|
Hep uzaktan sevilen, bir türlü kavuşulamayan bir sevgili
gibidir Japonya. Hele biz Türklerin Japonya sevgisi diğer
ülkelerden çok farklıdır. Elli yıl boyunca Japonya’yı bir
modernleşme örneği olarak algıladık.
Geleneklerimizi koruyarak gerçekleştirmemiz gerektiğine
inandığımız bir modernleşme. Japonlar tam da bunu yapmıştı:
“Japon Mucizesi!”
Çocukluğumun ilk Japon imajı, Toshiro Mifune’nin bir Japon
generalini canlandırdığı savaş filmiydi. “Tora, tora,tora’’
Tabii, ilk gençlik yıllarımızın Shogun TV dizisi, ardından
Kurosawa’nın harika filmleri, Rashamon, Yedi Samuray, Ran!

Ve nihayet Japon edebiyatı, Kawabata, Kenzoburo Oe ve giderek
Basho’nun haikuları, ayrıca Hiroshige, Utamaro ve Hokusai’nin
benzersiz resimleri…
Osaka’da, yaklaşık 12 saatlik uçuşun yorgunluğuna aldırmadan
kendimizi dışarıya (Osaka’nın İstiklal Caddesi sayılacak,
Shinsaibashi Caddesi’ne) attık.
“Çekik gözleri, siyah saçları, sırtında rengârenk kimonosu,
elinde yelpazesiyle krizantemler arasında küçük adımlarla
yürüyen bayanları fotoğraflamak için elimizde kameralar, etrafa
bakınmaya başladık.

Karşımıza ilk çıkan kız, mavi saçları ve kontakt lensli mavi
gözleriyle içimizi ısıtan bir ifadeyle bize dopdolu gülümsedi.
Gözleri de öyle çekik filan değildi.
Jetlag’in etkisiyle, uykusuzluktan hayal gördüğümüzü düşündük
önce. Bir yanlışlık olmalı! Utamaro’nun resimlerindeki kızlar
nerede? Yürüyüşümüzü sürdürdük.
Bu kez bize zafer işareti yaparak gülücükler içinde poz veren
hayat dolu başka kızlarla da karşılaştık. Ama bir kıyafet
balosundan çıkmış gibiydiler.
Kıvır kıvır sarı saçlarıyla, üzerlerinde İngiliz Victorian,
ya da Fransız devrimi yıllarında Kraliçe Maria Antuanet’in
giydiği tipte fırfırlı etekleriyle, Japon’dan çok Fransızlara
benziyorlardı.

Güzellikleri ve etrafa saçtıkları neşe bir yana bir zaman
tünelinde yürüyormuşuz izlenimiyle, en çok da gözlerimize
inanamayarak, bu ünlü caddeyi bir uçtan bir uca defalarca
turladık.
Osaka’nın en ünlü caddesi, Moliere’in ya da Shakespeare’nin
bir oyununun oynandığı tiyatro sahnesiydi adeta.
Bu ilginç moda, son yıllarda Japon kızları arasında son
derece yaygınlaşmış, hatta kendi içinde sayısız farklı
özellikler taşıyan çeşitlere ayrılarak Japon gençlerinin
inanılmaz modernleşen ve hızlanan günlük hayata karşı
gösterdikleri bir tepki ya da bir kendini var etme çabasına
dönüşmüştü.

Şunu söylemem gerekir ki, bu ilk bakışta sürreel görünen
giysiler, son derece temiz, şık ve özenli, kendi içlerinde de
son derece tutarlı (saçlar, elbisesi ve ayakkabılarıyla ve
makyajıyla!) adeta sokağa taşmış bir kostümlü balo gösterisi
gibiydi.
Ama öyle yılda üç beş gün süren, izleyicilere şov yapılan
cinsten değil, yılın her günü ve gecesi ve sürekli çeşitlenerek
değişen, şehri, sürekli bir karnaval havasında tutan.

Japonya, komşularından aldığı tüm kültürel ve felsefi
formları, hazmederek, incelterek, adeta Japonlaştırarak kendine
yakışır hale getirmeyi başardı. Japon toplumunun ve kültürünün
böylesine özgün olabilmesinin nedenini “Edo Dönemi” diye bilinen
ve esasen bir ada kültürü olan Japonya’nın, neredeyse 270 yıl
boyunca (1603-1867) dış dünyaya tümüyle kapılarını kapatmış
olmasında arayabiliriz.

Sanayi Devrimi’nin başlamasıyla gittikçe modernleşen batının,
ticaret yapmak için kapıları daha fazla zorlamasına dayanamayan
ve tüm dünyadan izole olarak kendi kendine yetemeyeceğini
anlayan Japonlar, bu dönemin bedelini yüzlerce yıl, giderek
yoksullaştıktan sonra, samurai ve shogunların hâkimiyetine son
vererek ve kapılarını modern dünyanın iyi-kötü tüm etkilerine
açarak ödediler.
Bugün tanıdığımız, endüstri devi Japonya’nın temelleri, bu
dönemde, (Meiji Restorasyonu) atıldı. Japonya, büyük bir
dikkatle batılılaşmaya ve modernleşmeye karar verip, batı
üniversitelerine binlerce öğrenci gönderdi. Batılı endüstri
uzmanları ülkeye çağırılırken Japon elçiler dünyayı arşınlamaya
başladılar.
O dönemin Osmanlı İmparatorluğu ile ilk resmi temas 1871
yılında başlamış. 1887 yılında ise Sultan Abdülhamid’in Japon
Kraliyet Ailesi Üyesi Prens Komatsu’yu Dolmabahçe Sarayı’nda
ağırlaması, bu dostane ilişkilerin iyice ısınmasını sağlamıştır.
Bu ilk dostluk yılları maalesef bir trajediye de tanık
olacaktır.

1889 yılında Japonlarla dostluğun bir göstergesi olarak
Japonya’ya gönderilen Ertuğrul Firkateyni, aylar süren
yolculuktan sonra Japonya’da coşkuyla karşılanmış, dönüşe
başladığı 15 Eylül 1890 günü bir fırtınaya kapılarak batmış, bu
kazada maalesef 538 Osmanlı bahriyelisi yaşamını yitirmiştir.
2010’un Türkiye’de Japon Yılı olması, Ertuğrul faciasının
120. yıldönümüne denk geliyor. Bu dostluğun sonsuza dek
sürmesini diliyoruz…
Manga sözcüğünün ilk kez 18. yüzyılda kullanılmaya
başlandığını biliyor muydunuz?
Bir yanıyla geleneksel Japon resim sanatından diğer yönüyle
de modern popüler kültürden yararlanılarak hazırlanan Manga
sanatı, sadece Uzakdoğu’da değil, tüm dünyada rağbet görüyor.
Kyoto’da bonsai kültürünün kaynağı olduğu söylenen bir
tapınağı ziyaret ediyoruz. İkenobu adlı bu tapınağın, vazoya
çiçek yerleştirme sanatı adına yüzlerce yıl önce kurulduğunu
öğrenmek şaşkınlığa uğramamıza neden oluyor.
Japon kültürünün batıya uzanan ilk örneklerinden biri olan
katlanır yelpaze, önceleri, katlanmayan haliyle Çin’de icat
edilmiş. Japonlar, yalnızca bunu katlayarak, bol kesimli
geleneksel giysilerinin cebine konulabilir hale getirmişler.

Doğanın içindeki dinginliğin ortasında yükselen zarif
tapınaklarla Japon metropollerinin yoğun kent yaşamı arasında
keskin bir zıtlık bulunuyor. Genel görüşe göre bu zıtlık
Japonya’nın asıl cazibesi.
Şehir merkezlerine yaklaştıkça geleneksel tapınaklar ve ahşap
evler yerini gökdelenlere bırakıyor. Bonsai ve ikebana gibi
geleneksel değerler yoğun kent yaşamının ortasında varlığını
sürdürüyor. Japonlar, saksılara ektikleri ağaçları yıllarca emek
vererek budarken ağacın doğal görünümünü de koruyor. Zen
bahçeleri, şehrin yüksek temposu arasında Japonların ruhlarını
dinlendiriyor.
Eski çağlardan bu yana kılıç kullanmayı bile bir sanat haline
dönüştüren Japonlar, Çin’den aldıkları çay içme kültürünü mistik
bir tören gibi uyguluyor.
Çay içme ritüeli Japonların konukseverliklerini sergilemek
için de bir fırsat. Dingin bir atmosferde gerçekleşen çay içme
töreni, Japon insanına özgü bir zarafetin dışa vurumu. Hızlı
tüketimin plastik ambalajlara sınırladığı içecekler, acaba bu
lezzetli doğal çayın tadını ve kokusunu kıskanır mı?
Sessizliğin, sadeliğin, meditasyonun en büyük değer olduğu
bir kültürde kalabalık ve gürültülü caddelerin hızla çoğalması
ilginç bir tezat oluşturuyor. Şehir hayatının inanılmaz
dinamizminden ve toplumsal yarışma ortamının acımasızlığından
ürken sayısız gencin evlerinden hiç çıkmadan, bilgisayar başında
ömür tüketmeleri de Japonya’ya özgü bir gerçek.
Seyahat Menajeri
PASMO Kart satın alarak Tokyo metrosundan daha ekonomik
şekilde faydalanabilirsiniz.
Süresine göre fiyatı bin ile 20 bin yen arasında değişen
kart, Tokyo’daki metro istasyonlarından temin edilebiliyor.
Tokyo metrosuyla ilgili tarifeler ve tüm detaylar için
internet sitesini inceleyebilirsiniz.
www.tokyometro.jp
Fugu balığı size hitap etmiyorsa da Japon mutfağının köşe
taşlarından biri olan suşiyi yerinde denemenizde fayda var.
Pirinç, yosun ve soya sosunun muhteşem uyumunu buluşturan
suşinin yapımında pek çok balık çeşidinin yanı sıra, yengeç,
karides ve ahtapot da kullanılabiliyor.
Japonya’da yerel lezzetlerini denemeden olmaz: Kurutulmuş
balık, Japon böreği, soya soslu patates, pirinç köftesi ve suşi.
Tokyo ve Kyoto başta olmak üzere Japon kentlerinde konaklama
seçenekleri zengin.
Japonya bir alışveriş ülkesi. Elektronik aletler başta olmak
üzere el yapımı geleneksel ürünler ve özgün hediyelik eşyalar
alabilecekleriniz arasında.
Tokyo’nun ünlü balık pazarı Tsukiji, sabahın beşinden
itibaren arı kovanına dönüyor. Dev orkinoslar, ıstakozlar ve
daha önce görmediğiniz onlarca balık burada alıcısını bekliyor.
Japonya üzerine 3 kitap önerisi:
1. Dağın Sesi (Yasunari Kavabata)
2. Kişisel Bir Sorun (Kenzaburo Oe)
3. Kıran Kırana (Amelie Nothomb)
Japonya’yı ziyaret etmek için en iyi zaman mart - mayıs ile
eylül - kasım ayları arası. İlkbaharın en güzel anları mart
ayında yaşanıyor.
Tokyo’da
Mutlaka…
Yer sofrasında geleneksel bir Japon kahvaltısından sonra
Tsukiji Balık Marketi’ni görebilirsiniz. Şehrin olmazsa
olmazlarından biri olan Edo-Tokyo Müzesi’nden sonra sumo güreşi
izlemek için adresiniz Ryogoku Kokugikan Sumo Stadium olabilir.
Sony Building, Leica Galery ve International Forum Plaza gibi
Tokyo klasiklerini gördükten sonra İmparatorluk Bahçesi’ne
gelecek sıra.
Japonya’yı tanımak için film önerileri: Rashomon (Akira
Kurosawa, 1950), Tokyo Monogatari (Yasujiro Ozu, 1953), Tampopo
(Juzo Itami, 1987), Maborosi (Koreeda Hirokazu, 1995), Lost in
Translation (Sophia Coppola, 2003).
Yüksek kemerli tavanı ve içeri süzülen ışıklarıyla kestane
ağacından yapılmış hamamlar, Japonya’da çok ünlü. Günümüzde daha
çok otellerde bulunan bu hamamlar, konuklarına bir okyanus
hayali veriyor.
Japonya’nın en iyi üç Shinto tapınağından biri kabul edilen
Itsukushima’yı görmek için Miyajima Adası’na doğru yola
koyulmalısınız. Hiroşima’dan kalkan feribotlarla da ulaşılabilen
ada, kırmızı tapınak kapısıyla hemen fark ediliyor.
Ulaşımın pahalı oluşu, bu ülkeyi aylarca dolaşarak tanımamıza
olanak vermiyor. Kyoto’dan Tokyo’ya bindiğimiz Shinkansen adı
verilen hızlı trende, üç saatten az süren yolculuk, kişi başına
170 dolara mal oluyor.
Festivaller ülkesi Japonya’nın geleneksel festivalleri:
* Setsubun (3 ya da 4 Şubat)
* Hina-Matsuri (3 Mart)
* Hana-Matsuri (8 Nisan)
* Tanabata (7 Temmuz)
* O-Bon (13-15 Temmuz, 13-15 Ağustos))
* Shichi-Go-San (15 Kasım)
Daha fazla bilgi için:
www.jnto.go.jp
Kaynakça:
SkyLife - Şubat 2011
|