|

Çalılığın arasına gizlendim. Tripodu kurdum, fotoğraf makinem
hazır; birkaç dakika sonra eğrelti otları kıpırdadı, iri gözleri ile
pür dikkat bana bakıyordu…
Şafak sökmeden önce kalkmış, kamuflajlı elbiselerimi giyip
yüzümü ve ellerimi soba isiyle boyamıştım. Bir gün önceden izlerini
gördüğüm karacaları izlemek üzere, kaldığım kulübeden ayrıldım ve
yaklaşık bir kilometre ötedeki, önü çayırlık olan çalılığın arasına
gizlendim. Portatif sandalyemi çalıların içine yerleştirip yavaşça
oturdum. Tripodu kurup fotoğraf makinemi hazırladım. Etrafı göknar
ve kayın ağaçları ile çevrili bu açıklığa karacalar sabah çok erken
saatlerde mutlaka geliyor olmalıydı.
Çok İyi Koku Alıyor
Yağmurla ıslanan kuru dal parçaları sertliklerini kaybetmiş,
ben yürürken kırılarak ses çıkarmamışlardı. Önümdeki açıklığı çok
net görebiliyordum. Ortalık henüz aydınlanırken biraz ötedeki
eğrelti otları kıpırdadı. Muhtemelen altında bir karaca olmalıydı.
Yaklaşık on dakika sonra yirmi metre önümde beliriverdi. Bir çalının
arkasında duruyordu ve pür dikkat bana bakıyordu. Beni görmesi çok
zordu, büyük ihtimalle kokumu almıştı. Hiç kıpırdamadım. Aniden
sıçradı ve uzaklaştı. Sonra tekrar geri geldi. Gözleri ne kadar da
iriydi. Bana doğru baktı ve köpek sesine benzer bir sesle havladı.
Gözlerime ve kulaklarıma inanamıyordum; karaca havlıyordu… Ardından
yine sıçradı ve gözden kayboldu. Ormanın derinliklerinde tekrar aynı
sesleri duydum. Benden rahatsız olmuştu.
Gözleri Pek İyi
Görmez
Öğleden sonra, İstanbul Orman Fakültesi'nden Av ve Yaban
Hayatı Bölümü Araştırma Görevlisi Vedat Beşkardeşler'e gördüklerimi
anlattım: “Karacaların gözleri çok iyi görmez. Muhtemelen kokunu
aldı ve ormanı uyardı” dedi. Daha sonraki günlerde karacaya bu kadar
yakın olma şansını yakalayamadım. Her defasında beni fark ediyordu.
Ömrü, etrafını kontrol etmekle geçiyordu çünkü. Hayatta kalmasının
başka yolu yoktu. Günleri kurtlardan, vaşaklardan ve insanlardan
kaçarak geçecekti. Su içerken bile kafasını ikide bir kaldırıp bir
tehlike var mı diye etrafına bakıyordu. Kulağını dört yöne doğru
çevirebiliyordu. Vedat Hoca; “Çok iyi koku alır. Burun deliklerinin
tüm alanı 90 cm2 olarak ölçülmüştür. Bu rakam insanlarda 2,5
cm2'dir. Koku hücresi sayıları 300 milyon ile insanınkinden 10 kat
daha fazladır. Ayrıca dili ile burun deliklerini sık sık temizler”
dedi.
Sonbahar Gelmişti
Tüm Karadeniz kışa hazırlanıyordu. Ağaçların yaprakları
sararmış, yükseklere ilk kar yağmıştı. Renklerini değiştiren sadece
ağaçlar değildi. Kastamonu-Cide yakınlarında gördüğümüz karacanın
tüy renkleri de grileşmeye başlamıştı. Biz ise kış için Bolu
Yedigöller'de çalışmaya karar vermiştik. Beni Bolu'ya çeken,
lojistik destek kolaylığı ve rehberim Dursun Dikmen'di. Dursun, Bolu
Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü'nde (DKMP) Yaban Hayatı
Koruma Görevlisi olarak çalışıyordu. Karaca peşinde dolaşırken
fırtınaya yakalanma durumunda sığınak ihtiyacımız olacaktı. Orman
Genel Müdürlüğü'nün bize tahsis ettiği ve istediğimiz yere
konuşlandırdığı karavan bu problemimizi çözmüştü. Karavanda soba,
kömür, yiyecek ve yatak bile vardı.
İki Parmak: Karaca
Var! Demekti
Şubat ortalarında Yedigöller'de kar 40 santimetreye
ulaşmıştı. O gün traktörle orman içi yollarında dolandık. Hiç iz
yoktu. Dursun, karacaların kara ani yakalandıklarını ve oldukları
yerden ayrılamadıklarını söyledi. Traktörü, karacaların olduğunu
tahmin ettiğimiz alana yaklaştırınca inip yürümeye başladık. Biraz
sonra tek başına dolaşan bir karacanın izlerini bulduk. Dursun,
birkaç metre önümden gidiyordu. Biraz sonra elini kafasının üzerine
götürdü ve iki parmağını salladı. İki parmak; “Karaca var!”, beş
parmak ise “Geyik var!” demekti.
Yanına gittim. Karın içine çöktü ve bana izleri takip etmemi
söyledi. Yaklaşık 15 metre ilerlediğimde, ileride bir hareket
gördüm. Bir dişi karaca ile göz göze geldik. Fotoğraf makinemi
kaldırdım ve daha sadece iki kare çekmiştim ki, koşarak uzaklaştı. O
gün başka karaca göremedik.
Ya Kar Yağmazsa?
Ertesi gün kar sertleşmişti ve yürürken ses çıkarıyorduk.
Dursun, “Sonraki kara kadar paydos” deyince, bozuldum. “Ya kar
yağmazsa,” diye sordum; “Gelecek yıl yağar” dedi...
Fotoğraf çekmem için bana karşı olan sadece karacalar
değildi; çok iyi duyan, koku alan, görebilen, farklı türlerde
birbirleriyle organize olmuş bir orman dolusu canlı vardı. Ormanda
tüm hayvanlar tehlikeleri birbirlerine haber verir. Kargalar
tepemizde dolanıp tüm ormanı ayağa kaldıran çığlıklar atıyorlardı.
Ya da domuzlar kokumuzu aldıklarında sürü halinde kaçışıyorlardı. Ve
bunu hiç de sessiz yapmıyorlardı. Bunları duyan diğer hayvanlar da
hemen gizleniyorlardı. Bir karacaya yaklaşmanın yolu ormandaki
hayvanların birini bile ürkütmemekten geçiyordu ki bu, çok zor işti.
Toprak Yeme Vakti
Şubat ayı boyunca kar, her gün azar azar yağarak bize büyük
imkânlar sundu. İz takip ederken hep yamaçların yukarısına
bakıyordum. Karacalar dinlenecekleri zaman çaprazlar yaparak yamaca
tırmanıp geldikleri yöne doğru dönüp yatıyorlardı. Böylece az önce
geçtikleri yeri görebiliyor ve kendilerini takip eden olup
olmadığını kontrol ediyorlardı.
Mart sonuydu. Dursun “Çorak vakti geliyor” dedi. Çorak;
hayvanların baharda toprak yemelerine deniyordu. Bu davranış, nisan
ayının ortasından mayıs sonuna dek sürüyordu. Dişiler hamilelikleri
sırasında, erkeklerse boynuzları büyürken birçok minerale ihtiyaç
duyarlar. Sindirime yardımcı mikroorganizmalar için gereken
mineralleri de toprak yiyerek alırlar. Toprak yemenin yanı sıra, tuz
yataklarındaki tuzları yalar veya mineralce zengin acı su
pınarlarından su içerler.
Karacayı Göremedik
Dursun'un gösterdiği çorak yerlerinde hayvanların toprak
yemeleriyle oluşmuş çukurları gördüğümde şaşırdım. Çorak olayını
fotoğraflamak istiyordum. Arazinin üç noktasında 'pısak', yani
gözetleme yeri yaptık. Bunların ikisi ağaçtaydı. Ancak bir süre
sonra birinin yakınına bir arıcı, kovanlarını yerleştirdi. Diğerinin
yakınında oduncular çalıştı. Sonuncusundaysa, defalarca beklememize
rağmen karacalar görünmedi. Etrafta yaptığımız araştırma sonunda
karacaların başka bir çorağa gittiklerini bulduk ve orası için bir
hazırlığımız yoktu. Başaramamıştık.
Meyveleri Seviyorlar
Karacalar otlar, çalılar ve ağaçların genç sürgünlerini ve
yapraklarını yerler. Ayrıca ağaçların ve çalıların sulu meyvelerini,
özellikle elmaları, kayın tohumlarını, meşe palamutlarını ve kestane
tohumlarını, yere düşen meyveleri, tohumları tüketirler. Kış
aylarında kar altından kazıp çıkararak bulurlar. İğne yapraklı
ağaçların yapraklarını da severek yerler.
Anne Karaca ile
Yavrusu
Bahar gelince, hamile dişiler doğumdan üç dört hafta önce,
gruplarından ayrılıp yavrulama bölgelerine gider. Her yıl aynı yer
seçilir ve buranın büyüklüğü sadece birkaç hektar kadardır. Hamile
dişi bu alanı diğer dişilere karşı savunur. Anne, doğumdan hemen
sonra embriyo zarını ve yavrunun doğarken üzerine düştüğü otları
yer. Bunu, yavrusunun yerini koku ile bulacak yırtıcılara karşı bir
önlem olarak yapar. Emzirme dışında anne karaca yavrusundan 200-300
metre mesafede durur. Böylece dikkatleri yavrudan uzaklaştırır.
Annenin yokluğunda yavru, bir çalının altında ve hareketsizdir.
Ormanda dolaşan insanlar, çalı altlarındaki bu yavruları
gördüklerinde annelerini kaybetmiş olduklarını düşünüp korumak için
evlerine götürmek gibi bir hata yapmaktadırlar. Bunda yavru
karacanın dayanılmaz güzelliğinin de etkili olduğunu belirtmekte
yarar var.
Ülkemizde Karaca
Karacalar, geniş yapraklı ağaçların bulunduğu tüm ormanlarda,
dolayısıyla Artvin'den Kırklareli'ne kadar tüm Karadeniz illerinde
Ardahan, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Bolu, Kütahya, Tokat,
Amasya, Çorum, Karabük, Hatay'da yayılım göstermektedir.
Karacanın bulunduğu alanların tamamının yakınına gitmiş ve
köylülerle konuşma imkânı bulmuştum. Kente göç nedeniyle köylerin
boşalması, diğer canlıların yaşam alanının genişlemesini sağlamış
durumda. Bu durum DKMP'nin koruma çalışmaları ile birleşince karaca
sayısı hızla artmıştı. Bu yazıyı yazdığım günlerde telefonla
konuşurken eşime, annesi; Trabzon Maçka'daki evlerinin civarında
karacaların peydahlandığını söylüyordu. Bana da “Çok fazla dolaşmana
gerek yok, gel ben sana fotoğraf çektireyim” diye takılıyordu.
Boynuzları Silahıdır
Karacalar her yıl boynuzlarını değiştirirler. Eski boynuzlar
aralık ayında düşer, yeni boynuzları ocak sonlarına doğru çıkmaya
başlar. Yeni boynuzların üzerinde kiviye benzer tüylerle kaplı deri
vardır. Mayıs ayında bu deriyi ağaçlara sürterek atar. Bu yeni ve
ucu sivri boynuzlar, erkek karacanın savunma ve saldırı silahıdır.
Haziran ayında diğer erkek karacalarla, çiftleşeceği dişiler ve
hâkimiyet sahası için bazen öldürücü olabilen kavgalara tutuşur.
Böyle bir kavganın son demlerine Cide ormanlarında şahit olmuştum.
Ormanın içlerinde başlayan kavga açık alanda hemen önümde devam
etmiş ve erkeklerden birinin kaçmasıyla son bulmuştu…
Eskişehir'de Türkmen Baba ormanlarında sabah olmak üzereydi.
Geyiklerin böğürme sesleri kuşlarınkine karışıyordu. Ortalıkta
dolaşan bir tilkinin karartısını seçebiliyordum. Rehberim Dursun
Dikmen'in söylediklerini hatırladım: “İçlerinde hayvanlar yoksa
orman neye yarar ki?
Kaynakça:
SkyLife - Temmuz 2008
Aykut İnce'ye teşekkürlerimizle
Denizce

25.07.2008
|