|
Büyümek, kalkınmak, zenginleşmek…
Bunlar ne demek?
Tüm ülkeler (ve insanlar) büyümek, kalkınmak ve zenginleşmek
istiyor. Bu amaçla başarılı başarısız planlar yaparak uygulamaya
çalışıyorlar.
Kalkınmak... Azgelişmiş ülkelerin, gelişmiş ülkelere yetişme
çabası...
Kalkınmak için daha fazla elektrik harcamak, daha fazla
et-süt tüketmek, daha çok benzin harcıyor olmak lazım.
Et Tüketimi
Kalkınamamışlığımızın, gelişmemişliğimizin göstergesi olarak
et tüketimimizin azlığını gösterenler şöyle diyor: "Bir insanın
yeterli ve dengeli beslenebilmesi için günde 75 - 80 gram
protein alması, bunun da üçte birinin hayvansal ürün olması
gerekir. Maalesef, nüfusumuzun çoğunluğu hayvansal proteinden
yoksundur. Kişi başına yıllık kırmızı et tüketimi ABD' de 95, AB
ülkelerinde 70 iken Türkiye' de yalnızca 6,5 kg' dır."
Bu ne kadar bilimsel ve mantıklı bir bilgi gibi geliyor değil
mi?
Oysa biliyor musunuz Yunan filozofu Aristo, ünlü tarihçi
Homeros, İngiliz doğa bilimci Darwin, ünlü İtalyan ressam
Leonardo Da Vinci, Alman kökenli fizikçi Einstein, İngiliz
fizikçi Isaac Newton, ünlü oyun yazarı Shakespeare, Rus yazar
Tolstoy, Fransız yazar Voltaire, Alman besteci Wagner ve Hintli
pasifist siyasetçi Gandhi etyemezdi.
Bu bilgiden sonra et - süt tüketmek ile kalkınmışlığın,
gelişmemişliğin doğrudan alakası olduğunu düşünebilir miyiz?
Döneminde yukarıda saydığımız gibi insanlardan oluşan bir
toplum, gelişmemiş bir toplum olabilir mi?
AB ve Türkiye'nin tüketim verilerini inceliyorum. Hayvansal
ürünler AB' de Türkiye’ ye göre 4 - 5 kat fazla tüketiliyor.
Ancak meyve tüketimimiz hemen hemen eşit iken sebze tüketimimiz
AB ortalamasının iki kat üzerinde. Sebze tüketmektense et mi
tüketmeli?
Bakınız bazı veriler:
·
Mevcut tarım arazilerinin % 30’ u hayvan yemi yetiştirmek üzere
ekiliyor.1
·
1
kg tahıl üretmek için 200 litre su gerekliyken, 1 kg et için
20.000 litre suya ihtiyaç var.1
·
1
kg etle 200 kg patates aynı süre içinde imal edilebilir. 50 kg
sığır eti yerine 1000 kg kiraz, 6000 kg havuç ve 4000 kg elma
üretilebilir.1
·
Günlük 80-100 gram kadar meyve veya sebze tüketimi mide
kanserine yakalanma riskini yüzde 30, günde ortalama 27 gram
yüksek lifli gıdaların tüketilmesi barsak kanseri riskini yüzde
20 azaltır.2
·
Yeterince sebze-meyve yiyen çocukların atardamarları fazla
sebze-meyve yemeyen çocukların atardamarlarına göre sonraki
yıllarda daha sağlıklı ve daha az sert olmaktadır.3
Kişisel Refah Seviyesi
Özel otomobil sayısı, motorlu kara taşıtı sayısı, fert başına
elektrik tüketim miktarı, fert başına telefon kontör değeri,
faks sayısı gibi veriler insanların refah seviyelerini ölçmek
için kullanılıyormuş.
İki adet arabası olan ve günün büyük kısmını trafikte egzoz
gazı soluyarak, yine gününün 5 saatini telefonla konuşarak
geçiren ve günde yüz tane faks alan bir kişi bolluk, varlık ve
rahatlık (refahın açılımı) içerisinde yaşamakta mıdır acaba?
Ayrıca rahat ve huzurlu olabilmek için bu kadar malın
sigortasını yaptırmalı, hırsız alarmları takmalı, vergileri ve
tamirat-bakımlarını takip etmelisiniz.
Refah denilen şey buysa, benim için pek cazip değil
açıkçası...
Ayrıca ülkeler ve kişiler, bu refahı elde etmek yolunda
neleri göze almalı? Örneğin diyelim ki ülke olarak ihracat
hedefinizi iki kat yükseğe koydunuz.. Böylece toplam refahın
artmasını bekliyorsunuz. Eğer başarılı olursanız, bunu büyük
ihtimal komşu ülkedeki insanların pazarını ele geçirerek
yapacaksınız. Yani komşunuz dara düşerken, siz refaha
kavuşacaksınız.
Kendi Kendine Yeterlilik
Günümüzde ekonominin belkemiği tüketim. Her ne kadar kurumlar
tasarrufu öneriyorlar gibi görünüyorsa da günümüzde hiçbir kurum
beş yılda bir kazak alan, hatta onu da almayıp kendi ören birini
istemez. Kazağınızı butikten, ekmeği bakkaldan, meyveyi manavdan
alın. Hatta meyve kuruları da içeren, bolca işlenmiş ve
kilometrelerce taşınmış mısır gevreği alın. Ve böylece
ekonominin çarkları dönsün... Alın, verin, ekonomiye can
verin...
Düşünüyorum da kendi kendine yeterliliği yüksek birey, aile,
mahalle ve topluluklar; minimum kaynak tüketimi ile uygun bir
refah düzeyine ulaşamaz mı?
Örneğin ben ekmeğimi kendim yapıyorum. Buğdayı, tavuk yemi
olarak satılan en ucuz buğdaydan alıp (çünkü parlatılmış
buğdaydan daha doğal ve daha iyi maya tutuyor), kendim öğütüp,
mayasını ekşi mayadan hazırlayıp ekmek yapıyorum. Normal ekmek
ile kıyasladığımda en az yarı yarıya daha karlı olduğumu gördüm.
Bir de yaptığım ekmeğin kalitesinde olduğunu iddia eden markalı
ekmeklerle kıyaslasam sanırım 5-10 kat daha ucuza ekmek
üretiyorum. Ve bence dışarıda satılan tüm ekmeklerden daha
değerli kendi yaptığım ekmek. Bir kere buğdayın özü, kepeği
içerisinde; doyurucu ve besleyici ve kesinlikle yapay
kimyasallar içermeyen güvenilir bir ekmek. Ayrıca eminim ki beş
hane birleşsek hem çok daha ucuza ekmek yaparız, hem de
aramızdan benden daha becerikli ve daha bol zamanı olan ve bu
işe yetenekli biri benden daha iyi ekmekler yapabilir. Ben de
bana düşen ve daha yetenekli olduğum işi yapar, gidip iyi buğday
bulurum. Sonuçta dışarıdan satın alacağımızın en kötü ihtimalle
yarı fiyatına en kaliteli ekmeği tüketiriz. Benzer şekilde
balkonumda küçük bir sebze bahçesi yaparsam gıdamın ciddi bir
kısmını buradan karşılayabilirim. Komşularla anlaşırsak apartman
çatısında veya varsa bahçesinde sebze üreterek gıdamızı
sağlayabiliriz. Biliyor musunuz, 30 metre karelik bir bahçede;
100 kg patlıcan, 300 kg domates, 200 kg biber yetiştirilebilir.
Ben insan ve ülke ölçeğinde kendi kendine yeterliliğin küçük
adımlarla başlayabileceğini ve gerçek refah ve gelişmişliğin
insanın dışa bağımlılığı azaldığında oluşabileceğini
düşünüyorum. Elbette bir insan her şeyi bilip her şeyi kendi
yapamaz, ancak birbiri ile iletişimde olabilen örneğin 15-30
kişilik bir grup (bildiğimize göre taş devrinde de insanların
doğal grupları 15-30 kişilikmiş), bir çok şeyleri kendileri
üretebilirler. Bu ürünler hem çok daha ucuz, hem çok daha
kaliteli (kalite kullanıcının memnuniyetidir. Memnuniyetsizlik
sağlıklı bir iletişim ile çözüldüğünde üretici kendini
geliştirir ve kalite artar), hem de manevi değerleri olan
(pazardan alınan bir kazak veya lokantada yenen bir yemektense
annenizin ördüğü kazak veya yaptığı yemek arasında manevi açıdan
fark yok mudur?) ürünler olacaklardır.
Ayrıca manen çok önemli bir konu daha var: İnsan, bazı temel
ihtiyaçlarını bir grubun parçası olarak kendi yaşam alanında
karşılayabildiğini gördüğünde, dış dünyanın bin bir karmaşık
olayı içerisinden mutlaka "para" denen nesneyi bulup getirmek
zorunda olmadığını fark ederek, bilinçaltında büyük bir
rahatlama hissi duyacak ve manevi bir tatmin yaşayacaktır.
İş ve İşsizlik
Bu olmadığı sürece işsizlik olmak zorundadır. Çünkü bugünün
anlamı ile “iş” denen şey gidip kocaman şeyler yapmaktır. Bir
madenden kömür çıkarmak, kanalizasyonları temizlemek, bir büroda
dosyalarla uğraşmak, birilerine hiç de ihtiyacı olmayan sigorta
poliçelerini, yeni model bir cep telefonunu satmaya uğraşmak...
İnsanlar çalışmayı severler. En önemlisi iş, insana para
kazandırır. Kazanılan para ile kişi bir şeyler satın alabilme
özgürlüğüne kavuşur. Böylece temel ihtiyaçlarını karşılayarak
özgürleşir. Ayrıca işyerindeki meşguliyet, uzmanlaşma, aile
ortamı, sosyal çevrenin gelişmesi, arkadaşlar iyidir.
Ancak mevcut sistem yapısı gereği, her şeyi sömürdüğü gibi
insanı da sömürüyor. Birçok kişi sabahın çok erken saatinde işe
gidip, geç saatte eve dönüyor. Ailesine, hobilerine, düşünüp
felsefesini geliştirmeye, siyaset üzerine düşünmeye ve tembellik
etmeye zaman ayıramıyor. Ve yıllar gelip geçiyor...
Bir de işsizler ordusu var. Çalışanlar grubunun arasına
girebilmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar…
İşsizliğin bunca ciddi sorun olduğu bir dönemde bazı
insanların buna ilginç bir çözüm önerisi var. Çalışma saatleri
yarı yarıya düşürülsün (günde 8 değil, 4 saat) diyorlar. Aslında
mantıksız değil. İnsanlar normalin üzerinde çalışıyorlar.
Kendilerine ve ailelerine vakit ayıramıyorlar. Ayrıca bir
işsizler ordusu var ve iş yaratmak gerekiyor. Çalışma süresi
yarı yarıya düşünce aynı işi 2 kişi yapacak.
Yine garip şekilde bazı insanlar çok kazanıyor ve zamanları
yok. Şöyle deme özgürlükleri yok: "Ben günde 12 saat çalışıyor
ve 10 birim para kazanıyorum. Oysa bana 2 birim para yeter. O
halde 3-4 saat çalışayım." Ben bunu iş hayatımda yapabiliyorum.
Sağlıklı bir iletişim ve doğru planlama ile bunu yapmak imkânsız
değil. Hem de birçok kişiye de iş imkânı doğar.
İnsanlar daha az çalışabilir. Böylece biraz daha az
kazanırlar. Biraz para kaybedebilirler ancak hayatı kazanırlar.
Hem birçok kişi işsizlikten kurtulur. Bir anekdot:
Bir gün feribottan iniyordum. Yanımdan geçen elleri kolları
dolu bir işadamının yanındaki kadına dediklerine kulak misafiri
oldum. Şöyle diyordu: "En zavallı insan iş adamıdır. Çok parası
vardır ancak onu keyifle harcayacak zamanı yoktur."
Ayrıca insanlar iş dışı zamanlarında, yukarıda bahsettiğim
kendi kendine yeterliliği sağlayıcı görünmez gelirler
sağlayabilirler. Sebzelerini üretir, ekmeklerini yapar,
kazaklarını örebilirler. İnsanların az çalışmakla geliri
düşecektir. Ancak elde ettikleri toplam fayda daha yüksek
olacaktır. Çünkü böylece hem iş hayatının nimetlerinden
faydalanmak, hem de kendi başlarına temel ihtiyaçlarını tedarik
etmek mümkün olur.
Sonuç olarak
·
Daha çok et yemek ülkenizi zenginleştirmez.
·
Et
yemeyenler akılsız değildir.
·
Sebze tüketmek iyidir.
·
Çok şeyi olan insanın refah seviyesi yüksek olmayabilir.
·
İhracatını arttırarak büyüyen ülke, başka bir ülkeyi ezerek
büyür.
·
Mevcut sistem, her şeyini kendi halleden becerikli insanlar
istemez.
·
İhtiyaç duydukları ürünleri yardımlaşarak kendileri üretenler,
hem madden hem de manen tatmin olurlar.
·
Küçük bir bahçeden, görece büyük miktar gıda üretmek mümkündür.
·
Mevcut düzende çalışma hayatı, insanları mutsuz etmekte ve
yeteneksizleştirmektedir.
·
Dış dünyadaki işlerde daha az çalışmak, her zaman fakirliğe yol
açmayabilir.
Bu yazıyı, bana göre gelmiş geçmiş en büyük kahramanın
maceralarını konu alan dünyanın en iyi romanından bir kısım ile
bitirmek istiyorum. Olay 1900'lerin ikinci çeyreğinde Amerika'
da geçiyor. Kahramanımız Ignatus'a, burjuvalığa özenen bir zenci
soruyor:
"Hey dinle," dedi Jones. "Gitmeden önce bi şiy sorcam sana.
Siyah biri serserilik etmenin, ya da asgari ücretin altında
çalışmanın dışında ne yapabilir sence?"
"Lütfen." Ignatus kaldırımın kenarını bulmak ve doğrulmak
için iş önlüğünün eteklerini beceriksizce topladı. "Aklımın ne
kadar karışmış olduğunu sen bile tahmin edemezsin. Değer
yargıların baştan ayağa yanlış. Tepeye, ya da işte varmak
istediğin nokta neresiyse, oraya vardığında ruhsal bir çöküntü
ya da daha kötü bir şey geçirebilirsin. Hiç ülkesi olan bir
zenci gördün mü? Elbette hayır. Bir mezbelede mutluluk içinde
yaşa. ....Boethius oku."
"Kim? Neyi okuyim?"
"“Boethius sana direnmenin son çözümde anlamsız olduğunu, her
şeyi olduğu gibi kabullenmek gerektiğini öğretecektir…."4
İnsanoğlunun yaşamı gün geçtikçe hızlanıyor. Bu karmaşada
düşünmek için vaktimiz yok, sadece önümüze geleni tüketiyoruz.
Daha iyi, daha fazla ve daha büyüğe ulaşmak için sonu gelmez bir
maraton koşuyoruz.
Öyle bir maraton ki, yorulmaya bile izin yok...
Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan
Erzincanlı
Kaynaklar:
1
Buğday ekolojik yaşam rehberi, kış 2011, arka kapak
2
Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği
Genel Sekreteri ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji
Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Şuayib Yalçın' ın, 4 Şubat Dünya
Kanser Günü dolayısıyla, AA muhabirine yaptığı açıklama, 6 Şubat
2010,
3
WebMD Health News, 29.11.2010
4
Toole, J.K (2007) Alıklar Birliği (Sayfa 298). Çeviren
Özgören, P. İstanbul: Merkez Kitapçılık Yayıncılık
Kaynakça:
http://www.tarimsal.com
Hakan Ozan Erzincanlı'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

15.02.2011
|