http://www.yankiyazgan.com
“Sabah işe geldiğimde gördüğümde içim açılan birisini
diğerlerine tercih etmemin ne sakıncası var? Bunu kayırmacılık
ya da gözdecilik olarak görmek mümkün mü?” Bir yönetici
arkadaşım sabah kahvesinde soruyor. “Ben bu kişi ile diğerlerine
nasıl aynı hisler içinde olabilirim?”. Hak veriyorum,
“Haklısın”. “Ama sen de herkese hak veriyorsun” diyen bir başka
ses var. Duygulara hak verip vermemek gibi bir seçeneğim yok.
İnsanların bizde uyandırdığı duygular öylece durdukları sürece
sorun da yok. Ayrımcılık, bize yakınlık gösterenlere başkalarına
göstermediğimiz bir yakınlığı göstermeye başladığımız anda
ortaya çıkıyor.
Yöneticinin, patronun böyle bir hakkı yok mu? Kendimize
haksızlık etmemek için başkalarına haksızlık etmeye razı isek,
var. Güleryüzlü ve içaçıcı (büyük olasılıkla itaatkar)
elemanımıza haksızlık etmiş olmaz mıyız? Fazlasıyla iyi
davranarak mı? Bunu bana soran arkadaşım, soruyu sorduğu kişinin
öğretmenleri ve yöneticileri için pek içaçıcı olmamış, fazla
kurcalayan birisi olduğunu bilseydi, hiç sormayabilirdi. Ama
sordu bir kere...
Profesyonellerin çalıştığı büyük şirket hayatının iyi kötü
düzenli ve kurallı ortamı bu duruma bir çare bulabilir, diye
düşünebilirsiniz. Aile şirketlerinin neredeyse yüzde 90’ları
oluşturduğu bir ülkede, “yakınlık”ve “yakın hissetmek” üzerine
kurulu olmayan bir sistem, bir ortam kurulabilir mi? Bu konuya
yine gireriz, ama, arkadaşımın sorusuna döneyim.
Çalıştığınız kurumda bazılarının kendilerini ayrıcalıklı
hissetmesi ile ayrıcalıklı olması arasındaki fark belki de
basit: diğer çalışanların bir gün gelip de kendilerini
ayrıcalıklı hissedemeyecekleri duygusunu vermek istiyorsanız,
gözdeleriniz ayrıcalıklı olsun; dizinizin dibinden ayrılmasın,
masanızda başköşede dursun. Böylece diğerleri umutsuzluğa
kapılarak, kendilerini gözde hissedebilecekleri yerlere
yöneleceklerdir. Gözdenizin toplayacağı düşmanlık duygusu onun
verimini düşürecektir. Başkalarından farklı hissetmek insana iyi
gelir. Eşitlerine tanınmayan ayrıcalıklardan yararlanmak ise,
başta hoş, sonra boş gelebilir.
Takımın, ekibin işleyişi açısından bozucu bir darbe
olacaktır. Gözdeniz dışındakiler hiçbir zaman, gözünüze
giremeyecekleri duygusunu kapıldıklarında “iş verimi” boşuna
beklemeyin. Hoş, bizim problemimiz yönetici arkadaşımın
gözdesine vermek istediği ayrıcalıklardan ibaret değil. “Kasap
sevdiği kuzunun postunu yerden yere çarparmış” sözündeki sevilen
kuzu olmak kim ister... Bir ilkokul öğretmenimizi hatırlıyorum,
yeğeni de öğrencileri arasındaydı. Zavallı oğlanın sınıfta
yediği dayağı herhalde hiç birimiz yememişizdir. Hepimize dünya
tatlısı olan bu öğretmenimiz, o zaman anneme anlattığına
bakılırsa, çocuğu kayırıyor demesinler düşüncesiyle her fırsatta
oğlana girişiyordu. Gözdecilik yapmayayım diye... “Kaş yapayım
derken göz çıkarmak” dedikleri bu olsa gerek.
Hoşumuza giden, beğendiğimiz bir davranışın uyandırdığı
duyguyu belli etmek, iyi ve güzel bulduğumuz şeyleri söylemek
gözdecilik midir? Hayır. İşimizde, ailemizde gözdelerimiz olması
anormal midir? Hayır. O zaman problem nerede çıkabilir? Gözdelik
konusunda umut kırıcı biçimde fırsat eşitliği sağlamadığımızda.
Gözdeliği kimileri için bir kariyer haline getirip, bazılarını
gözbebeğimiz yapıp, bazılarını da gözden çıkartmaya hazır
olduğumuzu hissettirdiğimizde, hem gözdelere, hem de işimize iyi
bir şey yapmıyor olabiliriz. Bir soru daha: Kim sevilmek
istemez? Kim hiç sevilmeme ihtimaline tahammül edebilir?