (kg petrol eşdeğeri) olan kişi başına düşen genel enerji
tüketimininse, 2005’te 1.287 kgpe, 2010’da 1.601 kgpe ve 2020’de de
2.533 kgpe’ye yükseleceği düşünülüyor. Görüldüğü gibi, Türkiye’nin
enerji talebi her geçen yıl katlanarak artıyor. Talebin artmasının
başlıca nedeni elbette tüketimin artması. 2003’te 63,8 Mtep olan
enerji tüketimimizin yıllık ortalama %5,8’lik bir artışla 2020’de
167,8 Mtep’e ulaşması bekleniyor. Bununla birlikte ülkemizde
üretilen enerji, tüketimi karşılayamadığı için enerji tüketimimizin
yaklaşık %66’sı ithalatla karşılanıyor.
Türkiye’de enerji tüketiminin en yüksek olduğu
sektör 2003’te %42’lik payla sanayi sektörüydü. Sanayi sektörünün
2020’ye kadar birinciliğini koruması ve %46’lık payla yine en fazla
enerji tüketiminin gerçekleştiği sektör olması bekleniyor. 2020’de
ulaştırma ve çevrim sektörlerinin paylarının artması beklenirken,
konut ve hizmetler, tarım ve enerji dışı sektörlerin paylarının,
2003’teki paylarına oranla düşeceği öngörülüyor. Sanayi gelişimini
hızla sürdüren ve nüfusu hızla artan bir ülke olan Türkiye’de
elektrik enerjisi talebi de aynı hızla artıyor. Bu nedenle, 1990’da
16.317,6 MW olan kurulu güç, %67 artırılarak 2000’de 27.264,1 MW’a
ulaştırıldı. Buna bağlı olarak da, 1990’da 57 543 GWs olan elektrik
enerjisi üretimi, %117 artırılarak 2000’de 124.921,6 GWs’e
çıkarıldı. Ülkemizde elektrik enerjisi talebi ağırlıklı olarak
hidrolik ve termik kaynaklardan karşılanıyor. Termik üretimdeyse,
linyit önemli bir yer tutarken diğer bir fosil yakıt olan doğalgazın
payı da her geçen gün artıyor. Türkiye’de elektrik enerjisi üretimi
de, tüketimi de arttığı halde yine de hem dünya ortalamasının, hem
de OECD ülkerinin çok altındayız. Kişi başına düşen elektrik
enerjisi tüketimi bakımından dünya ortalaması 2.280 kWs ve OECD
ortalaması 7.841 kWs’ken, Türkiye’de bu değer 1.473 kWs’le sınırlı.
Günümüzde dünyadaki elektrik üretiminin yaklaşık %36’sının kömürden
karşılandığı düşünülüyor. Bu nedenle elektrik üretiminin sera gazı
salımındaki payı oldukça yüksek. Bununla birlikte, elektrik
üretiminden kaynaklanan CO2 salımları yeni ve verimli
teknolojilerin kullanılmasıyla yaklaşık %25 oranında
azaltılabiliyor. Bunun önemli nedenlerinden biri de, elektrik
üretiminde karbon içeriği düşük olan doğalgaz kullanımının giderek
artması.

Türkiye 1990 verileri temel alındığında CO2
salımında dünyada 23., kişi başına düşen CO2 salımında
75., CO2 salımının gayrı safi yurt içi hasılaya oranında
60. sırada yer alıyor. Bugün Türkiye için kömür kullanımından
kaynaklanan sera gazı salımlarının sıfırlanması, yakın dönemde pek
olası görünmüyor. Ne var ki, bu durum yalnız Türkiye için geçerli
değil; hemen hemen tüm dünyada benzer bir eğilim var. Bu nedenle de,
öncelikle kömür kaynaklı elektrik üretimi yapan santrallerin
iyileştirilmesi, verimlerinin artırılması ve birim elektrik enerjisi
için kullanılan yakıt miktarının, dolayısıyla da CO2
salımının azaltılması öncelikli önlemlerin başında geliyor.
Ülkemizde elektrik enerjisi üretiminde verimliliğin %1
artırılmasının, salımlarda %2 – 2,5’luk bir azalma sağlayabileceği
hesaplanıyor. Bunun için, ileri kontrol yöntemleri, karbon
ayrıştırma teknikleri, geliştirilmiş gaz tribünleri, kojenerasyon,
atmosferik akışkan yatak, basınçlı akışkan yatak yakma
teknolojileri, bütüncül kömür ve sıvı yakıt gazlaştırma birleşik
çevrim, süperkritik ve ultrakritik santraller gibi gelişmiş
teknolojilerden yararlanılabileceği söyleniyor.
Nasıl
Azaltabiliriz?
Kyoto Protokolü’nün de yürürlüğe girmesi, sera
gazları salımı konusunda artık ciddi düşünmeyi ve ülkemiz
koşullarına en uygun yöntemleri belirlemeyi kaçınılmaz kıldı.
Görünen o ki, Türkiye için enerji tasarrufu, enerjinin verimli
kullanılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelim,
şimdilik en olası çözümler. Enerji tasarrufu konusunda yapılan
birtakım çalışmalar, Türkiye’de tüm sektörlerde ortalama %25’in
üzerinde enerji tasarrufu potansiyeli bulunduğunu gösteriyor. Bu
durumu değerlendirmek için, enerji tasarrufu ve verimlilik
projelerinin hazırlanması ve bir an önce yaşama geçirilmesi
gerekiyor.
Türkiye yenilenebilir enerji kaynakları açısından
da oldukça yüksek potansiyele sahip bir ülke. Jeotermal potansiyel
açısından dünyada 7. sırada bulunan Türkiye’de, 40 °C’nin üzerinde
170 jeotermal saha bulunuyor. Var olan kaynaklara göre, jeotermal
kapasitemiz 3.315 MW. Yapılan çalışmalar, elektrik üretimi için 2000
MWt, ısıtma içinse 31.500 MW’lık potansiyelimiz olduğunu gösteriyor.
Jeotermal potansiyelimiz toplam elektrik enerjisi talebinin %5’ine
ve ısıtma için gerek duyulan enerjinin de %30’una kadar yanıt
verebilecek.
Rüzgâr enerjisi bugün tüm dünyada en çok
benimsenen yenilenebilir enerji kaynaklarından biri. Türkiye’de
rüzgâr enerjisi bakımından oldukça zengin yerler var. Bunların
başında da Çanakkale, Akhisar, Anamur, Antakya, Ayvalık, Balıkesir,
Bandırma, Bergama, Bodrum, Bozcaada, Çeşme, Çorlu, Dikili, Edirne,
Edremit, Gökçeada, İnebolu, Karaman, Mardin, Silifke, Sinop ve
Tekirdağ geliyor. Şu anda Bozcaada’da 10,2 MW, Çeşme’de 1,5 MW,
Çeşme – Alaçatı’da 7,2 MW ve İstanbul – Hadımköy’de 1,2 MW’lık
rüzgâr santralleri elektrik üretiminde kullanılıyor. Yapılan
çalışmalar, Türkiye’nin 230 TWs/yıl teknik potansiyele ve 26
TWs/yıl ekonomik potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. 2010 yılına
kadar kurulu gücün 2.100 MW’a çıkarılması durumunda yılda yaklaşık
5,46 TWs enerji üretilebileceği öngörülüyor. Bu da, 3,8 milyon ton
CO2 tasarrufu sağlayabileceğimiz anlamına geliyor.
Bir başka yenilenebilir enerji kaynağı olan güneş
de Türkiye’nin kolaylıkla ulaşabileceği bir kaynak. Yıllık
güneşlenme süresi 2 609 h olan ülkemizde güneş ışınım şiddetinin
yıllık ortalaması 3,7 kWs/m2 gün. Birçok ülkede rüzgâr
enerjisinden sonra en çok kullanılan yenilenebilir enerji olan güneş
enerjisinden Türkiye’de daha çok su ısıtıcı panellerde
yararlanılıyor. Şu anda kurulu panel alanı 10 milyon m2
olup her yıl buna 1 milyon m2 panel ekleniyor.
Rüzgâr ve güneş gibi akarsular da önemli bir
yenilenebilir enerji kaynağı. Türkiye 433 milyar kWs teorik
hidroelektrik potansiyeliyle dünyada %1’lik paya ve 126 milyar kWs
ekonomik potansiyelle Avrupa ekonomik potansiyelinin yaklaşık
%16’sına sahip. İşletmedeki 135 hidroelektrik santralin kurulu güç
kapasitesi 12.579 MW, yıllık ortalama enerji üretim potansiyeliyse
45.300 GWs. Oysa değerlendirilebilir potansiyelimizin 35.540 MW
kurulu güç ve 129.109 GWs yıllık üretim olduğu öngörülüyor. 1988’de
ülkemizde elektrik üretiminde hidroelektrik santrallerin payı
yaklaşık %60 düzeyindeyken, bu oran 2003’te %20’lere kadar geriledi.
Bunun en önemli nedeniyse, 1986’dan beri doğalgazın elektrik
enerjisi üretiminde yakıt olarak kullanılmaya başlanması. Uzun dönem
enerji üretim planlamasına göre, 2020’de ekonomik hidroelektrik
potansiyelimizin %93’ü kurulu güç olarak, %92,8’i ortalama üretim
olarak değerlendirilmiş olacak. Bununla birlikte, 2005’te toplam
enerjimizin %25’ini karşılayacağı öngörülen hidroelektrik enerji
üretim kapasitesinin 2010’da %23’e, 2020’de %21’e, 2030’daysa %13’e
ineceği düşünülüyor. Günümüzde hidroelektrik santraller CO2
üretmeyen, ekonomi için yararlı ve görece ucuz enerji üreten
kuruluşlar olarak kabul ediliyorlar.

Biyokütle de çok uzun yıllardır kullanılan
yenilenebilir enerji kaynaklarından biri. Özellikle ağaç (odun),
diğer bitkiler, hayvansal ve bitkisel atıklarla, sanayi atıkları
gibi organik maddeler biyokütle kaynakları olarak kullanılıyor.
Dünyada biyokütle kaynaklarından yararlanarak elektrik enerjisi ve
kimi yakıtlar üretilmek üzere birçok tesis bulunurken, ülkemizde
2003’te birincil enerji üretiminde 15 milyon ton odun, 5,4 milyon
ton bitki ve hayvan artığı kullanılmış. Türkiye’de Elektrik İşleri
Genel Müdürlüğü, TÜBİTAK ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı gibi
kurumlarca biyoenerji konusunda etkinlik göstermek üzere çeşitli
projeler yürütülüyor ve tesisler işletiliyor.
Türkiye’de enerji talebinin sürekli artıyor
olması ve gelecekte de bu eğilimin süreceğine yönelik öngörüler
ışığında, henüz enerjinin doyma noktasına ulaşmadığını ve birkaç on
yıl boyunca da ulaşamayacağı söylenebilir. Bu nedenle Türkiye için,
gelişmiş ülkelerin uyguladığı gibi sosyal ve ekonomik refahta
kısıtlamaya gidilmeden yapılacak enerji tasarrufu, enerjinin yeterli
ve verimli kullanımı, yeni teknolojilerin ve yenilenebilir enerji
kaynaklarının kullanılması ve karbon yutaklarının artırılması gibi
yöntemleri izlemek daha uygun olacağa benziyor.
Küresel ölçekteyse, 2010 yılına kadar sera gazı
salımlarını azaltmak için izlenecek yolların çoğunu, elektrik güç
santrallerinde doğal gaza dönüşüm ve sanayide süreç sera gazları
salımlarının azaltılmasıyla enerji verimliliğinin artırılması gibi
seçenekler oluşturacak. Gelişmiş ülkelerde ve geçiş ekonomisi
ülkelerinde bulunan güç santrallerinin bir bölümü 2020’ye kadar
yenilenmiş olacak. Bu arada devreye girecek yeni santraller bu
koşulları sağlayabilecek biçimde yapılacağından ve yenilenebilir
enerji kaynaklarının kullanımı artacağından, CO2
salımlarının azaltılmasında önemli bir yol kat edilmiş olacağı
düşünülüyor. Uzun dönemdeyse, nükleer enerji teknolojileri, fosil
yakıtlardan ve biyokütleden fiziksel karbon uzaklaştırılması ve
depolanmasıyla, ormanlarda karbon tutulmasının da seçenekler
arasında değerlendirileceği söyleniyor.

Birçok ülkeyse, ikincil enerji kaynaklarından
hidrojen enerjisine ciddi yatırımlar yapıyor. Hidrojenin önümüzdeki
yıllarda enerji üretimi, depolanması, dağıtımı ve iletimi gibi
birçok alanda önemli bir kaynak olacağı söyleniyor.
Elif Yılmaz
Kyoto
Protokolü ve Türkiye
Türkiye, Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli
(IPCC) tarafından incelenen dünyadaki beş bölgeden birinin içinde
yer alıyor. Böylece, IPCC tarafından endüstri devrimi öncesine göre
atmosferik CO2’nin iki katına çıkmasının beklendiği
yıllara yönelik senaryolar Türkiye için de geçerli. Yüksek
çözünürlüğe sahip Genel Sirkülasyon Modelleri ile yapılan
senaryolara göre, 2030 yılında Türkiye’deki sıcaklıkların kışın 2 °C
ve yazın 2-3 °C artacağı tahmin ediliyor. Bu senaryolara göre
yağışlar sadece Karadeniz Bölgesi’nde kışın küçük bir artış
gösterirken, yazın tüm ülkede %5 ila 15 azalacak. Ayrıca yazın
toprak neminin de %15 ila %25 arasında bir değerde azalacağı
beklenmekte. IPCC’nin üçüncü değerlendirme raporuna göreyse
yeryüzünde (15 °C olan) hava sıcaklığının küresel ortalaması 1990
yılından 2100 yılına kadar 1,4 ila 5,8 °C artacak. Sera gazları
önemli ölçüde azaltılmazsa deniz seviyesindeki yükselme de 9 ila 88
cm arasında olacak. Bütün bunların sonucu olarak, Güney Avrupa ve
Akdeniz ülkeleriyle birlikte Türkiye’de de kuraklık, ani seller,
deniz su seviyesinde yükselmeler gibi doğal afetlerde ve ekolojik
problemlerde büyük artışlar gerçekleşmesi bekleniyor. Orta ve Güney
Avrupa’nın, küresel iklim değişiminden ABD ve Rusya’ya göre daha
fazla ve olumsuz bir şekilde etkileneceği tahmini, Avrupa Birliği’ni
(AB) Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesine önderlik etmeye
yöneltmiş bulunuyor. Kyoto Protokolü’nün en büyük taraftarı olarak
AB, 31 Mayıs 2002’de protokolü kabul edip 2008-2012 yılına kadar
başta karbondioksit olmak üzere sera gazı salınımını, 1990’daki
düzeyinin %8’i oranında gönüllü olarak düşürmeye başlamış durumda.
AB, diğer ülkelerle yaptığı ticareti de, Kyoto Protokolü’nü kabul
edip etmemelerine göre düzenlemeyi planladığını ilan etti. Böylece
AB, bulunduğumuz yüzyılda küresel ısınmayı 2 °C’nin altında tutmayı
hedefliyor ve uzun dönemde %70’lik salım azaltma hedefini
gerçekleştirmek için de ilk adımı atmış bulunuyor. Ayrıca AB’nin
Rusya üzerindeki yoğun baskısı üzerine Kyoto Protokolü 16 Şubat 2005
tarihinde imzalanarak dünyada da yürürlüğe girdi. Fakat salımların
%36,1’inden sorumlu ABD ve %2,1'inden sorumlu Avustralya’nın
protokole taraf olmaması nedeniyle %5,2 azalma hedefine
ulaşılamayarak, bu hedef ancak %2 düzeyinde gerçekleşebilecek.
Türkiye ise, 1992'de kabul edilen ve 21 Mart 1994 tarihinde
yürürlüğe giren BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine (İDÇS),
24 Mayıs 2004 tarihinde 189. taraf ülke olarak onay verdi. Fakat
Kyoto Protokolü’nü Türkiye’nin 2015’ten önce imzalamayacağı
söyleniyor. İDÇS kapsamında bir yükümlülüğe tabi değildik. Ancak
yakın gelecekte müzakereler sonucu bizim için de bazı yükümlülükler
belirlenebilecek. Diğer bir deyişle Türkiye, Kyoto Protokolü’nü ve
2012 yılından sonra hazırlanacak olan diğer protokolleri imzalamak
zorunda kalabilir. Birçok nedenden dolayı Türkiye şu an bu konudaki
hedef ve stratejisini belirleyip, salım hedefini göz önüne alıp
gerekli enerji politikalarını belirlemezse, bunun maliyeti ülkemiz
için ileride daha büyük olabilir. Aslında Kyoto Protokolü’nün
önerdiği politikalar ve önlemler incelendiğinde ülkemizde de, enerji
verimliliğinin artırılması, yenilenebilir enerjinin geliştirilmesi,
sürdürülebilir tarımın desteklenmesi, metan salımlarının geri
kazanılması, salımların azaltılması, sera gazı yutaklarının
korunması ve yaygınlaştırılmasının gerektiği görülür. Diğer bir
deyişle Kyoto Protokolü, sera gazlarını artıran salımın kontrol
altına alınarak zararın azaltılmasıyla birlikte, enerji, tarım,
orman, katı atıklar, kıyıların kullanımı, vb. konu ve sektörlerde
uyum çalışmaları yapmamızı istemekte. Bütün bunlar, protokol, cezai
yaptırım vb. olmaksızın, küresel iklim değişiminin kötü etkilerinden
korunmak için kendiliğinden yapmamız gereken çalışmalar. Enerji
tüketimini etkileyen en önemli faktörlerin başında hava şartları ve
iklim geldiği gibi, iklimi etkileyen önemli faktörlerden biri de
enerji. İklim değişiminin enerji talepleri üzerindeki potansiyel
etkisi, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ve petrol üreticisi
olmayan ülkeler için çok önemli. Sürdürülebilir enerji politikası
temel ilkeleri çerçevesinde, yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın
kullanımına öncelik vermeli ve enerjiyi verimli kullanmalıyız.
Örneğin, ülkemizde yılda 3 milyar dolar değerinde enerji tasarruf
potansiyeli mevcuttur ve bu, iki Keban Hidroelektrik Santralinin
üretimine eşittir.

Ülkemiz için en önemli sorunlardan biri, sıcaklık
artışı sonucunda artan buharlaşmanın, yarıkurak olan ülkemizin
tarımına yapacağı etkiler. Atmosferik sera gazlarının artması ve
yerel iklim elemanlarındaki değişimler, tarımsal üretim dahil olmak
üzere biyolojik çevrede etkilerini göstermekte. Buna ek olarak
meteorolojik koşullar, üstü açık bir fabrika olan ve ülkemiz
nüfusunun %45’inin geçimini sağladığı tarımı, dolayısıyla da Türk
ekonomisini olumsuz bir şekilde etkileyebilecek. Sadece sıcaklıktaki
değişim bile Türkiye'deki tarımsal rekolteyi büyük ölçüde
etkileyebilir ve ülkemizin agro-ekolojik zonlarını değiştirebilir.
Uyum çalışması olarak araştırılması gereken diğer bir konuysa,
ülkemizin bulunduğu enlemlerde tahmin edilen sıcaklık artışı,
yağıştaki ve toprak nemindeki azalma sonucunda meydana gelebilecek
kuraklık tehlikesinin sonuçları.
IPCC’ye göre 1990 iklim koşullarında Türkiye’de
bir yılda kişi başına düşen su miktarı 3070 m3’tür. Fakat
bu suyun büyük bir kısmı suya ihtiyaç olan yerlerde bulunmuyor.
İklim koşullarının değişmeyeceğini kabul etsek bile, sadece nüfus
artışı nedeniyle 2050 yılında Türkiye’de bir yılda kişi başına düşen
su miktarı 1240 m3 olacak. Nüfusumuzdaki artış, küresel
iklim değişimiyle birleştiğinde daha kurak bir iklime sahip
olacağımızı düşünürsek, 2050 yılında Türkiye’de bir yılda kişi
başına düşen su miktarı 700 ila 1.910 m3 arasında olacak.
Diğer bir deyişle, değişen iklimi ve artan nüfusuyla Türkiye 2050
yılında iyice su fakiri bir ülke olabilecek. Bunun için küresel
iklim değişiminin su kaynaklarımız üzerine olası etkileri de
araştırılmalı, su kaynaklarımız, meteorolojik koşullar gözönüne
alınarak yönetilmeli ve sınırı aşan suların komşu ülkelerle
paylaşımında iklim etkeni de göz önünde bulundurulmalıdır.
Görüldüğü gibi karşılaşacağımız afetlerdeki artış
ve büyük ekolojik problemlerin yanısıra, önümüzdeki aylarda tam
üyelik görüşmelerine başlayacağımız AB’nin, Kyoto Protokolü’nün
şampiyonluğunu yapıyor olması, küresel iklim değişimini Türkiye için
büyük bir ekolojik, çevresel, sosyal ve ekonomik problem haline
getiriyor. Şüphesiz, gereklerini yerine getirmeden uluslararası
anlaşmalara üye olamayız ve olmamalıyız da. Sürdürülebilir kalkınma
için de, enerjinin ucuz, güvenilir, temiz ve sürekliliğinin
sağlandığı politika, teknoloji ve uygulamalar da büyük önem taşıyor.
Bunun için resmi hedefleri ve takvimi olan somut uyum ve salım
azaltma programlarını hayata geçirilmeliyiz.
Bunun için de ülkemiz öncelikle etkin ve kapsamlı
bir Çevre Dış Politikasına sahip olmalı. Artık, “çevre mi, kalkınma
mı?” ikilemine düşmeden “sürdürülebilir kalkınmayı” ilke
edinmeliyiz. Şu an ulusal çıkarlarımıza kısa dönemli maliyetler
açısından bakarken, küresel iklim değişiminin olası etkilerini
belirlemeyip uyum çalışmaları yapmayarak, ilerisi için daha büyük
sosyo-ekonomik riskler almakta olduğumuzu da gözden uzak
tutmamalıyız.
Prof. Dr. Mikdat
Kadıoğlu
İTÜ Meteoroloji Müh. Bölümü ve Afet Yönetim Merkezi
kadioglu@itu.edu.tr
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 451 Haziran-2005
Elif Yılmaz'a teşekkürlerimizle
Denizce

28.02.2007
|
|