Biz insanlar çok tuhaf yaratıklarız: yılankavi bir omurga,
uzun kol ve bacaklar, kemerli ayaklar, çevik eller ve devasa
büyüklükteki bir beyne sahip olan iki ayaklılarız. Vücutlarımız,
çok uzun bir süreç içinde doğal seçilim sonucu şekillenen
özelliklerden meydana gelen bir mozaik son derece zarif
becerilerinin yanı sıra önemli kusurları da var. Ayakta
durabiliyor, yürüyebiliyor, zarafet ve dirençle koşabiliyoruz
ama ayaklarda ağrı ve dizlerde sakatlıklarla da uğraşıyoruz.
Omurgamızı büküp döndürebiliyoruz ama yine de çoğumuz yaşamımız
boyunca bir dönem sırt ağrılarıyla boğuşuyoruz. Büyük beyinli
bebekler doğurabiliyoruz ama büyük acılar ve riskleri de göze
almamız gerekiyor. Uzun yıllardan beri, vücutlarımızın bugünkü
şekil ve işlevini nasıl elde ettiği sorusuna yanıt arayan
uzmanlar günümüzde farklı bilim dallarının sunduğu yeni
yöntemleri kullanarak vücudumuzdaki pek çok "kusur"un ortak bir
nedene dayandığı konusunda birleşiyor:
Bu kusurlar, atalarımız doğrulduğunda insan olma yolundaki
uzun süreçte atılan ilk adım evrim sürecinde verilen ödünlerden
doğuyor. Tabii ki evrimleşmeyle beraber insanın fizyolojisi ve
fizikî yapısı da oldukça değişecek ve daha az kıllı, daha
gelişmiş ve daha yetenekli eller, daha gelişmiş iri bir beyin ve
kafatası gibi çeşitli özellikler görülebilecektir. Şu an
maalesef hiçbirimiz henüz insan değiliz, onun prototipleri,
öncüleriyiz. Ebelerden hangisine sorarsanız sorun, göze batacak
kadar kıllı doğmuş bir bebek, büyük ihtimalle yeterince
olgunlaşmamış bir erken doğumun belirtisidir. Doğrudur da bu
gözlem. Her insan embriyosunun yaklaşık 4. ayda düzenli, kalın
bir posta bürünmesindendir bu. Söz konusu post, doğumdan hemen
önce kaybolur. Doğmadan önce hepimizin şöyle bir giyip sonra
üzerimizden attığımız bu post, soyumuzun henüz insan olma
aşamasına tam ayak atmazdan önce bir post taşımak zorunda kalmış
olduğu dönemlere yönelik bir gen "anısından" başka bir şey
değildir. Böyle olunca da anne karnındaki embriyonal gelişme
sırasında, insan öncesi atalarımızın çoğunun inşa planındaki
özellikleri yansıtmadan edememekteyiz. Gene de hemen hepimiz ilk
haftalarda, daha sonra iyice gerileyen ve kuyruksokumuna
gizlenen bir kuyruk taşırız. Hatta geçici olarak solungaçlara
bile sahip oluruz; bu bizim atalarımızın maymunsu evreden önce
kemirgenlerden daha da geriye giden, amfibiler üzerinden ta ilk
denizlerdeki canlılara uzanan bir evrimin ürünleri olduğunu
göstermektedir. Kafatasında kulakların ortaya çıkması bir
zorunluluk durumuna geldiğinde, doğa eski solungaç deneyiminden
yararlanmanın yoluna gitmiştir. Kulak zarını havayla bağlayan
işitme kanalımız, yapısı değişmiş bir solungaç deliğinden başka
bir şey değildir. Genzimizdeki boşluğun orta kulak kanallarıyla
bağlı olması da bunun bir kanıtıdır. Eskiden bunlar tek bir
büyük kanal oluşturmaktaydılar. Ağızdan giren su iki yandan
çıkıp gitmeden önce, solungaçların kan damarları, suyun içindeki
oksijeni emmekteydiler. Hamileliğin ilk döneminde embriyonun
gözleri hayvansı atalarını anımsatmak istercesine başın her iki
yanındadır. Ancak embriyo döneminin sonuna doğru bu iki göz
yüzün ortasına doğru yaklaşarak yüksek düzeyde gelişmiş
primatlarda ve özellikle insanlarda bildiğimiz duruma gelir;
böylelikle plastik ve stereo bir görüş sağlarlar. Ama elbette
bütün bu olup bitenlere rağmen embriyonal gelişmemizin hiçbir
aşamasında balık, sürüngen ya da postlu bir hayvan değil,
oluşmakta olan bir insanızdır. Fakat en eski atalarımızın hayvan
oldukları, bütün hayvanlarla ve canlılarla akraba olduğumuz
konusunda bu gen anıları da şaşmaz birer kanıt sunmaktadırlar.
Prof. Dr.
Hoimar V. Ditfurth
Başlangıçta Hidrojen Vardı