e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Genç Türkiye'nin İktisadi Politika Arayışları / 1923-1930

Hasan Figen    

 


Lozan Barış Görüşmeleri Sürecinde
Ekonomik Politika Yaklaşımları
İzmir İktisat Kongresinin hem savaştan yeni çıkmış ve bu süreçte çeşitli nedenler dolayısıyla yıpranmakta, birlik beraberlik ruhunu göreceli olarak yitirmekte olan kadronun yeniden fonksiyon kazanması amacı, hem de Lozan'daki pazarlığın ana konusu olan ekonomik özgürlük kazanma çabalarının sivil kuruluş ve baskı guruplarınca da arzu edildiği izlenimini verebilmek niyetleriyle ele alındığı gerçeğini vurgulamak istiyorum.  

Esasen, kongrenin kabul ettiği 12 maddelik iktisat misakı (bildirisi) incelendiğinde çocuksu denebilecek saflıkta ifadeler, örneğin; Türk halkının yıkıcı olmadığı, çok çalıştığı, hırsızlık, dolandırıcılık, yalancılık iki yüzlülük ve tembelliği düşman saydığı mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekindiği; bol güneş ve temiz havayı sevdiği gibi ifadelerin yer almakta olduğu ve hemen hiç bir istatistiki bilgi sunulmamış olması kongrenin gerçekten bir iktisat kongresi olarak değerlendirilebilmesini güçleştirir.

Bu, Cumhuriyetin ilanı sonrası ve Lozan barış görüşmeleri arası kongrede yönetici kadroların ekonomik görüşlerini belirleme ve/veya topluma beyan etme fırsatının kullanıldığı söylenemez.

Zaten gerek Lozan barış görüşmelerinin devamı sırasında ve gerekse ulusal kamuoyunda ciddi sonuçları ve etkileri olan bir hareket olarak yorumlanmaz.

Toprak konusu üzerinde hemen hiç durmayan Türk heyeti, Lozan'a götürebildiği müzakere gücünün neredeyse tamamını ekonomik özgürlükler tartışmalarında harcamaktadır.

Kısaca kapütilasyonların kaldırılması çabaları olarak özetlemenin mümkün olduğu bu gayretler ne yazık ki tam bir başarı ile sonuçlanamamıştır.

Türkiye 1923-1928 arası gümrük vergisi tarifelerini belirlemekten yoksun bırakıldığı gibi yabancı şirketlere tanınan başta vergi avantajları olmak üzere türlü çeşitli ayrıcalıkların kalkması için 1930 başlarına değin beklemek zorunda kalmıştır.

Ancak dönemin kadrolarının peşinde olduğu hedefin belirlenmesi daha doğrusu bir ilkenin yani "İktisatta Ulusal Görüş" ilkesinin izlerini bulabilmek için kongre bildirisinden çok Atatürk'ün kongreyi açış konuşmasının üzerinde durmalıdır:

"Ülkemizi artık esir ülkesi yaptırmayız. Dikkati nazarımızı çekmiş olan konferansın son tartışmaları bu nokta ile ilgilidir. Lozan konferansının ertelenmesi aynı sorun ve noktadan doğmuştur."

"Bu ulus artık kararını vermiştir. Bu ulus için artık duraksama dönemleri çoktan geçmiştir."

"Nihayet, dünya bilsin ki, millet tam bağımsızlığın sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yoldan bir an geri durmayacaktır."

Bütün bunlardan bahis edilirken Atatürk'ün devletçilikten bir kelimeyle bile söz açmaması bazı yazar ve düşünürler tarafından "Zaferden sonra ihtilal kendi felsefesine ihanet etti" eleştirilerine yolaçmıştır.

Ancak, 1 Mart 1922 de "Kamu yararını doğrudan ilgilendiren kurum ve teşebbüsleri devletleştireceğiz" diyen ve bu arada bağımsızlık savaşını başarı ile tamamlayarak tartışmasız tek adam konumuna gelen Mustafa Kemal'in düşüncelerinde bir değişim yoktur. Esasen düşüncelerinin değişmesini gerektirecek bir baskı altına girmesini gerektiren bir oluşum da yoktur. Ancak konuşmasındaki ana fikir iktisadi yöntemi belirleyici olmak yerine, yeni Cumhuriyetin bir iktisat devleti olacağını vurgulamak ve iktisadi konuların tartışmasız olarak öncelikle ele alınacağı gerçeğini pekiştirmektir. Nitekim devletçilikten söz etmemiştir fakat bu işlerin özel girişim veya kapitalist yöntemlerle yapılacağına değin bir söylemi de olmamıştır.

 

Yarı Sömürge Bir Ülke

Satırlarıma, hepimizin ne halde olduğuna ilişkin az veya çok bilgisinin bulunduğu Osmanlı İktisadına bir göz gezdirerek devam etmek istiyorum.

18.yüzyılın sonlarında İngiltere'de başlayıp hızla Batı Avrupa'yı saran ve giderek dünyanın iktisadi çehresini değiştirmekte olan büyük bir hareketin yani Sanayi Devrimi'nin dışında kalmış olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı sonrası dünya yüzölçümünün %77’sini oluşturan sömürge veya yarı sömürge ülkelerinden bir tanesiydi. (Yaklaşık 135 milyon kilometrekare olan dünya yüzölçümünün

105 milyon kilometrekaresinde sömürge ve yarı sömürge devletler, 1.800.000.000 nüfuslu dünyanın 1.230.000.000 luk kısmını barındırmaktaydı.)

Bir taraftan kapitülasyonlar, borçlandırma yoluyla istismarlar, diğer taraftan yabancı sanayi mamullerinin ayrıcalıklı ithali ve ihraç edilen gıda maddeleri ile sanayi hammaddelerinin ucuzlatılan bedelleri zaten çok zayıf olan milli ekonomiyi çökertti. Esasen bu çok zayıf olan iktisadi faaliyetler de hemen hemen tümüyle yabancı şirketler, Levantenler veya Doğululaşmış yabancıların elinde idi. Ortada bir merkez bankası bulunmaması ve yabancı bankaların ihracat bedellerinin ödenmesi sıralarında Türk parasının değerini yükseltip, ithalat mevsiminde bu parayı değersizleştirerek uyguladıkları gizli değişim politikaları milli sermaye birikimine imkan vermemekteydi.

Sanayie gelince. Daha Birinci Dünya Savaşı içinde (1915) yapılan sanayi sayımında ele alınan makineli işletmelerde toplam 14.060 sanayi işçisi sayılabildi. Ancak daha sonra yani 1921 de Ankara Hükümetinin kontrolü altında bulunan bölgelerde yapılmış olan sayımda 33 bin işletmede 76 bin işçi belirlenebildi. İşletme başına 2-3 işçi düşmesinden bu işletmelerin çoğunluğunun basit el ve halı dokuma imalathaneleri, deri atölyeleri ve tabakhaneler olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Ulaştıma açısından bakıldığında da durum parlak değildi. Adına yol denebilecek bir kilometre yol bile Osmanlı istatistiklerinde dahi yer almamıştır. Demiryolları biraz daha yürek ferahlatıcı gibi görünse de Lozan antlaşması imzalandığında elimizde kalan tüm demir yolları toplam 4072 kilometre idi ve tümü yabancı şirketlere aitti. Keza uzunluğu toplam 4000 km. bulan sahillerimizdeki limanlar arasında bile sadece yabancı gemiler çalışıyordu.

Görülmektedir ki Osmanlı ekonomisi bir yarı sömürge ekonomisidir. Bu sebeple Lozan antlaşması sonrası gelen kısmi özgürlük hakları ve gene kısmi kapitülasyonsuzluk ortamı Türkiye Cumhuriyeti'nin yarı sömürge ekonomisinden milli ekonomi rejimine yöneliş hareketini başlatacaktır. Ama nasıl?

Evet genç cumhuriyet gerçi özgürdü ve bağımsızdı ama yukarıda da özetlenmeye çalışıldığı gibi haraptı. Geri, fakir, sermayesiz ve en önemlisi yalnızdı.

Birikmiş sermayeler yoktu. Bankacılık, demir ve deniz yolları, belediye işletmeleri iç ve dış ticaret tümüyle yabancıların elindeydi. Ve tüm bu işletmeler ayrıcalıksız olarak faaliyette bulunmaya eni konu nazlanıyorlardı.

Kaldı ki, tüm bu olumsuzluklar içinde tutulması gereken yollar ve uygulanacak sistemler belli değildi. Öte yandan Türk aydınlarının, ekonomik doktrinler üstünde araştırma ve tartışma geçmişi de yoktu. Birinci Millet Meclisi dönemlerinde yer alan sosyalist hareket doktrinsiz kaldı ve Fransız ihtilalinden süzülüp gelen bireyci, liberal görüş batıya dönmüş Türk aydınının aşina olduğu bir görüş haline geldi ve Lozan öncesi ve hatta İzmir İktisat Kongresinde ortaya çıkmış sayıldı. (Madde 9. Türk, ecnebi sermayesine karşı değildir.!)

Bu şartlar altında yol gösterici olarak hemen akla gelebilecek yeni iç savaştan çıkmış, yeniden düzenlenmeye muhtaç, harabolmuş bir devlet olan Rusya'nın da Türkiye'ye verebileceği fazla bir şey yoktu.

Bu karmaşık yol ayırımında mecburen yönelinen ve izahı, Atatürk'ten bağımsız ve onaysız bir konuşma yapması mümkün olmayan Maliye Bakanı Mahmut Esat BOZKURT'a düşen yol şudur:

"Yeni Türkiye karma bir iktisat sistemi izlemelidir, iktisadi teşebbüs kısmen devlet ve kısmen özel teşebbüs tarafından üstlenilmelidir."

Her iki kesimde de iktisadi teşebbüs denemeleri 1930 yılına değin ele alınamamıştır. Demiryollarında elde edilen şaşırtıcı devlet başarılarının getirdiği heyecan bir başka iktisadi faaliyette görülemedi. 1923 -1930 yılları arasında oluşturulmaya çalışılan milli burjuvazi ancak komisyonculuk safhasında ve devlet desteğiyle bile çok yavaş gelişti. Bunda tabii ki Lozan'da tam olarak ekonomik bağımsızlığın sağlanamamış olmasının payı vardır.

Bu yıllarda başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz Türk tüccarı ve sanayicisi yetiştirilmesi çabalarını da engelledi, hiç kuşkusuz. O kadar ki, 1929 buhranı başladığında Türkiyenin bütün kalkınma ümidi dış ticaretinden gelecek yabancı para ve ulusal faaliyetlerin bütçeye akıtabileceği vergi hasılatından ibaretti.

 

Yeni Gelişmeler

1924 yılında kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun (Anayasa) Liberal ruhu, milli gücün toplumsal yararlar için motivasyonuna, olağanüstü organların kurulması ve işletilmesine imkan vermiyordu. Herşey batı demokrasilerindeki hukuk ve ekonomik düzenlemelere göre oluşturulmalı ve asla taviz verilmemeliydi.

Gerçi 1924 sonrası yapılan ve özellikle daha önce değindiğimiz gibi demiryolları kurulması yolunda elde edilen övünülecek başarılar gibi çeşitli hamleler vardı ancak bütün bunlar Atatürk'ün biraz da müdahaleci öncülüğünde, yasalar az çok zorlanarak başarılmıştı.

Fakat genel olarak takip edilmekte olan Liberal programlar ile hızlı kalkınma ümidleri, yukarıda açıklamaya çalıştığımız iç ve dış engeller ve genel alt yapısızlık ve sermaye birikimi yoksunluğu sebeplerinden dolayı kırılıyordu.

1930 ve sonrasında dünyayı kasıp kavuran ve nihayetinde bir dünya savaşına götüren ekonomik buhran sırasında milletler arasındaki dost olmayan ilişkiler Türkiye'de de ekonomik politikaları zorunlu olarak devlet müdahalelerine açtı.

Sonra daha kişilikli araştırmalar yapılarak para ve dış ticaret konularında tam bir zaptı rabt altına alınma şeklinde ortaya çıksa da Türkiye'de devletçi politikaların başlangıcı devletin kendisinin tesis ve teşekküller kurarak devlet işletmeciliğine girmesidir. Bu durum resmen 30 Ağustos 1930 yılında İsmet Paşa'nın Sivas Demiryolunun açılışı töreninde "Mutedil Devletçilik" ifadesiyle açıklanır.

Yönetim kadrolarının bu hamlesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin, I.Dünya Savaşı sonrası demokratik nitelikli yönetimlere sahip ülkeleri arasında - iktisadi planlar hazırlayan ilk ülke olması unvanına kadar gider. Gerçekten de İlk Beş Yıllık Kalkınma Programı İktisat Bakanlığı tarafından 17 Nisan 1934 de Hükümet Başkanlığına sunulduğunda, ilk planlı kalkınma fikri ortaya atılmış oldu.

19 madde altında, petrolden altına, dokumadan ulaştırmaya tüm stratejik öneme sahip iş kollarını kapsayan ve daha sonra "Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı" adını alan programda belirtilen konuların bir kısmı hiç ele alınmadığı gibi bazılarına hiç başlanamadı.

Fakat İkinci Beş Yıllık Planının hazır edilmesinden de geri durulmadı. Harita üzerine işlenen bu planda tesisler Türkiye haritasını bir çiçek bahçesi görünümüne kavuşturmuştu.

Gelgelelim 2.Dünya Savaşı çok yaklaşmıştı ve Atatürk'ün hastalığı onun ruhi enerji kaynaklarını büyük ölçüde yormuş görünüyordu.

Biz ekonomik dengelerimizi bulabilmek amacıyla iktisadi tercihlerimizi dövüştürürken dünya "İktisadi Bütünler Dünyası" olmaktan çıkıp "Bilim Dünyası" formatında bir hayli yol aldı.

 

Saygılarımla 

Hasan Figen

İstanbul, 19 Ocak 1998

 
  Hasan Figen'e
 teşekkürlerimizle
Denizce