|
Yirminci
yüzyıl boyunca İstanbulluların yaşamının bir parçası oldu bu
minik vapurlar
Her biri;
güvertelerinde, kaptan köşklerinde, salonlarında, acı-tatlı
binlerce hatıra sakladılar
İşgal
yıllarının acısını, kurtuluşun sevincini, gururunu İstanbul
halkı ile birlikte yaşadılar…
1927 yılında
Atatürk’ün, İstanbul’a o ilk gelişindeki coşkuyu bayraklarla,
fenerlerle süslenerek halk ile birlikte kutladılar
64 numaralı Küçüksu vapuru

Foto: Ara Güler
Ve nihayet
yüzyılın sonuna doğru bir bir çekildiler İstanbul halkının
yaşamından…
Uğramaz
oldular artık Boğaz iskelelerine…
Satıldılar,
söküldüler, yok olup gittiler ama öyküleri hâlâ dillerde
onların….
Her birinin
adları, hatta baca numaraları bile hâlâ belleklerde onların…

Her birinin
kendine mahsus, inceli kalınlı düdük sesleri hâlâ kulaklarda…
O kömür-mazot
karışımı makine dairesi kokuları hâlâ hatırlarda onların…
Acı tatlı
anıları, kaptanları, yolcuları, iskeleleri romanlarda, şiirlerde
yaşıyor artık onların…
Savaş ve
işgal yıllarında, birçoğunun cesareti, kahramanlığı destanlarda
yazılı onların…

Foto: Ara Güler
60 numaralı Rağbet vapuru
Yaşıyorlar
evet…
Yaşıyorlar
çünkü onları gönüllerinde yaşatan 20. yüzyıldan kalma kuşaklar
var hâlâ…
Bizler varız
yani… 1930’lular, 40’lılar, 50’liler hatta 60’lılar…
Babalarımızdan, dedelerimizden bize emanet kalan bu gemilerin
kurumunu yutan,
isini pasını
yiyen, lodosta arka güvertesinde dudakları tuzlanan, pabuçları
ıslanan bizler…
Bizlerin
dışında birkaç anı kitabı, bir-iki yazı ve bir sürü eski
fotoğraf işte geride kalan …
İzliyorsunuz…
İşte bu zerafet sembolü vapurların renkli günlerinden
görüntüler

71 - Hâlâs
64 - Küçüksu
66 - Boğaziçi

74 - Altınkum

70 - Erenköy

73 - Rumelikavağı

68 - Güzelhisar

67 - Kalender

66 - Boğaziçi
Erken
sabahlarda Boğaziçi’nin işte bu güzelim vapurlarına kim bilir
kaçınız binerdiniz
Üsküdar
iskelesinden her gün benim gibi…
Kimimizi
Çengelköy’e, kimimizi Vaniköy’e, Arnavutköy’e, Bebek veya
Kandilli’ye bırakırdı onlar, oradan dağılırdık okullarımıza…

Akşamüzeri bu
kez bir başkası gelir, Boğaz iskelelerinden toplar hepimizi,
Üsküdar’ a getirirdi…
Meydanda
beklemekte olan tramvaylara biner, kimimiz Kadıköy’e, kimimiz
Bağlarbaşı’na, Kısıklı’ya, Selimiye’ye dağılırdık evlerimize…
O sabahlarda
vapur Kuleli’nin önünden geçerken hep babamın anlattığı bir
hikayeyi; Şeref Kaptan’ı ve 66 numaralı vapuru düşünürdüm…

1919 yılının
o sonbaharı, işgal altındaki İstanbul’da Kuleli’nin orta kısmına
başlayacaktı babam… Okulun açılacağı o Cuma ikindisi heyecanla
geldiği Eminönü iskelesindeki kalabalığın da heyecanlı olduğunu
gördü… Herkes “66” numaralı vapurdan ve “Şeref Kaptan” dan
bahsediyordu:
“O gelseymiş,
o götürseymiş onları Çengelköy’e, düşman zırhlıları arasından o
geçirseymiş, bayrağımızı indirip, selamlamazmış onları çünkü
Şeref Kaptan” …
**
1919 yılının o 66 numaralı vapuru daha sonraki yıllarda
“66-Boğaziçi” adıyla hizmet edecekti İstanbullulara
Ve işte bir
alkış kopuyor, ‘66’ gelip, yanaşıyordu … Gerisini babamdan
(Kuleli 1919 kitabından) dinleyelim:
“ Bir
kalabalık seli arasında bindim 66’ya ve vapur hemen kalktı
Boğaz’a akşam gölgeleri inmiş, serin bir deniz yeli çıkmıştı…
Ortalığı bir mavilik sarmıştı. Karşımdaki sırada ve daha
arkalarda, ötelerde oturanların bakışları sert, durgun ve evet;
öfkeliydi. Evet… Hem durgun, hem öfkeli ve hem de sessiz...
Vapurumuz
düşman zırhlıları arasından hızla geçiyordu. Hayır, arkadaki al
bayrak inmeden, püfür püfür dalgalanıp duruyordu... Tüm bakışlar
ay-yıldızlı bayrağımızdaydı. Bu bakışlardaki öfke, ‘66’ Boğaz’a
daldıkça giderek kaybolur olmuştu. Ve işte artık gülümsüyordu
yolcular.
O deminki
durgunluk, sertlik yerini sevgiye, saygıya, hayranlığa
bırakmıştı...
Sevgi, bu
güzel vatana; saygı, şu al bayrağa; hayranlık ise Şeref Kaptana
idi besbelli ”

Şeref Kaptan
“
İstanbul’daki umutsuzluk, hüzün ve yas yoktu Boğaz’da. İçerilere
daldıkça vatan ve halk umutla gülümsüyordu sanki... Gerçekten,
bu ne güzel vatan, bu ne yurtsever halk, bunlar ne kahraman
kaptanlardı... Gemimiz ilerledikçe bu duygular da o zırhlılar
gibi arkalarda kaldı...
Şimdi
artık ‘66’nın kesik ve alaylı düdüğünü duyan pencereler
açılıyor, balkonlar kalabalıklaşıyor, yollarda birikimler
oluyor; köşklerden, yalılardan, sokaklardan, patikalardan,
ağaçlıklardan mendiller, havlular, eller, küçük bayraklar
sallanıyor, Boğaziçi halkı umut, direnç, gurur saçıyordu...
Şeref
Kaptan Çengelköy’e değil, sanki ANKARA’ya yanaştı...
Ortalık
iyice kararmıştı. İskele halkla doluydu. Herkes bizi
alkışlıyordu ”

Foto: Sami Güner
74 - Altınkum vapuru Bebek
iskelesinde
Şeref Kaptan
uzun yıllar Altınkum vapurunda sürdürdü mesleğini öldüğünde
cenazesi bu vapurla götürüldü Beykoz’a…

66 – Boğaziçi
son seferinde (1981)
1910 yılının
Ağustos ayında hizmete giren 66 numaralı Boğaziçi vapuru ise 52
yıl süren uzun hizmet döneminden sonra 1962 yılında onarılıp,
yenilendi. 1981 yılında da hizmet dışına çıkarıldı.
Peki
kadirşinas milletimiz ve devletimiz bu cesur ve hatıralı
gemimize nasıl bir son reva gördü acaba?

66 numaralı
Boğaziçi vapuru 1982’de bazı değişiklikler yapıldıktan sonra
Marmaris’te yüzer lokanta haline getirildi.
1984 yılında
Boğaz’da bir yangın geçirdi. Kasım 1984’te üst güvertesi
kaldırıldı ve tekrar yüzer lokanta haline getirildi.
İzleyen
yıllarda eğlence gemisi olarak hizmet veren bu emektar vapur,
1995 yılında Boğaz’da seyir halindeyken transit geçen bir
yabancı gemi ile çarpışma sonucu battı ve kaybedildi !

Foto: Ara Güler
Yiğit Şeref
Kaptan’ın “66”sı, o cesur gemisi, lokanta ve eğlence gemisi
olmayı kendine yakıştıramamıştı...
Bir zamanlar
adının bir efsane gibi estiği Boğaziçi’nin serin sularının
dibini ebedi mekân seçmişti kendisine...
İşgal
yıllarında ona mendil sallayan, onu alkışlayan insanların
anılarını da beraberinde götürmüştü...
73 numaralı Rumelikavağı vapuru

Foto: Ara Güler
Türkiye’nin
çehresinin değiştirilmeye başlandığı o 80’li yıllarda
Güzeller
güzeli Rumelikavağı vapuru da bu vefasızlıktan nasibini aldı
1984 yılında
Hilton Oteline satılarak tadilat geçirdi
Ve dansözü
çağrıştıran “Şehrazad” adıyla yüzer lokanta oldu…
1980’lerde
İstanbul’un değişen yüzüne ve kimliğine ödenecek diyet “66” ile
“73” ile kalsa yine de iyiydi belki…
Ama arkası
gelecek, İstanbul’un tarih yazmış bu gemileri tek tek teslim
edilecekti rant imparatorluğuna…
Şirketi
Hayriye’nin Hasköy tersanesinde inşa edilmiş olan 76-Sarıyer
vapuru 1983 yılında hizmet dışı bırakıldığında 55 yıllık
tekneydi…
Bir sabah
“Paradise” oldu onun da adı… İstanbul’daki yeme-içme rantının
dayanılmaz cazibesine teslim edilmişti o da…
Ve 71 numaralı Hâlâs….
Savaş boyunca
İngilizlerin rehin tuttuğu gemi… 6 Ekim 1923’te İstanbul’un
kurtuluşu anısına kurtuluş anlamına gelen “Hâlâs” olarak
adlandırılmıştı…
Satıldı… O da
kurtulamadı eğlence gemisi olmaktan…
1920’lerde,
30’larda, 40’larda bu Boğaz vapurlarında “tenezzüh seferi” adı
altında eğlenceli halk gezileri tertip edilirmiş…

Bu geziler
genellikle müzikli ve yemekli olup, halkın nezih bir ortamda,
ehven şartlarda eğlenmesi amaçlanırmış…
Her yanı
tertemiz boyalı ve cilalı olarak korunan, madeni aksamı her daim
pırıl pırıl parlayan bu zarif vapurlardaki bu gezileri, onları
palyaçoya çevirip, “eğlence gemisi” anlayışı ile isli, paslı bir
şekilde Boğaz’ın kıyısına bağlayan anlayışla karıştırmamak
gerekir elbette…
O vapurların
bu perişan hallerini görmek elbette üzerdi bizleri…
Elbette
kabullenemezdik onların bu şekilde sirk atı misali
kullanılmalarını…
Onlar
bizlerin gözünde daima birer saygın üyesiydi geçen yüzyıl
toplumunun…
Çay-simit-semaver toplumunun çocuklarıydı onlar da bizler gibi…

Foto: Ara Güler
Henüz kokoreç
- lahmacun toplumuna geçiş gerçekleşmemişti bizim onları ilk
tanıdığımız yıllarda…

Öyle çok
sevildiler ki onlar…
Öyle çok
anıları var ki 20. yüzyıl kuşaklarının onlarla...
Hiç bir
zaman, dünyanın hiç bir yöresinde vapurlar halkla böyle
bütünleşemeyecek,
toplumun bir
ferdi gibi algılanamayacaklar,
Bu etkileşim
yeryüzünde bir kez daha görülmeyecek.
Ne
şanslıymışız ki bizler yaşadık bunu…
Ünlü şairimiz
Ziya Osman Saba’nın 39 numaralı “ Neveser” vapuru için yazmış
olduğu uzun yazısından şu aktaracağım kısa bölüm, bu vapurların
nasıl bir dost kadar hatta zaman zaman bir sevgili kadar
sevilmiş ve benimsenmiş olduklarının bir şahane belgesi olsun:
NEVESER
O
artık iskelelere “Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim”
demek ister gibi yaslanıyor, yanaştığı iskeleden güç bela, sanki
dürtülmekle ayrılıyor…
Neveser öylesine yorgun argın çalışıyordu ki bu yaz da
kaç kere, başka vapurlardan içim burkularak seyrettim. Bindiğim
vapurlar çabucak yakaladılar onu…
Birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada yolculardan onun
eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur geldikten sonra
artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler oldu. Neveser
bize mahzun mahzun bakarak yol verdi…. O artık gülünçleşmişti.
Ona artık “patpat-ı bahrî” diyorlardı

Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar
gibi karıştırdığı için o seferleri yapmaktan besbelli
affolunacak artık!.. Bir akşam, Neveser’i en çok özlediğim bir
akşam onu yine Köprü’ye yanaşmış, bu son seferlerinin birinde
beni son bir defa daha, bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları
arasında görmek istermiş gibi bekler bulacağım.
Eminönü’nden doğru koşa koşa bacasının hizasına geleceğim, o
bana bakacak, onunla son defa göz göze geleceğiz, merdivenlerden
koşa koşa inip, sürme iskelesini aşınca içi rahatlar gibi
olacak. Benim onu unutmadığım gibi, o da beni unutmamış…
Çocukluğumun, gençliğimin, Feneryolu’nda oturduğumuz zamanların,
üşüyüp soğuk almamdan o kadar korkan anneannemin sağ olduğu
günlerin, başka devirlerin, başka alemlerin vapuru Neveser’e son
defa bineceğim. (Ziya Osman Saba)
Asker taşıyan bir Şirketi Hayriye vapuru
İstanbul’un
bu cesur yürek gemileri ve kaptanları 1911’de Trablus, 1912’de
Balkan ve 1914’te I.Dünya Savaşı süresince ordu emrinde yurt
savunmasına önemli katkılarda bulunmuşlardı…
Bu gemilerle
savaşın en zor ve de umutsuz günlerinde, türlü zor koşullara
göğüs gererek asker, silah, mühimmat, levazım malzemesi ve kömür
taşındı…
I. Dünya
Savaşı süresince Şirketin elinde bulunan 39 vapurun hemen hemen
hepsi ya sürekli ya da belirli sürelerle ordu emrinde hizmet
gördü.
Savaşın
sonunda şirketin elinde Boğaziçi’nde sefer yapabilecek yalnız 18
vapur kalmıştı, bunlar sırasıyla:
47-Tarzı
Nevin,
48-Dilnişin,
51-Süreyya,
52-Şihap,
55-İnşirah,
54-İnbisat,
57-Tarabya,
58-Nimet,
59-Kamer,
60-Rağbet,
63-Sütlüce
64-Küçüksu,
65-Sarayburnu,
66-Boğaziçi,
67-Kalender,
68-Güzelhisar,
69- Hüseyin Haki ve
70-Ziya
adlı vapurlardı…
**
69-Hüseyin Haki vapurunun 1933 yılında Akay işletmesine
geçtikten sonra adı “Göztepe” olarak; 70-Ziya vapurunun adı da
“Erenköy” olarak değiştirildi
70 numaralı Ziya Çanakkale’de (1915)
70 numaralı
Ziya adlı vapur Osmanlı Orduları Kumandanlığına getirilen Alman
generali Lyman Von Sanders’in emrine verildi ve uzun süre
Çanakkale’de görev yaptı…
1915 yılının
bir mayıs günü İstanbul’dan hareketle Silivri’ye geldiği zaman
bir İngiliz denizaltısı tarafından izlendiğinin fark edilmesi
üzerine Silivri’ye sığındı ve hemen içindeki malzeme boşaltıldı.
Ziya o yıl 25 bini bulan yaralı ve hastaları taşımakta
kullanıldı.

Fedakar
mürettebatının sayesinde boyundan büyük işler başaran bu zarif
vapurların bir kısmı batarak “şehit” olurken, bir kısmı da geri
dönerek “gazi “ olmaya hak kazandılar…
Milletimiz en büyük deniz faciasını 1 Mart 1958 Cumartesi
günü yaşadı
Şehir hatları
işletmesinin 72 numaralı “Üsküdar” adlı vapuru İzmit körfezinde
fırtınadan batmış, çoğu kızlı-erkekli lise öğrencisi olmak üzere
392 kişi hayatını kaybetmişti…

Yıllarca
acısı unutulamayacak bir facia idi bu…
Dergilere
kapak, kitaplara konu olmuş olan bu büyük faciada ilgililerin
basiretsizliğinin yüzlerce genç evladımızın kaybına neden olmuş
olması halkımızı çok derinden yaralamıştı. Bu elim olayda
hayatlarını kaybedenler her yıl yapılan törenlerle hâlâ
anılmaktadırlar…
Üsküdar’ın çıkarılışı

Foto: Deniz Tümer
Babamın
olayın acısıyla o günlerde sıcağı sıcağına yazmış olduğu bir
şiir:
Körfezde Yas
Kalmış çakılan gözleri enginde bir ülke
Yok
dün yeşeren, dün gelişen, dün büyüyenden
Evlerde, okullarda o ses
Yolda
o gölge
Almış
kötü rüyaya götürmüş neyi varsa
Yarın
uyanırlar da yaşarlar mı sanırsın
Artık
şuradan tan da söker, gün de doğarsa ...
Bilmem yine niçin ve nasıl öyle kudurdun
Gençler ve çocuklar ki baharıydı o yurdun
Binmiş gidiyorlardı gülümser ve umutlu
Binmiş gidiyorlardı, birer kuştu yürekler
Akşam
olacak çağlayacak, söyleyecekler
Körfez o derin mutluluğa ermiş olacaktı
Yıllar o çocuklarda ne ünler, ne değerler bulacaktı
Artık
sevinirler mi güneşler de doğarsa
Bir
fırtınanın yendiği işbilirliğimize
Yüzlerce bahar başlıyı yokluklara attık
Kalk
ey kayalıklarda çöküp inleyen anne
Körfezde uçan kuşlara bak, ağlama artık
Körfezde uçan kuşları gördükçe gülümse
Bulmuş gibi Çiğdemleri, Turgutları tek tek
Birkaç soluk al da oracıklarda kalımsa
Ah
...
Bir
özlem olup gitti bu körfezde ölümse …
Şeref Tipi - Mart 1958
İzmit’te
yüzlerce yavrunun gemi ile birlikte batıp, boğulması
(Üsküdar vapuru faciası)
Evet…
Savaşlar,
işgaller, kazalar, kötü günler…
Ama bu
vapurlar yüz yıla yakın bir süre çok güzel günler de yaşattı
İstanbullulara…
Biz onları
hep o güzel günleriyle anacağız, öyle anlatacağız…

Foto: Ara Güler
Eski
İstanbul’un güzelliklerine güzellik katmıştı onlar, öyle
hatırlayıp, öyle sürdüreceğiz sevmeyi onları…
Ve bu sevgiyi
gelecek nesillere taşımaya çalışacağız…
İşte 1972
yılı…
63 numaralı
Sütlüce bir kuğu gibi süzülüyor Boğaz’da…

Bu narin
gemilerin ‘son on yılları’ artık İstanbul denizlerinde…
Dingin ve
gururlular…
İstanbul
halkı da öyle…
Güzel günler,
güzel yıllar… Eski Türkiye bu…
Bir daha geri
gelmeyecek olan Eski Türkiye…



Şirket vapurlarıyla
birlikte yaşanmış günlerden unutulmaz kareler…

Bu çalışma,
burada ancak bir kısmının resimleri görülmekte olan
tüm Şirketi Hayriye kaptanlarına ithaf edilmiştir…
Nur içinde
yatsınlar
Boğaziçi
vapurlarından ‘68' numaralı Güzelhisar müze yapılmak üzere 1994
yılında Koç Müzesi tarafından satın alındı ancak bugüne kadar bu
konuda bir gelişme olmadı.
Masalımız burada bitti…

Buyurun, çaylarınız şirketten…
Canerhan Tipi - Eylül 2010
Kaynakça:
“Şirket-i Hayriye” (Eser Tutel )
“Boğaziçi vapurları” (Ahmet Güleryüz-Hande Yüce)
Fotoğraflar:
WOW
-Turkey ve Ara Güler web sitesi
Canerhan Tipi'ye teşekkürlerimizle
Denizce

05.11.2010
|