Çalakalem kağıda dökmek isteriz düşüncelerimizi kimi zaman. Ama,
elimiz bir türlü varamaz yazmaya. Hele konu Atatürk ise ve
yazdıklarınız da bir okuyucu kitlesine ulaşacaksa, hata yapma
korkusuna bir de ''boyumuzu aşan laflar edip, işi ukalalık
derecesine vardırırır mıyız?'' tedirginliği eklenirse eğer,
yazıya başlamamız gecikir de gecikir. Adını koyamadığımız bir
tutukluk, düşüncelerimizin daldan dala atlar haline engel
olamamak ve dalıp gitmek, anılar denizinde dalgaların, rüzgârın
güdümüne girmek… Bir ilkyaz melteminin ılık esintisine teslim
olur gibi...
Kaş-göz arası derken, çocukluk yıllarına dönüveririz.
Dış yüzeyi oluklu, petrol yeşili renkli sacla kaplı, 'Baraka'
olarak adlandırılan bu derslikler daha çok orduya ait yapılar
olarak kullanılırdı. Dersimiz, Türkçe Okuma ve denetim için
gelmiş bir İlköğretim Müfettişi de misafirimizdi. Okuma
parçasında geçen 'Olağanüstü' sözcüğü, o yıllarda müthiş,
fevkalâde, muazzam ve benzeri sözcüklerin karşılığı olarak dilde
sadeleşme yanlılarınca kullanılması önerilen bir sözcüktü.
Müfettiş, okumayı kestirerek, kimin bu sözcüğü bir cümle içinde
kullanabileceğini sordu. Bir arkadaşımız, hata yapabilme ve
sorunun kendisine yöneltilebileceği korkusuyla sinmiş
arkadaşlarının haline şaşarak ağır ağır işaret parmağını
kaldırdı, söz istedi.
„Mustafa Kemal komutasındaki Türk askeri, Anafartalar’da
olağanüstü kahramanlıklar gösterdi!“ dedi. Sen misin diyen?...
Daha sözlerini tamamlamıştı ki, müfettişin gür sesi, sınıfta
solukları kesilmişçe oturan öğretmen ve öğrencilerin
kulaklarında yankılandı,
“Evladım, oğlummm, afferrinnn!”
Müfettiş, yaşından ve görevinden dolayı, kendinden
beklenmeyecek, olağanüstü bir çeviklikle koşup, arkadaşımızı
kucaklamış, yanaklarından öpüyordu. O güne kadar birkaç
kez denetim görmüş öğrenciler gibi, sınıf öğretmenimiz
Ahmet Bey de şaşırmış, gözlerine inanamaz haldeydi. Tedirgin
bakışlarını sınıfta gezdiriyor, olanı biteni anlamaya
çalışırken, dudakları belirli belirsiz titriyordu.
Ders bitiminde müfettiş, sınıf öğretmenimizin elini avuçları
içine almış, kurbanlık koç pazarlığı yapan celepler gibi
hararetle yukarı aşağı sallıyor, sallamaktan da öte, silkeliyor
denebilirdi. Bizler, onun sadece ''Tebrik ederim Ahmet bey,
tebrik ederim'' sözlerini duyuyorduk. Teneffüs (dinlence) zili
çoktan çalmış, bizler de bir an önce kendimizi dışarı atmak,
koşup, oynamak, yeni dövüşmelere gebe bahçeye çıkmak için
sabırsızlanıyorduk. Müfettiş, sınıfı terk ettiğinde
öğretmenimiz, işaret parmağını müfettişin kucakladığı
arkadaşımıza doğrultarak,
“Sen yanıma gel, herkes dışarı çıksın!” dedi. Sesi kısık
gibiydi. Arkadaşımız, ürkek adımlarla ve biraz da kızararak
Ahmet öğretmenin masasına yaklaştı ve o güne kadar öğretmeninden
hiç duymadığı, Gümülcine şivesiyle: “Te, işte yani, sana pek
teşekkür ediyerim yani...” sözcüklerini, şaşkın bakışları ve
kulak uğultularıyla ve belki de tamamını anlamadan dinledi.
Dışarı çıkıp, tamamına yakınının saçları üç numara kazınmış
oğlanlarla, saçları çift örgülü, belikli kız çocuklarının
arasına karıştığında, ağzı kulaklarına varan bir gülümsemesi
olduğunun farkında bile değildi.
Yıllar hızla, bir filim şeridi gibi akıyordu gözlerinin önünden.
Gittiği okullar, anımsayabildiği arkadaşları, oynadığı maçlar,
kızlar, kızlar... Bir sürü fotoğraf akıyordu gözönününden.
Genişçe, bol sulu bir derenin yukarılardan bir yerden dökülmesi
gibi... İş hayatı, evlilik, çocukları, eşi, beğendiği tatil
yöreleri, bir bir akıp geçiyordu karşısından.
Ve şimdi, bilgisayarının başına oturmuş, ilham perisini bekler
gibi, süzülmüş gözleriyle dalıp dalıp gidiyordu bu günüyle,
geçmişi arasında. Elleri tuşlara gidip gidip, yine isteksizce
geri çekiliyor, nereden ve nasıl başlayacağına bir türlü karar
veremiyordu. Yeni yayımlanmaya başlayan bir dergi için yayın
yönetmeni arkadaşına, ''Olur, bir şeyler yazarım'' dediğine
pişman olmuştu çoktan.
Bazan, elleri fazlalık gibi duruyordu masanın üzerinde. Ellerini
nereye koyacağını bilemiyor, sıkıntı ve ateş basıyordu bedenini.
Derken, birden, o da ne? Neler oluyordu bu tuşlara? Neden
hareketlenmişti bu harfler? Neden değişik şekiller alıyorlardı,
sürekli yer değiştiriyorlardı? Bir soldan sağa diziliyorlar,
alfa beta gibi Yunan harfleri görünümüne bürünüyorlar, bir
dağılıp sağdan sola Arap harfleri gibi elif, be, te, se' ye
dönüşüyorlar, kâh Kiril, kâh Latin karakterlerine
benzeşiyorlardı…
İşte şimdi de çocukluğunda, babasınının, belki yılda bir kez,
onları götürdüğü Sarayburnu Çaybahçesindeydiler. Masanın
ortasında koca bir semaver şampiyonluk kupası gibi, tüm
albenisiyle kırıtıyor, denize ve geçen vapurlara bakarak çay
içiliyordu. Kıyıdan çapari oltalarını sallayan birkaç kişi ve
kağıthelvacılar, simitçiler, niyet çeken kumru... Arkada Topkapı
sarayının görkemli fakat ikiyüzlülüğünü kalın duvarlarıyla,
ustaca saklayan duruşu...
Burada mı yapmıştı Ata yeni harflerimizi tanıtan konuşmayı?
,,Arkadaşlar, bizim güzel, uyumlu ve varsıl dilimiz yeni Türk
harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafamızı
demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılamayan ve
anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak zorundayız. Bu
yeni harflerle, elbette pek çabuk bir zamanda yetkin bir biçimde
anlayacağız. Ben buna güveniyorum, siz de güveniniz. Yurttaşlar,
yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün ulusa, köylüye,
çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yaparken düşününüz
ki; bir ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmezse, bu ayıptır.''
Altı yüzyılı aşkın hüküm sürmüş, üç kıtaya yayılmış cihan
imparatorluğu diye anılan Osmanlı yıkılıp, yerini Türkiye
Cumhuriyeti aldığında, okuma yazma bilen yurttaş sayısı bir
milyon kadar mıydı? O zamanlarda mektup yazdırıp, okutulacak
insanlar mumla aranır mıydı? Gazete okumak her babayiğidin harcı
mıydı? Arzuhalcılık diye bir meslek mi vardı? Bu ve benzeri
sorular ardı ardına yağıyor, düşünceleri git gide daha
berraklaşıyordu. Ata'nın, Türk Harfleri olarak tanıttığı
harfler, dünya harfleri olarak da tanımlanabilir miydi? Galiba
evet. Ata, bizi dünyaya bağlamış denebilir miydi? Bu
bilgisayarın, ülkesinde de üretimi yapılıyor muydu? İsteyen
herkes, bir iki tuşa dokunmakla kendi dilinde yazabilir miydi?
Ardı ardına gelen sorulardan bunalmıyor, ateş basmıyordu her
yanını artık. Rahatlamıştı... Anlatamayacağını sandığı bir iç
huzuruyla, kafası üç numara traşlı bir ilkokul çocuğunun
Anıtkabir merdivenlerini koşaradım tırmanışı geldi gözlerinin
önüne. Hiç durmaksızın tekrarlıyordu çocuk:
“Başüğretmenim, cancaazım, te işte asıl ben sana teşekkür
ediyerim be canım!..’’
Kendini sıkarak yazı masasına abanmaktan ense köküne ağrılar
girmişti. Geriye kaykılıp, arkasına yaslandığında, iki mektup
kağıdını dolduracak kadar yazıyı ne zaman yazdığını bir türlü
aklı almıyordu.