| |
Kahvenin Hatırı
Günümüzün
önde gelen düşünürlerinden George Steiner, en yeni kitaplarından
birini, “kahve kültürü”nün Avrupalı olma durumunun temel ölçüsü
sayılması gerektiği savına ayırmış. Ağır, derin bir yazardır
Steiner; ama bu kez belli ki yumuşak bir metin yazmak istemiş:
Kahvelerinin çeşitliliği nedeniyle Viyana’yı, Prag’ı, Lizbon’u
‘tipik bir Avrupa şehri’ olarak tanımlaması iyi hoş da, kahvesiz
Londra’yı salt bu gerekçeyle haritanın dışına itmesi bana biraz
zorlama bir çaba olarak göründü. Beterin beteri: Kitapta
İstanbul’un adına hiç rastlanmıyordu.
Anlaşılan,
Doğu’nun kahvelerini ayırıyor Steiner de. On yıl kadar önceydi,
İstanbul’a kapsamlı bir kahve sergisi tasarısıyla gelen Gérard
Georges-Lemaire benimle karşılaşmak istemişti; görüşmemizde, bu
standart Batılı kafanın içinde aşılmaz bölgeler olduğuna tanık
olduydum: Nerval’den bir buçuk yüzyıl sonra, farklı bir dünyadan
hala hiçbir eşiği aşamaksızın sözedilmesi bana hüzün veriyor.
Eskiden öfkelenirdim.
Avrupa’nın
doğu kapısı kimilerine göre Viyana’dır, kimileri içinse ‘öteki
kıta’ İstanbul’dan başlar. Bu sınır ölçüsünü hiçesayanların
sayısı son yıllarda neyse ki arttı. Kahvehaneler, kahve kültürü,
bir fantezi olmanın ötesinde, Avrupalılığın göstergesi olarak
değerlendirilebilir mi, ayrı; bir başına olguyu ele aldığımızda,
olabildiğince nesnel tartımlarla, Asri Zamanlar’ın, modernitenin
belirleyici topografik kesitleri arasında yeraldığını gördüğümüz
kahve konusunda, İstanbul’un ayrıksı, özel bir anlamı, tarihi
olduğunu duraksamadan söyleyebiliriz sanıyorum.
Bir kere kim
ne derse desin, kahvehanenin doğum yeri İstanbul: Günümüzdeki
anlamının belki biraz uzağında görülebilir ortaya çıkma
gerekçesi, aslında değildir: Keyif, bütün imparatorluk
merkezlerinde, şah şehirlerinde olduğu gibi burada da sınır
ihlaline teğet bir durum yaratıyordu. Osmanlı Tarihi, tütün ve
kahve bağlamında, tıpkı alkollü içecekler konusunda rastlandığı
türden iniş çıkışlara, yasaklamalara ve yasak delme
girişimlerine sık sahne olmuştu.
Daha
önemlisi, kıraathanenin, kolektif mekan kimliğiyle bir bakıma
muhalefetin yuvası görünümüne bürünmesiydi. Daha önce de dile
getirmiştim: Okumak, zaten bir muhalif tavırdır, kitabın dikenli
tellerle kuşatıldığı topluluklarda. Osmanlı’da yeniliğin,
değişme isteğinin makbul karşılanmayan sesi önce kıraathaneden
duyulmuştu. İstanbul’un ilk Batılı seyyahları bu olguyu fark
etmişlerdi: Théophile Gautier’nin yazıları, Doğu’dan Sanayi
Devrimi Avrupa’sına selim urlar gibi yayılan kahvehane üslubunun
derinlemesine gözlemleriyle doludur.
Batılılaşma
zihniyetinin gitgide alan kazanmasının, kahve yaşantısında çift
yönlü bir etkilenmeyi doğurduğu biliniyor. Pera’dan başlayarak,
eril bir ortam olmaktan çıkar kahvehaneler: Salah Bey Tarihi’nin
farklı bölümlerinden “kafe”lerin, “pastane”lerin yarattığı yeni
buluşma mekanı olgusunun gelişimi izlenebilir. Artık, düzeni
korumaya çalışanlarla çözmeye uğraşanların bitişik masalarda
oturdukları bir çağ başlamıştır.
Bugün’den
Dün’e, dosdoğru Bugün’e bakıldığında, bir paraleller dünyası
yarattığımız söylenebilir. Türkiye, ruhsat almış kahve sayısıyla
rekor sahibi.çoğu, geleneksel kıraathane tarzının uzantıları ya
da çeşitlemeleridir. Her türünün ayrı bir hikayesi, kendine özgü
bir tarihi vardır. Bir an için “köy kahvesi”ne bakalım: O
erkekler evreninin bir açıdan tek yanlı bir meclis gibi
çalıştığını görürüz. Emeklilerin kahvesi, işsizlerin kahvesi,
öğrenci kahvesi, figüranlar kahvesi, briç kahvesi... uzar gider
liste.
Selam
verilerek girilir, “eyvallah” diyerek çıkıp gidilir. Bir uğultu,
bir arı kovanı musikisi yeretmiştir çekirdeğine, arasıra
dayanılmaz sessizlikler oluşur. Koyu, ayrıştırılması olanaksız
bir kokusu olur, hemen alışılır. Duman, ağır salvolarla hareket
eder içeride, iyi bakılırsa yüzdüğü anlaşılır.
Bizim
insanımız, ama kahve ama café, nicedir orada buluşmaya alışmış.
Göçmenlerimiz bu geleneği yabanele taşımıştır: Kreuzberg’de,
Sydney’de, Paris’te kendi kahvelerini açmışlardır.
Gezmenlerimiz, yurtdışında en çok kahvelerde gurbet
tedirginliğini giderirler. Yerel siyasetçi nabzı orada ölçer.
Sevgililerin gözde uğrak yerleridir. İlk edebiyat dergisi
girişimleri kahve masasında başlatılır. Akademik tartışmaların
kıvılcımı oradan çıkar.
Kahvenin
hatırı bundandır bitmez.
Enis Batur
|
|