Denizce
    
e-mail
 
denizce@denizce.com
 

  

  



Dünya
Atmaca
Böğürtlen
Datça Florası
Deniz Minareleri..
Doğal Klimalı Evler
Ekolojik Sistem
En Yakın Mars
Mars 2007
Sulak Gezegen Mars
Evsel Atıksular
Gediz'in Güzelleri
Gelincikler
İklim Dinamikleri
İklim Geleceğimiz
İstanbul'da İlkbahar
Karaca
Kardelen
Karıncalar
Kasırga Nasıl Oluşur
Kelebek
Kış Güneşi
Kış Uykusu
Kurutulan Dünya
Kül ve Ekmek
Küresel Isın.Pay.
Lale
Mağaracılık
Mantarın Rengi
Meyve Çiçekleri
Nar, Mazı Meşesi
Pil
Sedir A.ve Gemicilik
Sonbaharın Renkleri
Suya Aşık Kuşlar
Türkiye Doğası
Yaban Koyunu
Yapraklar
Zakkum

  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım 

 

  Peşinden Koşturan Güzel: Karaca

Yazı ve Foto: Aykut İnce    

 

Çalılığın arasına gizlendim. Tripodu kurdum, fotoğraf makinem hazır; birkaç dakika sonra eğrelti otları kıpırdadı, iri gözleri ile pür dikkat bana bakıyordu…

Şafak sökmeden önce kalkmış, kamuflajlı elbiselerimi giyip yüzümü ve ellerimi soba isiyle boyamıştım. Bir gün önceden izlerini gördüğüm karacaları izlemek üzere, kaldığım kulübeden ayrıldım ve yaklaşık bir kilometre ötedeki, önü çayırlık olan çalılığın arasına gizlendim. Portatif sandalyemi çalıların içine yerleştirip yavaşça oturdum. Tripodu kurup fotoğraf makinemi hazırladım. Etrafı göknar ve kayın ağaçları ile çevrili bu açıklığa karacalar sabah çok erken saatlerde mutlaka geliyor olmalıydı.

 

Çok İyi Koku Alıyor

Yağmurla ıslanan kuru dal parçaları sertliklerini kaybetmiş, ben yürürken kırılarak ses çıkarmamışlardı. Önümdeki açıklığı çok net görebiliyordum. Ortalık henüz aydınlanırken biraz ötedeki eğrelti otları kıpırdadı. Muhtemelen altında bir karaca olmalıydı. Yaklaşık on dakika sonra yirmi metre önümde beliriverdi. Bir çalının arkasında duruyordu ve pür dikkat bana bakıyordu. Beni görmesi çok zordu, büyük ihtimalle kokumu almıştı. Hiç kıpırdamadım. Aniden sıçradı ve uzaklaştı. Sonra tekrar geri geldi. Gözleri ne kadar da iriydi. Bana doğru baktı ve köpek sesine benzer bir sesle havladı. Gözlerime ve kulaklarıma inanamıyordum; karaca havlıyordu… Ardından yine sıçradı ve gözden kayboldu. Ormanın derinliklerinde tekrar aynı sesleri duydum. Benden rahatsız olmuştu.

 

Gözleri Pek İyi Görmez

Öğleden sonra, İstanbul Orman Fakültesi'nden Av ve Yaban Hayatı Bölümü Araştırma Görevlisi Vedat Beşkardeşler'e gördüklerimi anlattım: “Karacaların gözleri çok iyi görmez. Muhtemelen kokunu aldı ve ormanı uyardı” dedi. Daha sonraki günlerde karacaya bu kadar yakın olma şansını yakalayamadım. Her defasında beni fark ediyordu. Ömrü, etrafını kontrol etmekle geçiyordu çünkü. Hayatta kalmasının başka yolu yoktu. Günleri kurtlardan, vaşaklardan ve insanlardan kaçarak geçecekti. Su içerken bile kafasını ikide bir kaldırıp bir tehlike var mı diye etrafına bakıyordu. Kulağını dört yöne doğru çevirebiliyordu. Vedat Hoca; “Çok iyi koku alır. Burun deliklerinin tüm alanı 90 cm2 olarak ölçülmüştür. Bu rakam insanlarda 2,5 cm2'dir. Koku hücresi sayıları 300 milyon ile insanınkinden 10 kat daha fazladır. Ayrıca dili ile burun deliklerini sık sık temizler” dedi.

 

Sonbahar Gelmişti

Tüm Karadeniz kışa hazırlanıyordu. Ağaçların yaprakları sararmış, yükseklere ilk kar yağmıştı. Renklerini değiştiren sadece ağaçlar değildi. Kastamonu-Cide yakınlarında gördüğümüz karacanın tüy renkleri de grileşmeye başlamıştı. Biz ise kış için Bolu Yedigöller'de çalışmaya karar vermiştik. Beni Bolu'ya çeken, lojistik destek kolaylığı ve rehberim Dursun Dikmen'di. Dursun, Bolu Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü'nde (DKMP) Yaban Hayatı Koruma Görevlisi olarak çalışıyordu. Karaca peşinde dolaşırken fırtınaya yakalanma durumunda sığınak ihtiyacımız olacaktı. Orman Genel Müdürlüğü'nün bize tahsis ettiği ve istediğimiz yere konuşlandırdığı karavan bu problemimizi çözmüştü. Karavanda soba, kömür, yiyecek ve yatak bile vardı.

   

İki Parmak: Karaca Var! Demekti

Şubat ortalarında Yedigöller'de kar 40 santimetreye ulaşmıştı. O gün traktörle orman içi yollarında dolandık. Hiç iz yoktu. Dursun, karacaların kara ani yakalandıklarını ve oldukları yerden ayrılamadıklarını söyledi. Traktörü, karacaların olduğunu tahmin ettiğimiz alana yaklaştırınca inip yürümeye başladık. Biraz sonra tek başına dolaşan bir karacanın izlerini bulduk. Dursun, birkaç metre önümden gidiyordu. Biraz sonra elini kafasının üzerine götürdü ve iki parmağını salladı. İki parmak; “Karaca var!”, beş parmak ise “Geyik var!” demekti.

Yanına gittim. Karın içine çöktü ve bana izleri takip etmemi söyledi. Yaklaşık 15 metre ilerlediğimde, ileride bir hareket gördüm. Bir dişi karaca ile göz göze geldik. Fotoğraf makinemi kaldırdım ve daha sadece iki kare çekmiştim ki, koşarak uzaklaştı. O gün başka karaca göremedik.

 

Ya Kar Yağmazsa?

Ertesi gün kar sertleşmişti ve yürürken ses çıkarıyorduk. Dursun, “Sonraki kara kadar paydos” deyince, bozuldum. “Ya kar yağmazsa,” diye sordum; “Gelecek yıl yağar” dedi...

Fotoğraf çekmem için bana karşı olan sadece karacalar değildi; çok iyi duyan, koku alan, görebilen, farklı türlerde birbirleriyle organize olmuş bir orman dolusu canlı vardı. Ormanda tüm hayvanlar tehlikeleri birbirlerine haber verir. Kargalar tepemizde dolanıp tüm ormanı ayağa kaldıran çığlıklar atıyorlardı. Ya da domuzlar kokumuzu aldıklarında sürü halinde kaçışıyorlardı. Ve bunu hiç de sessiz yapmıyorlardı. Bunları duyan diğer hayvanlar da hemen gizleniyorlardı. Bir karacaya yaklaşmanın yolu ormandaki hayvanların birini bile ürkütmemekten geçiyordu ki bu, çok zor işti.

 

Toprak Yeme Vakti

Şubat ayı boyunca kar, her gün azar azar yağarak bize büyük imkânlar sundu. İz takip ederken hep yamaçların yukarısına bakıyordum. Karacalar dinlenecekleri zaman çaprazlar yaparak yamaca tırmanıp geldikleri yöne doğru dönüp yatıyorlardı. Böylece az önce geçtikleri yeri görebiliyor ve kendilerini takip eden olup olmadığını kontrol ediyorlardı.

Mart sonuydu. Dursun “Çorak vakti geliyor” dedi. Çorak; hayvanların baharda toprak yemelerine deniyordu. Bu davranış, nisan ayının ortasından mayıs sonuna dek sürüyordu. Dişiler hamilelikleri sırasında, erkeklerse boynuzları büyürken birçok minerale ihtiyaç duyarlar. Sindirime yardımcı mikroorganizmalar için gereken mineralleri de toprak yiyerek alırlar. Toprak yemenin yanı sıra, tuz yataklarındaki tuzları yalar veya mineralce zengin acı su pınarlarından su içerler.

 

Karacayı Göremedik

Dursun'un gösterdiği çorak yerlerinde hayvanların toprak yemeleriyle oluşmuş çukurları gördüğümde şaşırdım. Çorak olayını fotoğraflamak istiyordum. Arazinin üç noktasında 'pısak', yani gözetleme yeri yaptık. Bunların ikisi ağaçtaydı. Ancak bir süre sonra birinin yakınına bir arıcı, kovanlarını yerleştirdi. Diğerinin yakınında oduncular çalıştı. Sonuncusundaysa, defalarca beklememize rağmen karacalar görünmedi. Etrafta yaptığımız araştırma sonunda karacaların başka bir çorağa gittiklerini bulduk ve orası için bir hazırlığımız yoktu. Başaramamıştık.

 

Meyveleri Seviyorlar

Karacalar otlar, çalılar ve ağaçların genç sürgünlerini ve yapraklarını yerler. Ayrıca ağaçların ve çalıların sulu meyvelerini, özellikle elmaları, kayın tohumlarını, meşe palamutlarını ve kestane tohumlarını, yere düşen meyveleri, tohumları tüketirler. Kış aylarında kar altından kazıp çıkararak bulurlar. İğne yapraklı ağaçların yapraklarını da severek yerler.

 

Anne Karaca ile Yavrusu

Bahar gelince, hamile dişiler doğumdan üç dört hafta önce, gruplarından ayrılıp yavrulama bölgelerine gider. Her yıl aynı yer seçilir ve buranın büyüklüğü sadece birkaç hektar kadardır. Hamile dişi bu alanı diğer dişilere karşı savunur. Anne, doğumdan hemen sonra embriyo zarını ve yavrunun doğarken üzerine düştüğü otları yer. Bunu, yavrusunun yerini koku ile bulacak yırtıcılara karşı bir önlem olarak yapar. Emzirme dışında anne karaca yavrusundan 200-300 metre mesafede durur. Böylece dikkatleri yavrudan uzaklaştırır. Annenin yokluğunda yavru, bir çalının altında ve hareketsizdir. Ormanda dolaşan insanlar, çalı altlarındaki bu yavruları gördüklerinde annelerini kaybetmiş olduklarını düşünüp korumak için evlerine götürmek gibi bir hata yapmaktadırlar. Bunda yavru karacanın dayanılmaz güzelliğinin de etkili olduğunu belirtmekte yarar var.

 

Ülkemizde Karaca

Karacalar, geniş yapraklı ağaçların bulunduğu tüm ormanlarda, dolayısıyla Artvin'den Kırklareli'ne kadar tüm Karadeniz illerinde Ardahan, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Bolu, Kütahya, Tokat, Amasya, Çorum, Karabük, Hatay'da yayılım göstermektedir.

Karacanın bulunduğu alanların tamamının yakınına gitmiş ve köylülerle konuşma imkânı bulmuştum. Kente göç nedeniyle köylerin boşalması, diğer canlıların yaşam alanının genişlemesini sağlamış durumda. Bu durum DKMP'nin koruma çalışmaları ile birleşince karaca sayısı hızla artmıştı. Bu yazıyı yazdığım günlerde telefonla konuşurken eşime, annesi; Trabzon Maçka'daki evlerinin civarında karacaların peydahlandığını söylüyordu. Bana da “Çok fazla dolaşmana gerek yok, gel ben sana fotoğraf çektireyim” diye takılıyordu.

 

Boynuzları Silahıdır

Karacalar her yıl boynuzlarını değiştirirler. Eski boynuzlar aralık ayında düşer, yeni boynuzları ocak sonlarına doğru çıkmaya başlar. Yeni boynuzların üzerinde kiviye benzer tüylerle kaplı deri vardır. Mayıs ayında bu deriyi ağaçlara sürterek atar. Bu yeni ve ucu sivri boynuzlar, erkek karacanın savunma ve saldırı silahıdır. Haziran ayında diğer erkek karacalarla, çiftleşeceği dişiler ve hâkimiyet sahası için bazen öldürücü olabilen kavgalara tutuşur. Böyle bir kavganın son demlerine Cide ormanlarında şahit olmuştum. Ormanın içlerinde başlayan kavga açık alanda hemen önümde devam etmiş ve erkeklerden birinin kaçmasıyla son bulmuştu…

Eskişehir'de Türkmen Baba ormanlarında sabah olmak üzereydi. Geyiklerin böğürme sesleri kuşlarınkine karışıyordu. Ortalıkta dolaşan bir tilkinin karartısını seçebiliyordum. Rehberim Dursun Dikmen'in söylediklerini hatırladım: “İçlerinde hayvanlar yoksa orman neye yarar ki?

        

   Kaynakça:
   SkyLife
- Temmuz 2008

 

Aykut İnce'ye teşekkürlerimizle

Denizce

25.07.2008