e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Bir İlkyaz Rüzgarı

 Mehmet Toprak    

 

 

Çalakalem kağıda dökmek isteriz düşüncelerimizi kimi zaman. Ama, elimiz bir türlü varamaz yazmaya. Hele konu Atatürk ise ve yazdıklarınız da bir okuyucu kitlesine ulaşacaksa, hata yapma korkusuna bir de ''boyumuzu aşan laflar edip, işi ukalalık derecesine vardırırır mıyız?'' tedirginliği eklenirse eğer, yazıya başlamamız gecikir de gecikir. Adını koyamadığımız bir tutukluk, düşüncelerimizin daldan dala atlar haline engel olamamak ve dalıp gitmek, anılar denizinde dalgaların, rüzgârın güdümüne girmek… Bir ilkyaz melteminin ılık esintisine teslim olur gibi...

Kaş-göz arası derken, çocukluk yıllarına dönüveririz.

 

Dış yüzeyi oluklu, petrol yeşili renkli sacla kaplı, 'Baraka' olarak adlandırılan bu derslikler daha çok orduya ait yapılar olarak kullanılırdı. Dersimiz, Türkçe Okuma ve denetim için gelmiş bir İlköğretim Müfettişi de misafirimizdi. Okuma parçasında geçen 'Olağanüstü' sözcüğü, o yıllarda müthiş, fevkalâde, muazzam ve benzeri sözcüklerin karşılığı olarak dilde sadeleşme yanlılarınca kullanılması önerilen bir sözcüktü. Müfettiş, okumayı kestirerek, kimin bu sözcüğü bir cümle içinde kullanabileceğini sordu. Bir arkadaşımız, hata yapabilme ve sorunun kendisine yöneltilebileceği korkusuyla sinmiş arkadaşlarının haline şaşarak ağır ağır işaret parmağını kaldırdı, söz istedi.

„Mustafa Kemal komutasındaki Türk askeri, Anafartalar’da olağanüstü kahramanlıklar gösterdi!“ dedi. Sen misin diyen?...

Daha sözlerini tamamlamıştı ki, müfettişin gür sesi, sınıfta solukları kesilmişçe oturan öğretmen ve öğrencilerin kulaklarında yankılandı,

“Evladım, oğlummm, afferrinnn!”

Müfettiş, yaşından ve görevinden dolayı, kendinden beklenmeyecek, olağanüstü bir çeviklikle koşup, arkadaşımızı kucaklamış, yanaklarından öpüyordu. O güne kadar birkaç kez denetim görmüş öğrenciler gibi, sınıf öğretmenimiz Ahmet Bey de şaşırmış, gözlerine inanamaz haldeydi. Tedirgin bakışlarını sınıfta gezdiriyor, olanı biteni anlamaya çalışırken, dudakları belirli belirsiz titriyordu.

Ders bitiminde müfettiş, sınıf öğretmenimizin elini avuçları içine almış, kurbanlık koç pazarlığı yapan celepler gibi hararetle yukarı aşağı sallıyor, sallamaktan da öte, silkeliyor denebilirdi. Bizler, onun sadece ''Tebrik ederim Ahmet bey, tebrik ederim'' sözlerini duyuyorduk. Teneffüs (dinlence) zili çoktan çalmış, bizler de bir an önce kendimizi dışarı atmak, koşup, oynamak, yeni dövüşmelere gebe bahçeye çıkmak için sabırsızlanıyorduk. Müfettiş, sınıfı terk ettiğinde öğretmenimiz, işaret parmağını müfettişin kucakladığı arkadaşımıza doğrultarak,

“Sen yanıma gel, herkes dışarı çıksın!” dedi. Sesi kısık gibiydi. Arkadaşımız, ürkek adımlarla ve biraz da kızararak Ahmet öğretmenin masasına yaklaştı ve o güne kadar öğretmeninden hiç duymadığı, Gümülcine şivesiyle: “Te, işte yani, sana pek teşekkür ediyerim yani...” sözcüklerini, şaşkın bakışları ve kulak uğultularıyla ve belki de tamamını anlamadan dinledi. Dışarı çıkıp, tamamına yakınının saçları üç numara kazınmış oğlanlarla, saçları çift örgülü, belikli kız çocuklarının arasına karıştığında, ağzı kulaklarına varan bir gülümsemesi olduğunun farkında bile değildi.

 

Yıllar hızla, bir filim şeridi gibi akıyordu gözlerinin önünden. Gittiği okullar, anımsayabildiği arkadaşları, oynadığı maçlar, kızlar, kızlar... Bir sürü fotoğraf akıyordu gözönününden. Genişçe, bol sulu bir derenin yukarılardan bir yerden dökülmesi gibi... İş hayatı, evlilik, çocukları, eşi, beğendiği tatil yöreleri, bir bir akıp geçiyordu karşısından.

Ve şimdi, bilgisayarının başına oturmuş, ilham perisini bekler gibi, süzülmüş gözleriyle dalıp dalıp gidiyordu bu günüyle, geçmişi arasında. Elleri tuşlara gidip gidip, yine isteksizce geri çekiliyor, nereden ve nasıl başlayacağına bir türlü karar veremiyordu. Yeni yayımlanmaya başlayan bir dergi için yayın yönetmeni arkadaşına, ''Olur, bir şeyler yazarım'' dediğine pişman olmuştu çoktan.

Bazan, elleri fazlalık gibi duruyordu masanın üzerinde. Ellerini nereye koyacağını bilemiyor, sıkıntı ve ateş basıyordu bedenini. Derken, birden, o da ne? Neler oluyordu bu tuşlara? Neden hareketlenmişti bu harfler? Neden değişik şekiller alıyorlardı, sürekli yer değiştiriyorlardı? Bir soldan sağa diziliyorlar, alfa beta gibi Yunan harfleri görünümüne bürünüyorlar, bir dağılıp sağdan sola Arap harfleri gibi elif, be, te, se' ye dönüşüyorlar, kâh Kiril, kâh Latin karakterlerine benzeşiyorlardı…

İşte şimdi de çocukluğunda, babasınının, belki yılda bir kez, onları götürdüğü Sarayburnu Çaybahçesindeydiler. Masanın ortasında koca bir semaver şampiyonluk kupası gibi, tüm albenisiyle kırıtıyor, denize ve geçen vapurlara bakarak çay içiliyordu. Kıyıdan çapari oltalarını sallayan birkaç kişi ve kağıthelvacılar, simitçiler, niyet çeken kumru... Arkada Topkapı sarayının görkemli fakat ikiyüzlülüğünü kalın duvarlarıyla, ustaca saklayan duruşu...

Burada mı yapmıştı Ata yeni harflerimizi tanıtan konuşmayı?

,,Arkadaşlar, bizim güzel, uyumlu ve varsıl dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafamızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılamayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak zorundayız. Bu yeni harflerle, elbette pek çabuk bir zamanda yetkin bir biçimde anlayacağız. Ben buna güveniyorum, siz de güveniniz. Yurttaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün ulusa, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yaparken düşününüz ki; bir ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmezse, bu ayıptır.''

 

Altı yüzyılı aşkın hüküm sürmüş, üç kıtaya yayılmış cihan imparatorluğu diye anılan Osmanlı yıkılıp, yerini Türkiye Cumhuriyeti aldığında, okuma yazma bilen yurttaş sayısı bir milyon kadar mıydı? O zamanlarda mektup yazdırıp, okutulacak insanlar mumla aranır mıydı? Gazete okumak her babayiğidin harcı mıydı? Arzuhalcılık diye bir meslek mi vardı? Bu ve benzeri sorular ardı ardına yağıyor, düşünceleri git gide daha berraklaşıyordu. Ata'nın, Türk Harfleri olarak tanıttığı harfler, dünya harfleri olarak da tanımlanabilir miydi? Galiba evet. Ata, bizi dünyaya bağlamış denebilir miydi? Bu bilgisayarın, ülkesinde de üretimi yapılıyor muydu? İsteyen herkes, bir iki tuşa dokunmakla kendi dilinde yazabilir miydi?

Ardı ardına gelen sorulardan bunalmıyor, ateş basmıyordu her yanını artık. Rahatlamıştı... Anlatamayacağını sandığı bir iç huzuruyla, kafası üç numara traşlı bir ilkokul çocuğunun Anıtkabir merdivenlerini koşaradım tırmanışı geldi gözlerinin önüne. Hiç durmaksızın tekrarlıyordu çocuk:

“Başüğretmenim, cancaazım, te işte asıl ben sana teşekkür ediyerim be canım!..’’

 

Kendini sıkarak yazı masasına abanmaktan ense köküne ağrılar girmişti. Geriye kaykılıp, arkasına yaslandığında, iki mektup kağıdını dolduracak kadar yazıyı ne zaman yazdığını bir türlü aklı almıyordu.


Mehmet Toprak'a teşekkürlerimizle

Denizce

25.11.2008