e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 İnandırıcı Yalanlar, Acele ve Sıra Bekleme

Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 

 

http://www.yankiyazgan.com    

İnandırıcı Yalanlar, Acele ve Sıra Bekleme...

Bu notu geçen pazar ve iki gün önceki cuma İzmir’den ayrı ayrı dönüşümde yazmış olmalıydım. Duyan da konuşmaktan başka bir iş yapmadığımı ki kısmen öyle, düşünecek...

Kısmen doğru olan sözler söylemek, ve kısmen doğru olan sözlerin yanına doğru ya da hakikat ile ilişkisi olmayan şeyler yerleştirmek, inandırıcı yalanlar uydurmanın en etkili yolu. Günümüz Türkiye’si hakkında somut bir şeyler söylemekten bilerek kaçındığımı okurlarım görüyor olabilir. Bu kaçınmanın ardplanında, kendimi yorum yapmaya yetkin görmemekten tutun, konuların yorum yapılabilecek kıvama gelmemesine değin uzanan bir gerekçeler listesi yer alıyor. Diğer yandan "spekülasyon" ya da "hipotez oluşturma" doğru ya da hakikat arayışı ile taban tabana ters düşen bir yaklaşım sayılmaz. Belki de sıramı bekliyorum. Gelmeyen sıramı...

Hoş, bu sıra bekleme meselesi bir çok yerde başımı ağrıtabiliyor. Televizyon programlarına zaman zaman daha sıklaşan aralıklarla katılan birisi olarak, çok katılımcılı programlarda söze atılıp söz kapma konusunda davet bekleyen birisi olarak, "hiç konuşmuyorsunuz"u da sıkça duyuyorum.

Konuşmaya başladığında hemen susmayanlardan olduğumu bilmedikleri için böyle diyorlar herhalde.

Diğer yandan, ısrar, teklif bekleme, sıranızı bekleme gibi nezaket gereği davranışlara ilişkin bir kişisel öğrenme öyküsünü aktarmak isterim.

1964 senesi.  İzmir Göztepe kilise sokağındaki evimizde, annem dışarı çıkarken beni komşu Nazan hanım teyzeye (kızıl saçlı, çilli, şişmanca sevimli bir kadın) bırakıyor; ama tembihlemeyi unutmadan: "sakın yemek isteme, ayıp olur, bir şey de yeme..." yük olmamı istemediği için, diye açıklıyor. Nazan hanım teyze mis gibi kuru köfteleri tavada kızartırken mutfakta masanın yanında yüksekçe bir taburede oturuşumu hatırlıyorum; gerçekten öyle miydi, emin değilim, ama hayalimdeki dekor bu.

Köftelerden bir tanesini bana uzatıyor, ya da tabağa koyup veriyor. Ben yemeyeceğimi, annemin yeme dediğini, söylüyorum. Hafif çıtırdayan bir sesi olduğunu hatırlıyorum, o sesle, yeme aa tadına bak, diyor. Annemin kuralına bir bypass veriyor. Ben de köftenin tadına bakıyorum. Biraz durduktan sonra, ne desem? "bir köftenin daha tadına bakabilir miyim?"

İzmir'e bu kadar sık gidersem, sonucu bu oluyor. Sıra bekleme ve sıranın bir türlü gelmemesi deyince, yine aklıma gelen:

Bostanlı'daki evden hayatımda ilk kez bakkala kadar tek başıma gidiyorum; yaşım 4 ile 5 arası. Sokakta araç vs yok; ücra bir yer o zamanlar. Bakkala gittim, elimde para bekledim. Bekledim. Bekledim. Sonra ağlayarak döndüm. Niye ekmek almadın oğlum? Ne istediğimi sormadılar ki...

Aynı tabloyu , geçenlerde, bebek'te wafflecıda aras elinde parası ile bekler ve beklerken, kocaman insanlar önüne geçiverir, bu çocuk burada ne beklemektedir acaba diye düşünmez ve wafflelarına kavuşmak için acele ederken aklıma getirdim.

Bunu İzmir dönüşü düşünmemin sayısız sebebinde birisi de, havaalanı güvenlik geçişlerinde birbirini iteleyen, başkasının önüne geçmeyi sahiden bir kazanç sayan aceleciler oldu. Bu kadar acele ile bu kadar yavaş ve gecikmeli iş yapılmasının sırrını bir endüstri mühendisi daha mı iyi çözebilir acaba?

 


Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

02.06.2009