| |
Çok sevdiğim arkadaşımın resimlerine bakarken ''vita''kutusu
gördüm. Aklıma ilk İmroz'a (Gökçeada) gidişim geldi. Kışın
gitmiştim. Adanın merkezinde bir enteresanlık yoktu. Bildiğimiz
Anadolu kasabası. Bozcaada ya da Cunda gibi değil. Ne zaman
Tepe Köy'e, Dere Köye gittim! Tarifi imkansız içim ezildi.
Diyeceksiniz nereden aklına geldi şimdi bunlar? Vita ile ne
alakası var? Efendim,Tepe köyü gezerken Aleko'nun bakkalına
girdim. Köy, zamanında terk edilmiş, gençler barınamamış politik
sebepler! Okullar kapatılmış, açık cezaevi vs. Sadece evlerini,
köylerini korumak için yaşlılar kalmış. Aleko 'da bunlardan
biri. Bakkaldan içeri girdiğimde loş bir ışık, ortada kocaman
bir soba, sobanın başında oturan doksan yaşında sakalları çıkmış
bir teyze (yaya), iki üç tahta masa, duvarlarda raflar ve
tezgahın arkasında Aleko. Raflarda drima yumakları, vita yağ,
emek sabunları vardı, sanki yarım yüzyıl geriye gitmiştim.
Vitayı görünce aklıma geldi... Aleko baştan sadece müşteri
satıcı yaklaşımında bulundu. Sonrasında izlenimlerimi
paylaştıkça ''ela Sara ''dedi ve yaptığı şarabı çay bardağında
ikram etti. Yanında plastik tasların içinde kabuklu fıstık...
Başladık sohbete, soba başındaki hanım karısıymış. Ben annesi
sanmıştım, allahtan yaya duymadı! Konuştukça içimin burulduğunu
gördü ve esas on beş ağustosta gel dedi. Panaya Yortusu zamanı.
O zaman burası şenlenir dedi. Bizim ramazan bayramımızın
benzeri. Onlar kırk beş gün hayvansal gıda yemeyip, on dört
ağustosta bağışladıkları hayvanları kilise bahçesinde bulgurla
kaynatarak ve ertesi gün bayram sabahı kilise töreninden sonra
dağıtarak bayramı başlatırlarmış. Ve o saatten başlayıp üç gün
üç gece köyün meydanında yenir, içilir oynanırmış. Laf lafı açtı
biz taze, ev yapımı şaraplarımızı içtik. Zamanın nasıl geçtiğini
anlamadım. Dışarıya baktığımda hava kararmıştı. Müsaade istedim.
Bakkaldan çıktığım anda terk edilmiş köy, daha da sessizdi.
Tuhaftır tedirgin olmadım. Köyün meydanına bıraktığım arabama
geldiğimde, o an için beni çok üzen ama on dakika sonra bir
mucizeye sebep olan olayın başıma geldiğini fark ettim. Arabamın
anahtarını kontakta unutmuştum! Bu sefer tedirgin oldum, köyde
kalacağım bir yer yoktu. Bırakın kalacağım, oturup
sabahlayacağım da bir yer yoktu. Aklıma gazetede okuduğum bir
haber geldi, otomatik kilitlerin üstüne ani atılan topla kapının
açıldığını hatırladım. Elime gelenle kilide vurmaya başladım,
tık yok. Kilitte tık yoktu ama ben bunları yaparken fazla
tıkırtı yapmışım. Meydanda bir hareket başladı. İlk gelen,
üstünde siyah ceketi, beyaz gömleği en üst düğmesine kadar
iliklenmiş, saçları limonla taranmış, elinde kurtuluş savaşından
kalma bir tornavida olan barbaydı. Daha sonra köyün meydanındaki
kahvenin sahibesi madam. Başında siyah örtüsü... hemen kahveyi
açtı, ortadaki sobayı yaktı. Bir anda meydanda beş on kişi
olduk. Kiminin elinde tornavida, kiminin elinde pense, kerpeten.
Ama hepsi çok eski, paslı. Önce tornavidayla kilidi zorlamaya
başladım. Gömleği boğazına kadar ilikli barba endişeyle pür
dikkat tornavidasına bakıyordu, kırılacak korkusuyla. Sahiplenme
duyguları kemikleşmiş ruhlarında. Derken akıl vermeye başladılar
ama hiç biri arabaya yaklaşmıyor sadece gerekli aygıtları bana
veriyor ve gözlerini emanetlerinden ayırmıyorlardı. Sonunda
bagaj kilidini açabildim ve arka koltuğun mandallarını açıp
arabaya girdim. Yaklaşık üç saat sürdü bu mücadele. Endişeli
başlayan maceram, ıssız köyün neşesi oldu, hep beraber madamın
demlediği çayı soba başında içtik, sohbet ettik. Kurgulanmış
gibi sürekli aynı şeyi konuşuyorlardı. Ben baştan söyledim, beni
dinlemediniz sözleri, madamın kahvesinde çınlıyordu. Çaylarımız
bittiğinde on beş ağustosta geleceğime dair söz verip müsaade
istedim.
Yaşadığım o gün beni Tepe Köylü yapmıştı. O yaz ve onu takip
eden sekiz sene yortularına gittiğimde bana yardım edenler ''ela
Sara ela'' diyerek bayramlarına konuk ettiler. Aileleriyle
tanıştırdılar, masalarına davet ettiler, hiç yabancılık
çekmedim. Son gidişimde Barba Yani ile yortunun açılış dansını
yapmıştık. Bildiğimiz sirtaki geniş tozlu alanda oynanan son
derece sakin bir oyun. Barba Yani zamanında köyün en iyi
sirtaki yapan delikanlısıymış. Ödüm kopuyor gittiğimde
göremeyeceğim diye! Açılış dansından sonra herkes el ele tutuşur
kocaman bir halka yapılır ve o koca tozlu alanda bir nevi halay
çekilir. Bir hafta sürer bu şenlik dünyanın dört bir yanından
gelen Tepe Köylüler on gün olsun evlerine, köylerine, çocukluk
arkadaşlarına kavuşurlar. Ne çok anlattım... Ama bunları
hatırlayınca ve şimdi yazdıkça İmroz ile ilgili o kadar çok anı
geldi ki aklıma... Bu yazıyı başlangıç olarak sayalım, ben elim
erdikçe Tepe Köyü, dostlarımı, özlemlerimi yazacağım...
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

10.04.2010
|
|