Bu notu
geçen pazar ve iki gün önceki cuma İzmir’den ayrı ayrı dönüşümde
yazmış olmalıydım. Duyan da konuşmaktan başka bir iş yapmadığımı
ki kısmen öyle, düşünecek...
Kısmen
doğru olan sözler söylemek, ve kısmen doğru olan sözlerin yanına
doğru ya da hakikat ile ilişkisi olmayan şeyler yerleştirmek,
inandırıcı yalanlar uydurmanın en etkili yolu. Günümüz
Türkiye’si hakkında somut bir şeyler söylemekten bilerek
kaçındığımı okurlarım görüyor olabilir. Bu kaçınmanın
ardplanında, kendimi yorum yapmaya yetkin görmemekten tutun,
konuların yorum yapılabilecek kıvama gelmemesine değin uzanan
bir gerekçeler listesi yer alıyor. Diğer yandan "spekülasyon" ya
da "hipotez oluşturma" doğru ya da hakikat arayışı ile taban
tabana ters düşen bir yaklaşım sayılmaz. Belki de sıramı
bekliyorum. Gelmeyen sıramı...
Hoş, bu
sıra bekleme meselesi bir çok yerde başımı ağrıtabiliyor.
Televizyon programlarına zaman zaman daha sıklaşan aralıklarla
katılan birisi olarak, çok katılımcılı programlarda söze atılıp
söz kapma konusunda davet bekleyen birisi olarak, "hiç
konuşmuyorsunuz"u da sıkça duyuyorum.
Konuşmaya
başladığında hemen susmayanlardan olduğumu bilmedikleri için
böyle diyorlar herhalde.
Diğer
yandan, ısrar, teklif bekleme, sıranızı bekleme gibi nezaket
gereği davranışlara ilişkin bir kişisel öğrenme öyküsünü
aktarmak isterim.
1964
senesi. İzmir Göztepe kilise sokağındaki evimizde, annem dışarı
çıkarken beni komşu Nazan hanım teyzeye (kızıl saçlı, çilli,
şişmanca sevimli bir kadın) bırakıyor; ama tembihlemeyi
unutmadan: "sakın yemek isteme, ayıp olur, bir şey de yeme..."
yük olmamı istemediği için, diye açıklıyor. Nazan hanım teyze
mis gibi kuru köfteleri tavada kızartırken mutfakta masanın
yanında yüksekçe bir taburede oturuşumu hatırlıyorum; gerçekten
öyle miydi, emin değilim, ama hayalimdeki dekor bu.
Köftelerden bir tanesini bana uzatıyor, ya da tabağa koyup
veriyor. Ben yemeyeceğimi, annemin yeme dediğini, söylüyorum.
Hafif çıtırdayan bir sesi olduğunu hatırlıyorum, o sesle, yeme
aa tadına bak, diyor. Annemin kuralına bir bypass veriyor. Ben
de köftenin tadına bakıyorum. Biraz durduktan sonra, ne desem?
"bir köftenin daha tadına bakabilir miyim?"
İzmir'e
bu kadar sık gidersem, sonucu bu oluyor. Sıra bekleme ve sıranın
bir türlü gelmemesi deyince, yine aklıma gelen:
Bostanlı'daki evden hayatımda ilk kez bakkala kadar tek başıma
gidiyorum; yaşım 4 ile 5 arası. Sokakta araç vs yok; ücra bir
yer o zamanlar. Bakkala gittim, elimde para bekledim. Bekledim.
Bekledim. Sonra ağlayarak döndüm. Niye ekmek almadın oğlum? Ne
istediğimi sormadılar ki...
Aynı
tabloyu , geçenlerde, bebek'te wafflecıda aras elinde parası ile
bekler ve beklerken, kocaman insanlar önüne geçiverir, bu çocuk
burada ne beklemektedir acaba diye düşünmez ve wafflelarına
kavuşmak için acele ederken aklıma getirdim.
Bunu
İzmir dönüşü düşünmemin sayısız sebebinde birisi de, havaalanı
güvenlik geçişlerinde birbirini iteleyen, başkasının önüne
geçmeyi sahiden bir kazanç sayan aceleciler oldu. Bu kadar acele
ile bu kadar yavaş ve gecikmeli iş yapılmasının sırrını bir
endüstri mühendisi daha mı iyi çözebilir acaba?