| |
Her yeni gün benim için, yeni umutlar ve yıllardır
kovaladığım huzurun başlangıcı. Bu saatlerdeki, yani gün
bitimindeki huzursuzluğumu kendime bile fark ettirmem. Çünkü ben
umutlarımı yitirmek istemiyorum. Sıkı sıkı sarıldığım hayatın
ellerimden kayıp gitmesini istemiyorum. O zaman aynı, sabahları
vapura bindiğimde gördüğüm yüzler gibi olur yüzüm. Renksiz,
donuk, çirkin. Çok şanslıyım, işime her sabah denizle kucak
kucağa gidiyorum ve gün bittiğinde de sarılıyoruz yine
birbirimize. Ben bu duygularımı yitirmemek için, umutlarımı
bitirmiyorum günü bitirdiğimde. Genelde koşmakla yürümek arası
telaşla gidiyorum vapur iskelesine. Minik adımlarla çok yol kat
etmeyi bilirim. Bu şekilde her adımımı sindiririm. İskeleye
yaklaştıkça kocaman adımlar atan insanların yanında sanki iğreti
kalırım. Bir sonra atacakları adımı tekmeleyen insanların
arasına karıştığımda, hep şu geçer içimden. Ben bir sonra
atacağım adıma öfke duymayacağım. İskele binasına girdiğimde ilk
iş vapurun kalkış saatine bakmak olur. Sonra seyredin beni.
Şayet kıl payı yakalama şansım varsa sonuna kadar zorlarım,
koşarım... Yok, eğer vapur yeni yanaşıp da yolcu indirmeye
hazırlanıyorsa, sakince, inen yolcuları görebileceğim bir yere
geçip sigaramı yakarım. Bütün ifadeleri yakalama hırsıyla
sigaramı içerim. Yüzler hep asık, mutsuz. Nasıl bir başlangıç bu
diye düşünürüm. Bu insanların yarısından çoğu üretmek, kazanmak
için koşturuyorlar ama insan üretmekten bu kadar nefret eder mi?
İnenler geçip gidince, binenleri takip ederim. Kapalı yerde
oturamam, denizle kucaklaşacağım ya! O noktada bir çok binenle
yolumuz ayrılır onların derdi sıcak bir köşede surat asmak.
Benim derdim martıların çığlıklarıyla neşelenmek. Hele bir de
martılara simit atanlar olursa. İşte o zaman gülümseme yüzümdeki
yerini alır ta ki uykum gelip yatana kadar da yüzüm gülümsememi
bırakmaz. Gün içinde karşılaştığım insanlara da ben gülümseme
sebebi olurum. İlk görenler şaşırır, alışık değiller gülen yüze.
Bir dahaki karşılaşmada onlar benden daha çok tebessüm ederler,
çünkü bu dünya tatlısı bir alış veriştir. Huzuru alan memnun
satan memnun. Gün bitince sanırsınız ki vapura binenler inenler,
mutsuz karamsar yüz ifadeleriyle günü noktalarlar. Hiç de öyle
değil! bir sevinç, bir neşe biten güne. Umutları bitmiş işte.
Bitmemiş olsa yeni güne gülerek umutla başlarlar. Onlarsa günü
bitirmenin sevincini yaşıyorlar... yazık! yaklaşık iki ay önce
cüzdanımı çaldırdım. Tuhaf bir duygu sana ait olana sahip
olamamak. Ama ben bunu ilk defa yaşamıyorum sanırım
palazlandığım için çok fazla yıpranmadım. Sadece yapmam
gerekenleri yapıp en az zararla atlatmaya çalıştım. Doğum
günümün olduğu gece başımı yukarı kaldırdım ve dedim ki... neden
bunca kayıp? Bunlarla mı büyümem gerekiyor? Ve sabaha kadar
yitirdiklerimin listesini yaptım. Sabah normal şartlarda uykusuz
ve yorgun olmam gerekirken daha bir enerjik daha bir neşeliyim,
nasıl olmam doğduğum günde? En güzel elbiselerimi giymedim belki
ama en güzel bendim o gün, şaka mı? Ben doğmuşum o gün! Vapura
minik, sıkı adımlarımla koştum. Her zamanki gibi dışarıda
oturmayı tercih ettim, denizle kucaklaşmak için. Sigaramı
yaktığımda etraftaki mutsuzları değil kendimi takip ettim. Bir
kere daha sevdim kendimi, ne mutlu bana. Ben kendimle ve denizle
keyif yaparken bir çift göz sigarasını içerken meğer bana
bakıyormuş. Vapur Karaköy iskelesine geldiğinde yine köprünün
konmasını beklemeden iskeleye atladım. Bir çift göz de atlamış
ve bir süre sonra omuzumun üstünden şu sesi duydum; Ayşe hanım?
İyi ki şaşkınlıkla düşmedim. Vapura bindiğimden itibaren kendimi
düşünürken, bir anda birinin daha beni düşünüp adımla
seslenmesi!... Şaşkın bir ifade ile arkama döndüm, efendim
diyebildim. O benim, siz kimsiniz soruları aklıma gelmedi. Bir
çift göz, otuz beş yaşlarında, efendi görünümlü biri. İyi güzel
de bu efendi adımı nereden biliyor diye hızlı hızlı düşünmeye
başladığım bir anda, cüzdanınızı kaybettiniz mi diye sordu?. O
anda düşünmeden evet çıktı ağzımdan. EVET. Dedim. Cüzdanımı
çalanlar işlerine yarayanları alıp bir köşeye atmışlar ve bu
efendi de o köşeden almış. Vapurda bana rastlayana kadar
saklamış. Dedim ki; nasıl tanıdınız?... Ehliyetimin üstündeki
resimden tanımış beni! İşte duyduğum bu cümle doğum günü
hediyemdi. Resim on altı yıl önce çekilmiş ve on altı yıl sonra
bu resme beni benzetmiş. İçimden, melodik şunu dedim; iyi ki
doğdun Saraaaaa, iyi ki doğdun Saraaaaaaa... Mumlar nerede peki?
Üflemeliyim, dilek tutmalıyım. Yılların beni herşeye rağmen
değiştirmediğinin en güzel ispatıydı bu. Dedim ki; Teşekkür
ederim, dedim ki; Bu gün benim doğum günüm ve siz farkında
olmadan beni bana hediye ettiniz. Dedim ki; Teşekkür ederim
milyonlarca. Anlamadı, belki de sadece ehliyetime ve cüzdanıma
kavuşma sevinci sandı. Halbuki!... İyi giyimli, otuz beş
yaşlarındaki bu efendi bana, yıllarımı hediye etti...
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

07.11.2009
|
|