|
“En tehlikeli
dünya görüşü, dünyayı hiç görmemiş olan insanların dünya
görüşüdür...”
Alexander von Humbold
“Neden kadınım
olsun? Neden çocuğum olsun? Bütün bu yerleri siz aldınız. Çocuk
sahibi olmanın yararı yok, kadının da öyle... Ben de, nasıl
olsa, çok yakında düşüp ölürüm...”
1840 yılında Yarra Kabilesinden bir yerlinin feryadı
Aborijinler 21.
yüzyıla mutlu ve umutlu giremediler. Onların özgürlük anlayışı
beyaz adamınkinden çok farklı ve kaybolanları geri getirmek ne
yazık ki olası değil. Ellerinde kalan son topraklarda, bin
yıllar öncesindeki Düş Zamanı’nı yaşamaya ve yaşatmaya
çaba gösteriyor, geleneklerinden ve anılarından kopmamaya
çalışıyorlar.
Herşeye karşın
yine de yaşıyorlar.
Yaşamak umut
demektir...
ÖNSÖZ
Avustralya
yerlileri genel olarak Aborijin olarak anılır. Bu Latince'de;
bir yerin asıl sahibi veya "yerli" anlamına gelen ve beyazların
yakıştırdığı bir sözcüktür.
Oysa tüm kıtaya
uyarlanacak insan veya halk anlamına gelen hiçbir yerli sözcüğü
yoktur. Onlar kendilerini, yörelerine ve ait oldukları
topluluklara özgü farklı isimlerle anarlar.
En az kırk bin
yıldır bu kıtada yaşayan ve dünyada varlığını sürdüren en eski
insan toplulukları olan Aborijinler, bu nedenle, insanın en eski
geçmişini, inançlarını, geleneklerini, yaşam ve üretim biçimini,
özetle her şeyini gözler önüne seren canlı tarih sayılırlar...
Uzun bir
araştırmanın ürünü olan bu tarihsel yolculukta, yalnız insanın
en eski geçmişine gitmekle kalmayıp, bir kesişme noktasında,
madalyonun diğer yüzü olan uygar insanla, yani kendimizle
karşılaşacağız... Bu bir anlamda, insanın kendi kendisiyle,
"öteki ben" ile karşılaşmasıdır ve bu tür karşılaşmalar her
zaman dramatik olmuştur...
Cortes'in
karşısında Aztek'ler, Pizarro'nun karşısında İnka'lar ne
hissetmişlerse, Kaptan Cook'un veya daha önce gelen bir başka
beyaz Kaptan'ın karşısında Aborijinler de aynı şeyi
hissetmişlerdir. Bu duygu öncelikle, deniz aşırı
yolculuklarından geri dönen kutsal atalara kavuşmanın sevinci,
daha sonra düş kırıklığı, çaresizlik, korku ve günümüze kadar
süren korkunç bir acıdır...
Beyazlar
açısından bakarsak, yeni bir toprak parçası, onu keşfeden için
tarihe geçme onuru, işgalciler için yeni bir yaşam ve gelir
kapısı, sömürgeci hükümetler içinse, dikilen bayrak, söylenen
marş, haritasına eklenen verimli bir coğrafya ve anavatana doğru
akan sömürge gelirleridir.
Alegorik
olarak, avcı-toplayıcı yerlilerin, buhar gücünü keşfetmiş ve
kapitalizm aşamasına gelmiş beyazlarla karşılaşmasını, günümüz
insanının ansızın
uzaylılarla karşılaşmasına benzetebiliriz.
Bu tarihsel ve
kaçınılmaz karşılaşma sonucunda, 50.000 yıl öncesinin toplum
biçimine sahip yerlilerin doğal gelişim süreci donmuş ve kısa
zamanda çöküş başlamıştır.
Dünyada hâlâ
yerlilerin yaşaması bir mucizedir...
Diğer yandan,
çok eski geçmişimizle, dünden daha yakın bir ilişkimiz vardır.
Bu ilişki, bilincimizi belirleyen toplumsal varlığımıza ışık
tutar.
James G.
Frazer'in belirttiği gibi; "bu eski atalarımızda olan
'benzerliklerimiz', farklılıklarımızdan daha fazladır..."
Amacımız,
okuyucuyu yaşayan en eski geçmişiyle, onun bugün dahi zor
anlayabildiğimiz özdeksel ve ruhsal zenginlikleriyle tanıştırma
çabasıdır.
Dünyanın bize
çok uzak coğrafyasındaki bu olup bitenleri, "bir başkasının"
değil, tüm insanlığın geçmişi sayarak yola çıkıyoruz.
Eser
Coşkun
|