e-mail    
denizce@denizce.com
 

  ACİL YARDIM / DAKSAR



Denizcilik Eğitimi
ADF Olası Sınav Soruları
DTO Olası Sınav Soruları
VHF Olası Sınav Soruları
Denizcilik Eğitimi-1
Denizcilik Tarihi

AB ve Denizcilik
Akıntılar
İst.Boğ.Dip Akıntısı
Balıkçı Günlüğü
Bayrakların Dili
Bofor Tablosu
Boğazlarımız
Boylu Soylu Gemiler
Büyük Denizciler
Büyüklere Oyuncak
Cankurtarma İşaret.
Deneyim/Sintine p.
Deniz Aşıkları Koop.
Deniz Bilim.Enst.I
Denizde Yangın
D.Taşıtlar.Yangın
Dizel Motorlar
Ege ve Akdeniz...
Fenerler
Forsa Yelkenlisi
Gemi İşletmecisi
Gemi Sicili Kodları
Gemi Söküm Tes.
Hamidiye Krvz.
Harita Simgeleri
Kıyı Konferansı
Kurtuluş'un Son..
Kürek Sporu
Levent Yatı
Marmara'da Yaşam..
MDTMYO B.Bülteni
Ölçüler
Pusula
Saltanat Kayıkları
Savarona
Trak'ın Seferi
Tekne Boya-Bakım
Teknede Yaşam
Türkiye Süngerleri
Yavuz / Bismarc

Ev Tersaneciliği
Marinalar
Marina Map
Mersin DTMYO
Tekne İmalatçıları
Türk Loydu
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri
 İstanbul'un Eski Vapurları

Canerhan Tipi    

 

 

 

Yirminci yüzyıl  boyunca İstanbulluların yaşamının bir parçası oldu bu minik vapurlar

Her biri;  güvertelerinde,  kaptan köşklerinde, salonlarında, acı-tatlı binlerce hatıra sakladılar

İşgal yıllarının acısını, kurtuluşun sevincini, gururunu İstanbul halkı ile birlikte yaşadılar…

1927 yılında Atatürk’ün, İstanbul’a o ilk gelişindeki coşkuyu bayraklarla, fenerlerle süslenerek halk ile birlikte kutladılar

64 numaralı Küçüksu  vapuru

Foto: Ara Güler

Ve nihayet yüzyılın sonuna doğru bir bir çekildiler İstanbul halkının yaşamından…

Uğramaz oldular artık Boğaz iskelelerine…

Satıldılar, söküldüler,  yok olup gittiler ama öyküleri hâlâ dillerde onların….

Her birinin adları, hatta baca numaraları bile hâlâ  belleklerde onların…

Her birinin kendine mahsus, inceli kalınlı düdük sesleri hâlâ kulaklarda…

O kömür-mazot karışımı makine dairesi kokuları hâlâ hatırlarda onların…

Acı tatlı anıları, kaptanları, yolcuları, iskeleleri romanlarda, şiirlerde yaşıyor artık onların…

Savaş ve işgal yıllarında,  birçoğunun cesareti, kahramanlığı destanlarda yazılı onların…


Foto: Ara Güler 

60 numaralı Rağbet vapuru

Yaşıyorlar evet…

Yaşıyorlar çünkü onları gönüllerinde yaşatan 20. yüzyıldan kalma kuşaklar var hâlâ…

Bizler varız yani… 1930’lular, 40’lılar, 50’liler hatta 60’lılar…

Babalarımızdan, dedelerimizden bize emanet kalan bu gemilerin kurumunu yutan,

isini  pasını yiyen, lodosta arka güvertesinde dudakları tuzlanan, pabuçları ıslanan  bizler…

Bizlerin  dışında birkaç  anı kitabı, bir-iki yazı ve bir sürü eski fotoğraf işte geride kalan …

İzliyorsunuz…

 

İşte bu zerafet  sembolü  vapurların renkli günlerinden görüntüler


71 - Hâlâs                           64 - Küçüksu                           66 - Boğaziçi

 


74 - Altınkum

 


70 - Erenköy

 


73 - Rumelikavağı

 


68 - Güzelhisar

 


67 - Kalender

 


66 - Boğaziçi

 

Erken sabahlarda Boğaziçi’nin işte bu  güzelim vapurlarına kim bilir kaçınız binerdiniz

Üsküdar iskelesinden her gün benim gibi…

Kimimizi Çengelköy’e, kimimizi Vaniköy’e, Arnavutköy’e, Bebek veya Kandilli’ye bırakırdı onlar, oradan dağılırdık okullarımıza…

Akşamüzeri bu kez bir başkası gelir, Boğaz iskelelerinden toplar hepimizi, Üsküdar’ a getirirdi…

Meydanda  beklemekte olan  tramvaylara biner, kimimiz Kadıköy’e,  kimimiz Bağlarbaşı’na, Kısıklı’ya, Selimiye’ye dağılırdık evlerimize…

O sabahlarda vapur Kuleli’nin önünden geçerken hep babamın anlattığı bir hikayeyi; Şeref Kaptan’ı ve 66 numaralı vapuru düşünürdüm…

1919 yılının o sonbaharı, işgal altındaki İstanbul’da Kuleli’nin orta kısmına başlayacaktı babam… Okulun açılacağı o Cuma ikindisi heyecanla geldiği Eminönü iskelesindeki kalabalığın da heyecanlı olduğunu gördü… Herkes “66” numaralı vapurdan ve “Şeref Kaptan” dan bahsediyordu:

“O gelseymiş, o götürseymiş onları Çengelköy’e, düşman zırhlıları arasından o geçirseymiş, bayrağımızı indirip, selamlamazmış onları çünkü Şeref Kaptan” …

 

** 1919 yılının o 66 numaralı vapuru daha sonraki yıllarda  “66-Boğaziçi”  adıyla  hizmet edecekti İstanbullulara

 

 

Ve işte bir alkış kopuyor, ‘66’ gelip, yanaşıyordu … Gerisini babamdan (Kuleli 1919 kitabından) dinleyelim:

“ Bir kalabalık seli arasında bindim 66’ya ve vapur hemen kalktı    Boğaz’a akşam gölgeleri inmiş, serin bir deniz yeli çıkmıştı… Ortalığı bir mavilik sarmıştı. Karşımdaki sırada ve daha arkalarda, ötelerde oturanların bakışları sert, durgun ve evet; öfkeliydi.  Evet… Hem durgun, hem öfkeli  ve hem de sessiz...

Vapurumuz  düşman zırhlıları arasından hızla geçiyordu. Hayır, arkadaki al bayrak inmeden, püfür püfür dalgalanıp duruyordu... Tüm bakışlar ay-yıldızlı bayrağımızdaydı. Bu bakışlardaki öfke, ‘66’ Boğaz’a daldıkça giderek kaybolur olmuştu. Ve işte artık gülümsüyordu  yolcular.

O deminki durgunluk, sertlik yerini sevgiye, saygıya, hayranlığa bırakmıştı... 

Sevgi, bu güzel vatana; saygı, şu al bayrağa; hayranlık ise Şeref Kaptana idi besbelli  ”


                                                                                                                       Şeref Kaptan 

“ İstanbul’daki umutsuzluk, hüzün ve yas yoktu Boğaz’da. İçerilere daldıkça vatan ve halk umutla gülümsüyordu sanki... Gerçekten, bu ne güzel vatan, bu ne yurtsever halk, bunlar ne kahraman kaptanlardı... Gemimiz  ilerledikçe  bu duygular da o zırhlılar gibi arkalarda kaldı...

Şimdi artık ‘66’nın kesik ve alaylı düdüğünü duyan pencereler açılıyor, balkonlar kalabalıklaşıyor, yollarda birikimler oluyor; köşklerden, yalılardan, sokaklardan, patikalardan, ağaçlıklardan mendiller, havlular, eller, küçük bayraklar sallanıyor, Boğaziçi halkı  umut, direnç, gurur saçıyordu...

Şeref Kaptan Çengelköy’e değil, sanki  ANKARA’ya yanaştı...

Ortalık iyice kararmıştı. İskele halkla doluydu. Herkes bizi alkışlıyordu  ”


 Foto: Sami Güner

74 - Altınkum vapuru Bebek iskelesinde

Şeref  Kaptan uzun yıllar Altınkum vapurunda sürdürdü mesleğini öldüğünde cenazesi bu vapurla götürüldü Beykoz’a…

 

66 – Boğaziçi son seferinde  (1981)

1910 yılının Ağustos ayında hizmete giren 66 numaralı Boğaziçi vapuru ise 52 yıl süren uzun hizmet döneminden sonra 1962 yılında onarılıp, yenilendi. 1981 yılında da hizmet dışına çıkarıldı.

Peki   kadirşinas milletimiz ve devletimiz  bu cesur ve hatıralı gemimize nasıl bir  son reva gördü acaba?

66 numaralı Boğaziçi vapuru 1982’de bazı değişiklikler yapıldıktan sonra Marmaris’te yüzer lokanta haline getirildi.

1984 yılında Boğaz’da bir yangın geçirdi. Kasım 1984’te üst güvertesi kaldırıldı ve tekrar yüzer lokanta haline getirildi.

İzleyen yıllarda eğlence gemisi olarak hizmet veren bu emektar vapur, 1995 yılında Boğaz’da seyir halindeyken transit  geçen bir yabancı gemi ile çarpışma sonucu battı ve kaybedildi !


Foto: Ara Güler 

Yiğit Şeref Kaptan’ın  “66”sı, o cesur gemisi,  lokanta ve eğlence gemisi olmayı kendine yakıştıramamıştı...

Bir zamanlar adının bir efsane gibi estiği Boğaziçi’nin serin sularının dibini ebedi mekân seçmişti kendisine...

İşgal yıllarında ona mendil sallayan, onu alkışlayan insanların anılarını da beraberinde götürmüştü...

 

73 numaralı  Rumelikavağı  vapuru


Foto: Ara Güler

Türkiye’nin çehresinin değiştirilmeye başlandığı o 80’li yıllarda

Güzeller güzeli Rumelikavağı vapuru da bu vefasızlıktan nasibini aldı

1984 yılında Hilton Oteline satılarak tadilat geçirdi

Ve dansözü çağrıştıran “Şehrazad” adıyla yüzer lokanta oldu…

 

1980’lerde İstanbul’un değişen yüzüne ve kimliğine ödenecek diyet “66” ile  “73” ile kalsa yine de iyiydi belki…

Ama arkası gelecek, İstanbul’un tarih yazmış bu gemileri tek tek teslim edilecekti rant imparatorluğuna…

 

Şirketi Hayriye’nin Hasköy tersanesinde inşa edilmiş olan 76-Sarıyer vapuru 1983 yılında hizmet dışı bırakıldığında 55 yıllık tekneydi…

Bir sabah “Paradise” oldu onun da adı… İstanbul’daki yeme-içme rantının dayanılmaz cazibesine teslim edilmişti o da…

 

Ve  71 numaralı Hâlâs….

 

Savaş boyunca İngilizlerin rehin tuttuğu gemi…  6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtuluşu anısına kurtuluş anlamına gelen “Hâlâs” olarak adlandırılmıştı…

Satıldı… O da kurtulamadı eğlence gemisi olmaktan…

 

 

1920’lerde, 30’larda, 40’larda bu Boğaz vapurlarında  “tenezzüh seferi” adı altında eğlenceli halk gezileri tertip edilirmiş…

Bu geziler genellikle müzikli ve yemekli olup, halkın nezih bir ortamda, ehven şartlarda eğlenmesi amaçlanırmış…

Her yanı tertemiz boyalı ve cilalı olarak korunan, madeni aksamı her daim pırıl pırıl parlayan bu zarif vapurlardaki bu gezileri, onları palyaçoya çevirip, “eğlence gemisi” anlayışı ile isli, paslı bir şekilde Boğaz’ın kıyısına bağlayan anlayışla karıştırmamak gerekir elbette…

 

 

O vapurların bu perişan hallerini görmek elbette üzerdi bizleri…

Elbette kabullenemezdik onların bu şekilde sirk atı misali kullanılmalarını…

Onlar bizlerin gözünde daima birer saygın üyesiydi geçen yüzyıl toplumunun…

Çay-simit-semaver toplumunun çocuklarıydı onlar da bizler gibi… 


Foto: Ara Güler

Henüz kokoreç - lahmacun toplumuna geçiş gerçekleşmemişti bizim onları ilk tanıdığımız yıllarda…

Öyle çok sevildiler ki onlar…

Öyle çok anıları var ki 20. yüzyıl kuşaklarının onlarla...

Hiç bir zaman, dünyanın hiç bir yöresinde vapurlar halkla böyle bütünleşemeyecek,

toplumun bir ferdi gibi algılanamayacaklar,

 

Bu etkileşim yeryüzünde bir kez daha görülmeyecek.

Ne şanslıymışız ki bizler yaşadık bunu…

Ünlü şairimiz Ziya Osman Saba’nın 39 numaralı  “ Neveser” vapuru için yazmış olduğu uzun yazısından şu aktaracağım kısa bölüm, bu vapurların nasıl bir dost kadar hatta zaman zaman bir sevgili kadar sevilmiş ve benimsenmiş olduklarının bir şahane belgesi olsun:

 

NEVESER

O artık iskelelere “Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim” demek ister gibi yaslanıyor, yanaştığı iskeleden güç bela, sanki dürtülmekle ayrılıyor…

Neveser öylesine yorgun argın çalışıyordu ki bu yaz da kaç kere, başka vapurlardan içim burkularak seyrettim. Bindiğim vapurlar çabucak yakaladılar onu…

Birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada yolculardan onun eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur geldikten sonra artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler oldu. Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi…. O artık gülünçleşmişti. Ona artık “patpat-ı bahrî” diyorlardı

Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar gibi karıştırdığı için o seferleri yapmaktan  besbelli affolunacak artık!.. Bir akşam, Neveser’i en çok özlediğim bir akşam onu yine Köprü’ye yanaşmış, bu son seferlerinin birinde beni son bir defa daha, bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş gibi bekler bulacağım.

Eminönü’nden doğru koşa koşa bacasının hizasına geleceğim, o bana bakacak, onunla son defa göz göze geleceğiz, merdivenlerden koşa koşa inip, sürme iskelesini aşınca içi rahatlar gibi olacak. Benim onu unutmadığım gibi, o da beni unutmamış…

Çocukluğumun, gençliğimin, Feneryolu’nda oturduğumuz zamanların, üşüyüp soğuk almamdan o kadar korkan anneannemin sağ olduğu günlerin, başka devirlerin, başka alemlerin vapuru Neveser’e son defa bineceğim.  (Ziya Osman Saba)

 

 

Asker  taşıyan bir Şirketi Hayriye vapuru

İstanbul’un bu cesur yürek gemileri ve kaptanları 1911’de Trablus, 1912’de Balkan ve 1914’te I.Dünya Savaşı süresince ordu emrinde yurt savunmasına önemli katkılarda bulunmuşlardı…

Bu gemilerle savaşın en zor ve de umutsuz günlerinde, türlü zor koşullara göğüs gererek asker, silah, mühimmat, levazım malzemesi ve kömür taşındı…

I. Dünya Savaşı süresince Şirketin elinde bulunan 39 vapurun hemen hemen hepsi ya sürekli ya da belirli sürelerle ordu emrinde hizmet gördü. 

Savaşın sonunda şirketin elinde Boğaziçi’nde sefer yapabilecek yalnız 18 vapur kalmıştı, bunlar sırasıyla:

47-Tarzı Nevin,
48-Dilnişin,
51-Süreyya,
52-Şihap,
55-İnşirah,
54-İnbisat,
57-Tarabya,
58-Nimet,
59-Kamer,
60-Rağbet, 
63-Sütlüce
64-Küçüksu,
65-Sarayburnu,
66-Boğaziçi,
67-Kalender,
68-Güzelhisar,
69- Hüseyin Haki ve
70-Ziya
adlı vapurlardı…

 

** 69-Hüseyin Haki vapurunun 1933 yılında Akay işletmesine geçtikten sonra adı “Göztepe” olarak;  70-Ziya vapurunun adı da “Erenköy” olarak değiştirildi

 

 

70 numaralı Ziya  Çanakkale’de (1915)

70 numaralı Ziya adlı vapur Osmanlı Orduları Kumandanlığına getirilen Alman generali Lyman Von Sanders’in emrine verildi ve uzun süre Çanakkale’de görev yaptı…

1915 yılının bir mayıs günü İstanbul’dan hareketle Silivri’ye geldiği zaman bir İngiliz denizaltısı tarafından izlendiğinin fark edilmesi üzerine Silivri’ye sığındı ve hemen içindeki malzeme boşaltıldı. Ziya o yıl 25 bini bulan yaralı ve hastaları taşımakta kullanıldı.

Fedakar mürettebatının sayesinde boyundan büyük işler başaran bu zarif vapurların bir kısmı batarak “şehit” olurken, bir kısmı da geri dönerek “gazi “ olmaya hak kazandılar…

 

 

Milletimiz en büyük deniz faciasını 1 Mart 1958 Cumartesi günü yaşadı

Şehir hatları işletmesinin 72 numaralı “Üsküdar” adlı vapuru İzmit körfezinde fırtınadan batmış, çoğu kızlı-erkekli lise öğrencisi olmak üzere 392 kişi hayatını kaybetmişti…

Yıllarca acısı unutulamayacak bir facia idi bu…

Dergilere kapak, kitaplara konu olmuş olan bu büyük faciada ilgililerin basiretsizliğinin yüzlerce genç evladımızın kaybına neden olmuş olması halkımızı çok derinden yaralamıştı. Bu elim olayda hayatlarını kaybedenler her yıl yapılan törenlerle hâlâ anılmaktadırlar…

 

 

Üsküdar’ın çıkarılışı


Foto: Deniz Tümer 

Babamın olayın acısıyla o günlerde sıcağı sıcağına yazmış olduğu bir şiir:

Körfezde Yas

Kalmış çakılan gözleri enginde bir ülke

Yok dün yeşeren, dün gelişen, dün büyüyenden

Evlerde, okullarda o ses

Yolda o gölge

Almış kötü rüyaya götürmüş neyi varsa

Yarın uyanırlar da yaşarlar mı sanırsın

Artık şuradan tan da söker, gün de doğarsa ...

 

Bilmem yine niçin ve nasıl öyle kudurdun

Gençler ve çocuklar ki baharıydı o yurdun

Binmiş gidiyorlardı gülümser ve umutlu

Binmiş gidiyorlardı, birer kuştu yürekler

Akşam olacak çağlayacak, söyleyecekler

Körfez o derin mutluluğa ermiş olacaktı

Yıllar o çocuklarda ne ünler, ne değerler bulacaktı

 

Artık sevinirler mi güneşler de doğarsa

Bir fırtınanın yendiği işbilirliğimize

Yüzlerce bahar başlıyı yokluklara attık

Kalk ey kayalıklarda çöküp inleyen anne

Körfezde uçan kuşlara bak, ağlama artık

Körfezde uçan kuşları gördükçe gülümse

Bulmuş gibi Çiğdemleri, Turgutları tek tek

Birkaç soluk al da oracıklarda kalımsa

Ah ...

Bir özlem olup gitti bu körfezde ölümse …                                  

 

Şeref Tipi  - Mart 1958

İzmit’te yüzlerce yavrunun gemi ile birlikte batıp, boğulması
(Üsküdar vapuru faciası)

 

 

Evet…

Savaşlar, işgaller, kazalar, kötü günler…

Ama bu vapurlar yüz yıla yakın bir süre çok güzel günler de yaşattı İstanbullulara…

Biz onları hep o güzel günleriyle anacağız, öyle  anlatacağız…


Foto: Ara Güler

Eski İstanbul’un güzelliklerine güzellik katmıştı onlar, öyle hatırlayıp, öyle sürdüreceğiz sevmeyi onları…

Ve bu sevgiyi gelecek nesillere taşımaya çalışacağız…

 

İşte 1972 yılı… 

63 numaralı Sütlüce bir kuğu gibi süzülüyor Boğaz’da…

Bu  narin gemilerin ‘son on yılları’ artık İstanbul denizlerinde…

Dingin ve gururlular…

İstanbul halkı da öyle…

Güzel günler, güzel yıllar… Eski Türkiye bu…

Bir daha geri gelmeyecek olan Eski Türkiye…

 


Şirket vapurlarıyla birlikte yaşanmış günlerden unutulmaz kareler…

 

Bu çalışma, burada ancak bir kısmının resimleri görülmekte olan
tüm Şirketi Hayriye kaptanlarına ithaf edilmiştir…

Nur içinde yatsınlar

 

Boğaziçi vapurlarından ‘68' numaralı Güzelhisar müze yapılmak üzere 1994 yılında Koç Müzesi tarafından satın alındı ancak bugüne kadar bu konuda bir gelişme olmadı.

 

Masalımız burada bitti…

Buyurun, çaylarınız şirketten…

 

 

Canerhan Tipi  - Eylül 2010        

 

 

Kaynakça:

 “Şirket-i Hayriye”  (Eser Tutel )
 “Boğaziçi vapurları” (Ahmet Güleryüz-Hande Yüce)

 

Fotoğraflar:

 WOW -Turkey  ve  Ara Güler web sitesi

 

 

Canerhan Tipi'ye teşekkürlerimizle

Denizce

05.11.2010