|
Lozan Barış
Görüşmeleri Sürecinde
Ekonomik Politika Yaklaşımları
| İzmir İktisat Kongresinin hem savaştan yeni çıkmış ve bu
süreçte çeşitli nedenler dolayısıyla yıpranmakta, birlik
beraberlik ruhunu göreceli olarak yitirmekte olan kadronun yeniden
fonksiyon kazanması amacı, hem de Lozan'daki pazarlığın ana konusu
olan ekonomik özgürlük kazanma çabalarının sivil kuruluş ve baskı
guruplarınca da arzu edildiği izlenimini verebilmek niyetleriyle
ele alındığı gerçeğini vurgulamak istiyorum. |
|
 |
Esasen, kongrenin kabul ettiği 12 maddelik iktisat misakı
(bildirisi) incelendiğinde çocuksu denebilecek saflıkta ifadeler,
örneğin; Türk halkının yıkıcı olmadığı, çok çalıştığı, hırsızlık,
dolandırıcılık, yalancılık iki yüzlülük ve tembelliği düşman saydığı
mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekindiği; bol güneş ve
temiz havayı sevdiği gibi ifadelerin yer almakta olduğu ve hemen hiç
bir istatistiki bilgi sunulmamış olması kongrenin gerçekten bir
iktisat kongresi olarak değerlendirilebilmesini güçleştirir.
Bu, Cumhuriyetin ilanı sonrası ve Lozan barış görüşmeleri
arası kongrede yönetici kadroların ekonomik görüşlerini belirleme
ve/veya topluma beyan etme fırsatının kullanıldığı söylenemez.
Zaten gerek Lozan barış görüşmelerinin devamı sırasında ve
gerekse ulusal kamuoyunda ciddi sonuçları ve etkileri olan bir hareket
olarak yorumlanmaz.
Toprak konusu üzerinde hemen hiç durmayan Türk heyeti,
Lozan'a götürebildiği müzakere gücünün neredeyse tamamını ekonomik
özgürlükler tartışmalarında harcamaktadır.
Kısaca kapütilasyonların kaldırılması çabaları olarak
özetlemenin mümkün olduğu bu gayretler ne yazık ki tam bir başarı ile
sonuçlanamamıştır.
Türkiye 1923-1928 arası gümrük vergisi tarifelerini
belirlemekten yoksun bırakıldığı gibi yabancı şirketlere tanınan başta
vergi avantajları olmak üzere türlü çeşitli ayrıcalıkların kalkması
için 1930 başlarına değin beklemek zorunda kalmıştır.
Ancak dönemin kadrolarının peşinde olduğu hedefin
belirlenmesi daha doğrusu bir ilkenin yani "İktisatta Ulusal Görüş"
ilkesinin izlerini bulabilmek için kongre bildirisinden çok Atatürk'ün
kongreyi açış konuşmasının üzerinde durmalıdır:
"Ülkemizi artık esir ülkesi yaptırmayız. Dikkati nazarımızı
çekmiş olan konferansın son tartışmaları bu nokta ile ilgilidir. Lozan
konferansının ertelenmesi aynı sorun ve noktadan doğmuştur."
"Bu ulus artık kararını vermiştir. Bu ulus için artık
duraksama dönemleri çoktan geçmiştir."
"Nihayet, dünya bilsin ki, millet tam bağımsızlığın
sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yoldan bir an geri
durmayacaktır."
Bütün bunlardan bahis edilirken Atatürk'ün devletçilikten bir
kelimeyle bile söz açmaması bazı yazar ve düşünürler tarafından
"Zaferden sonra ihtilal kendi felsefesine ihanet etti" eleştirilerine
yolaçmıştır.
Ancak, 1 Mart 1922 de "Kamu yararını doğrudan ilgilendiren
kurum ve teşebbüsleri devletleştireceğiz" diyen ve bu arada
bağımsızlık savaşını başarı ile tamamlayarak tartışmasız tek adam
konumuna gelen Mustafa Kemal'in düşüncelerinde bir değişim yoktur.
Esasen düşüncelerinin değişmesini gerektirecek bir baskı altına
girmesini gerektiren bir oluşum da yoktur. Ancak konuşmasındaki ana
fikir iktisadi yöntemi belirleyici olmak yerine, yeni Cumhuriyetin bir
iktisat devleti olacağını vurgulamak ve iktisadi konuların tartışmasız
olarak öncelikle ele alınacağı gerçeğini pekiştirmektir. Nitekim
devletçilikten söz etmemiştir fakat bu işlerin özel girişim veya
kapitalist yöntemlerle yapılacağına değin bir söylemi de olmamıştır.
Yarı Sömürge Bir Ülke
Satırlarıma, hepimizin ne halde olduğuna ilişkin az veya çok
bilgisinin bulunduğu Osmanlı İktisadına bir göz gezdirerek devam etmek
istiyorum.
18.yüzyılın sonlarında İngiltere'de başlayıp hızla Batı
Avrupa'yı saran ve giderek dünyanın iktisadi çehresini değiştirmekte
olan büyük bir hareketin yani Sanayi Devrimi'nin dışında kalmış olan
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı sonrası dünya yüzölçümünün
%77’sini oluşturan sömürge veya yarı sömürge ülkelerinden bir
tanesiydi. (Yaklaşık 135 milyon kilometrekare olan dünya yüzölçümünün
105 milyon kilometrekaresinde sömürge ve yarı sömürge
devletler, 1.800.000.000 nüfuslu dünyanın 1.230.000.000 luk kısmını
barındırmaktaydı.)
Bir taraftan kapitülasyonlar, borçlandırma yoluyla
istismarlar, diğer taraftan yabancı sanayi mamullerinin ayrıcalıklı
ithali ve ihraç edilen gıda maddeleri ile sanayi hammaddelerinin
ucuzlatılan bedelleri zaten çok zayıf olan milli ekonomiyi çökertti.
Esasen bu çok zayıf olan iktisadi faaliyetler de hemen hemen tümüyle
yabancı şirketler, Levantenler veya Doğululaşmış yabancıların elinde
idi. Ortada bir merkez bankası bulunmaması ve yabancı bankaların
ihracat bedellerinin ödenmesi sıralarında Türk parasının değerini
yükseltip, ithalat mevsiminde bu parayı değersizleştirerek
uyguladıkları gizli değişim politikaları milli sermaye birikimine
imkan vermemekteydi.
Sanayie gelince. Daha Birinci Dünya Savaşı içinde (1915)
yapılan sanayi sayımında ele alınan makineli işletmelerde toplam
14.060 sanayi işçisi sayılabildi. Ancak daha sonra yani 1921 de Ankara
Hükümetinin kontrolü altında bulunan bölgelerde yapılmış olan sayımda
33 bin işletmede 76 bin işçi belirlenebildi. İşletme başına 2-3 işçi
düşmesinden bu işletmelerin çoğunluğunun basit el ve halı dokuma
imalathaneleri, deri atölyeleri ve tabakhaneler olduğu gerçeği ortaya
çıkıyor.
Ulaştıma açısından bakıldığında da durum parlak değildi.
Adına yol denebilecek bir kilometre yol bile Osmanlı istatistiklerinde
dahi yer almamıştır. Demiryolları biraz daha yürek ferahlatıcı gibi
görünse de Lozan antlaşması imzalandığında elimizde kalan tüm demir
yolları toplam 4072 kilometre idi ve tümü yabancı şirketlere aitti.
Keza uzunluğu toplam 4000 km. bulan sahillerimizdeki limanlar arasında
bile sadece yabancı gemiler çalışıyordu.
Görülmektedir ki Osmanlı ekonomisi bir yarı sömürge
ekonomisidir. Bu sebeple Lozan antlaşması sonrası gelen kısmi özgürlük
hakları ve gene kısmi kapitülasyonsuzluk ortamı Türkiye
Cumhuriyeti'nin yarı sömürge ekonomisinden milli ekonomi rejimine
yöneliş hareketini başlatacaktır. Ama nasıl?
Evet genç cumhuriyet gerçi özgürdü ve bağımsızdı ama yukarıda
da özetlenmeye çalışıldığı gibi haraptı. Geri, fakir, sermayesiz ve en
önemlisi yalnızdı.
Birikmiş sermayeler yoktu. Bankacılık, demir ve deniz
yolları, belediye işletmeleri iç ve dış ticaret tümüyle yabancıların
elindeydi. Ve tüm bu işletmeler ayrıcalıksız olarak faaliyette
bulunmaya eni konu nazlanıyorlardı.
Kaldı ki, tüm bu olumsuzluklar içinde tutulması gereken
yollar ve uygulanacak sistemler belli değildi. Öte yandan Türk
aydınlarının, ekonomik doktrinler üstünde araştırma ve tartışma
geçmişi de yoktu. Birinci Millet Meclisi dönemlerinde yer alan
sosyalist hareket doktrinsiz kaldı ve Fransız ihtilalinden süzülüp
gelen bireyci, liberal görüş batıya dönmüş Türk aydınının aşina olduğu
bir görüş haline geldi ve Lozan öncesi ve hatta İzmir İktisat
Kongresinde ortaya çıkmış sayıldı. (Madde 9. Türk, ecnebi sermayesine
karşı değildir.!)
Bu şartlar altında yol gösterici olarak hemen akla
gelebilecek yeni iç savaştan çıkmış, yeniden düzenlenmeye muhtaç,
harabolmuş bir devlet olan Rusya'nın da Türkiye'ye verebileceği fazla
bir şey yoktu.
Bu karmaşık yol ayırımında mecburen yönelinen ve izahı,
Atatürk'ten bağımsız ve onaysız bir konuşma yapması mümkün olmayan
Maliye Bakanı Mahmut Esat BOZKURT'a düşen yol şudur:
"Yeni Türkiye karma bir iktisat sistemi izlemelidir, iktisadi
teşebbüs kısmen devlet ve kısmen özel teşebbüs tarafından
üstlenilmelidir."
Her iki kesimde de iktisadi teşebbüs denemeleri 1930 yılına
değin ele alınamamıştır. Demiryollarında elde edilen şaşırtıcı devlet
başarılarının getirdiği heyecan bir başka iktisadi faaliyette
görülemedi. 1923 -1930 yılları arasında oluşturulmaya çalışılan milli
burjuvazi ancak komisyonculuk safhasında ve devlet desteğiyle bile çok
yavaş gelişti. Bunda tabii ki Lozan'da tam olarak ekonomik
bağımsızlığın sağlanamamış olmasının payı vardır.
Bu yıllarda başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı kasıp
kavuran ekonomik kriz Türk tüccarı ve sanayicisi yetiştirilmesi
çabalarını da engelledi, hiç kuşkusuz. O kadar ki, 1929 buhranı
başladığında Türkiyenin bütün kalkınma ümidi dış ticaretinden gelecek
yabancı para ve ulusal faaliyetlerin bütçeye akıtabileceği vergi
hasılatından ibaretti.
Yeni Gelişmeler
1924 yılında kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun
(Anayasa) Liberal ruhu, milli gücün toplumsal yararlar için
motivasyonuna, olağanüstü organların kurulması ve işletilmesine imkan
vermiyordu. Herşey batı demokrasilerindeki hukuk ve ekonomik
düzenlemelere göre oluşturulmalı ve asla taviz verilmemeliydi.
Gerçi 1924 sonrası yapılan ve özellikle daha önce
değindiğimiz gibi demiryolları kurulması yolunda elde edilen
övünülecek başarılar gibi çeşitli hamleler vardı ancak bütün bunlar
Atatürk'ün biraz da müdahaleci öncülüğünde, yasalar az çok zorlanarak
başarılmıştı.
Fakat genel olarak takip edilmekte olan Liberal programlar
ile hızlı kalkınma ümidleri, yukarıda açıklamaya çalıştığımız iç ve
dış engeller ve genel alt yapısızlık ve sermaye birikimi yoksunluğu
sebeplerinden dolayı kırılıyordu.
1930 ve sonrasında dünyayı kasıp kavuran ve nihayetinde bir
dünya savaşına götüren ekonomik buhran sırasında milletler arasındaki
dost olmayan ilişkiler Türkiye'de de ekonomik politikaları zorunlu
olarak devlet müdahalelerine açtı.
Sonra daha kişilikli araştırmalar yapılarak para ve dış
ticaret konularında tam bir zaptı rabt altına alınma şeklinde ortaya
çıksa da Türkiye'de devletçi politikaların başlangıcı devletin
kendisinin tesis ve teşekküller kurarak devlet işletmeciliğine
girmesidir. Bu durum resmen 30 Ağustos 1930 yılında İsmet Paşa'nın
Sivas Demiryolunun açılışı töreninde "Mutedil Devletçilik" ifadesiyle
açıklanır.
Yönetim kadrolarının bu hamlesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin,
I.Dünya Savaşı sonrası demokratik nitelikli yönetimlere sahip ülkeleri
arasında - iktisadi planlar hazırlayan ilk ülke olması unvanına kadar
gider. Gerçekten de İlk Beş Yıllık Kalkınma Programı İktisat Bakanlığı
tarafından 17 Nisan 1934 de Hükümet Başkanlığına sunulduğunda, ilk
planlı kalkınma fikri ortaya atılmış oldu.
19 madde altında, petrolden altına, dokumadan ulaştırmaya tüm
stratejik öneme sahip iş kollarını kapsayan ve daha sonra "Birinci Beş
Yıllık Sanayi Planı" adını alan programda belirtilen konuların bir
kısmı hiç ele alınmadığı gibi bazılarına hiç başlanamadı.
Fakat İkinci Beş Yıllık Planının hazır edilmesinden de geri
durulmadı. Harita üzerine işlenen bu planda tesisler Türkiye
haritasını bir çiçek bahçesi görünümüne kavuşturmuştu.
Gelgelelim 2.Dünya Savaşı çok yaklaşmıştı ve Atatürk'ün
hastalığı onun ruhi enerji kaynaklarını büyük ölçüde yormuş
görünüyordu.
Biz ekonomik dengelerimizi bulabilmek amacıyla iktisadi
tercihlerimizi dövüştürürken dünya "İktisadi Bütünler Dünyası"
olmaktan çıkıp "Bilim Dünyası" formatında bir hayli yol aldı.
Saygılarımla
Hasan Figen
İstanbul, 19 Ocak
1998
Hasan Figen'e
teşekkürlerimizle
Denizce
 |