|
Yıllarca... Yıllarca önceydi. Ankara'da Posta Caddesi'nde bir
ilkokul vardı. Adı Devrim İlkokulu'ydu. Sonradan o okul yıkıldı,
yerine Modern Çarşı yapıldı. O okulun karşısındaki iş hanının
önünde bir ayakkabı boyacısı vardı. Osman Efendi... Osman Efendi
mesleğine âşık, inanılmaz güzellikte ayakkabı boyayan bir
insandı. Onun fırça tutuşuna, cilayı deriye emdirişine
hayrandım. Elime para geçer geçmez doğru Osman Efendi'ye
koşardım. Onun fırça kullanışında inanılmaz bir güzellik,
incelik ve estetik vardı. Mesele ayakkabının boyalı oluşunda
değildi. İşini yaparken duyduğu saygı ve heyecan beni mutlu
etmeye yetiyordu. Boya işi bittikten sonra gider arkadaşlarımla
top oynar, o canım boyayı berbat ederdim.
Bir
gün annem, "Oğlum" dedi. "Hemen git ayakkabılarını boyat, seni
misafirliğe götüreceğim."
Sanki dünya benim olmuştu. Koşa koşa gittim. "Osman Efendi"
dedim. "Ayakkabılarımı acele boyar mısın?"
Osman Efendi yüzüme baktı;, "Hayır" dedi. "Boyayamam."
Hayretler içinde kalmıştım. "Niçin?" dedim.
"Çünkü acele işten hayır gelmez" dedi. "Ben kendime 'Osman
Efendi'nin boyadığı ayakkabı bu muymuş?' dedirtmem. Açlıktan
öleceğimi bilsem yine bu sözü kendime söyletmem."
Aradan uzun yıllar geçti Osman Efendi'nin bu sözündeki edebi
inceliği ve zarafeti ömür boyu unutamadım. İşine gösterdiği
ciddiyet ve bağlılık bana bir ömür boyu örnek oldu. Ona hep
sevgi ve saygı duydum.
Lisede okuyordum. Ankara'da Gazi Lisesi'nde öğrenciydim. Temiz
giyinmeyi çocukluğumdan bu yana çok severdim.
O
yılların Ankara'sında ünlü bir terzi vardı. Sabri Yılmaz
Yanık... İnanılmaz güzellikte elbise dikerdi. Ben de onları son
derece dikkatle, sevgi ve saygıyla yıllar yılı giyerdim. Bir gün
bir akrabamız evlenecekti. Düğüne bir hafta vardı. Kumaşımı
aldım. Terzi Sabri Yılmaz'a götürdüm.
"Efendim" dedim. "Düğün nedeniyle bir hafta sonra dikişinizi
bitirmenizi rica etsem olanaklı mı?"
Hafta içinde provalar yapıldı. Elbise, cumartesi günü teslim
edilecekti. Düğün de o geceydi. O gün öğleden sonra gittim
elbiseyi giydim.
"Ustacığım eline sağlık pek güzel olmuş" dedim.
Fakat Sabri Yılmaz'ın yüzü asılmıştı.
"Hayır" dedi. "Veremem. Çünkü sol omuzun arkasında bir potluk
var."
"Efendim" dedim. "Ben memnunum, sarmanızı rica ediyorum. Düğüne
yeni elbiseyle gitmek istiyorum."
Sabri Yılmaz'ın yüzü biraz daha sertleşti.
"Hayır" dedi. "Veremem. Bu potluk varken verirsem kendime ve
mesleğime ihanet etmiş olurum. Ölürüm yine de 'Sabri Yılmaz'ın
diktiği elbise bu muymuş?' dedirtmem."
Aradan uzun yıllar geçti. Bu olayı da hiç unutamadım.
Lisede müzik öğretmenimiz Faik Canselen'di. Bir efsane insandı.
Musiki Muallim Mektebi'ni birincilikle bitirmiş, ödül olarak
Almanya'ya müzik eğitimine gönderilmişti. Bir gün bize okulun
piyanosu ile Beethoven'ın "Dokuzuncu Senfonisi"nden kimi
bölümler çaldı. Sonra bizim izlenimlerimizi sordu. O günün
koşullarında hiç birimiz zevk almamış, heyecan duymamıştık.
Hocamız büyük bir olgunlukla "Haklısınız çocuklar" dedi.
"Hiçbiriniz evinizde, çevrenizde böyle bir müzik duymadınız.
İsterseniz ben size her gün okul bittikten sonra ücretsiz olarak
ders vereyim. Ama sizden ricam, lütfen not almak için
gelmeyiniz. İçinizden geliyorsa devam ediniz."
Ve
okul bitene dek bu dersler devam etti. Ben bugün Mozart'tan,
Beethoven'dan, Mendelson'dan, Bach'tan zevk alıyorsam, ürpererek
heyecanla dinliyorsam, bu durumumu çok değerli hocam Sayın Faik
Canselen'in bu özverili ve bir benzeri çok az görülen olağanüstü
çabasına borçluyum.
İnsanı insan yapan yine insandır. İnsanlar kendilerine,
çevrelerine, mesleklerine ve yaptıkları işe saygı duydukları
oranda büyürler, yücelirler, mutlu ve huzurlu olurlar. Japonlar,
"Önemli olan yapılan iş değildir, onun nasıl yapıldığıdır"
derler.
Yaptığımız işe yüreğimizi katıyorsak, o iş de, yaşamımız da bir
anlam ve güzellik kazanır.
Sabri Tandoğan
- Bütün Dünya.
Sabri Tandoğan ile
Cem İşmen ve Grubu'na
teşekkürlerimizle
Denizce

|