|

Hayat, aldığımız kararların toplamıdır. Sıradan saydığımız
bir gün içerisinde bile, o günkü hayatımızla ilgili onlarca karar
veririz. Hangi kıyafeti giyeceğimizi, o gün için işteki
önceliklerimizi, kabul edeceğimiz teklifleri, yapacağımız
alışverişleri, yürüyeceğimiz yolu ve daha birçok etkinliğimizi
kararlaştırırız. Çoğu zaman seçim yaptığımızı ve bu seçimlere dayalı
kararlar verdiğimizi anlamayız. Sadece mavi gömleğimizi giymek, bir
dilim çikolatalı kek yemek ve iş yerimize giden çeşitli yolların
birinden gitmek “istemişizdir”.
İstemek, insan için hayatidir. Önümüze bir hedef koymamızı ve
o hedefe yönelik hamleler yapmamızı gerektirir. İsteğin olmadığı bir
dünyada karar vermek imkânsız olur. Acıkıp bir lokantaya
gittiğimizde önümüzdeki menüden bir seçim yapmak zorundayızdır.
Listelenmiş yemeklerden birini seçip sipariş vermek açlığımızı
dindirmek için yapmamız gereken ilk harekettir. Peki ne yiyeceğimize
nasıl karar veririz? Cevap basit: Seçeneklerden biri bizim için daha
cezbedici olacak ve diğerleri elenecektir. Böylece sadece karar
vermek, en temel ihtiyacımızı, “beslenmemizi” sağlar.
Aslında birkaç saniye içerisinde gerçekleşen bu olayın ne
derecede büyük ve önemli bir beyinsel fonksiyon gerektirdiğini
bilmek, insanın muhteşem yapısını anlamamıza biraz daha yardımcı
olacaktır. Menüden yiyeceğimiz yemeği seçmek sanıldığı kadar basit
değildir. Bir yandan yazıları okuyup her bir ismin hangi yemeği
temsil ettiğini anlarız. Öte yandan listede ilerledikçe, beynimizde
nükleus akümbens adı verilen çok önemli bir yapı, “dopamin” adı
verilen bir kimyasal salgılayarak çalışmaya başlar. Nükleus akümbens
(NAcc) beynimizin haz merkezidir. Gördüğümüz herhangi bir nesne veya
yaptığımız herhangi bir etkinlik dopamin salgılanmasını tetiklediği
müddetçe biz dopamini salgılayan bu nesne veya etkinliklerden zevk
alırız. Örneğin yediğimiz güzel bir yemek, akşamları
arkadaşlarımızla yaptığımız bir sohbet, buz gibi havada sıcacık bir
eve girmek, bunların hepsi yaşadığımız an içerisinde beynimizde
dopamin maddesinin salgılanmasına sebep olur.
Bu tekrar eden bir döngüdür. Bir etkinlik beyinde dopamin
salgılanmasına yol açarsa zevk duyarız; zevk duydukça bu etkinliği
tekrar etmek isteriz. Elbette ki her olaydan aynı şekilde zevk
alamayız. Bazı uyarıcılar bizim daha çok zevk almamızı sağlar; böyle
durumlarda beynimizde dopamin salgılayan hücreler daha çok çalışır.
Ancak ne yazık ki dopamin, uyarıcının bize yararlı mı yoksa zararlı
mı olduğu konusunda bilgi sahibi değildir. Onun tek görevi zevk
alabilmemizi sağlamaktır.
Öyleyse karar verme aşamasında mantıklı insan beyninin haz
duygusundan daha farklı yönlendirmelere de ihtiyacı vardır. Örneğin
lokantada menüye bakarken bol yağlı ve soslu bir yemek ismini
okuduğumuzda birden bu yemeği çok istediğimizi anlarız. Mesaj
beynimizin derinlerinden, NAcc’ın da içinde bulunduğu duygu
merkezimiz limbik korteksten gelmektedir. Beynimizde aniden dopamin
salgılanmasına neden olan bu yemeğe karşı çok büyük bir istek
duyarız ve sipariş vermek isteriz. Fakat birden bir güç bizi
durdurur: Bu, beynimizin düşünce merkezi olan frontal kortekstir.
Mesaj açık ve nettir, her ne kadar canımız çekse de kolesterol
seviyemiz sınırı aştığından ve doktorumuz kesinlikle perhiz
uygulamamız gerektiğini söylediğinden bu yemeği yemememiz
gerekmektedir. Kararımız aniden farklı bir yöne doğru değişir; en
iyisi daha sağlıklı bir sebze yemeği sipariş etmek olacaktır.
Frontal korteks, hafıza, dikkat, planlama, problem çözme gibi
mantık gerektiren alanlarda karar vermemizi sağlar. Gelişmiş ve
düzgün çalışan bir frontal korteks, duygu merkezimizin gönderdiği
sinyalleri denetler ve uygunluk derecesine göre etkinliğe devam
etmemize veya etmememize karar verir. Frontal korteks seçim
yapmaktan çok öte yetilere sahiptir; yeni hesaplamalar yapar, yeni
çözüm yolları üretir, bunların mantıksallığını ölçer. Günümüzde
ileri mimari bilgileri, kuantum hesaplarını, tıbbi gelişmeleri
sağlayan frontal kortekslerimizdir.

1989 yılının 19 Temmuz’unda ABD Hava Yolları’na bağlı bir
uçak Denver şehrinden Chicago şehrine doğru yola çıktı. Başlangıçta
her şey yolunda gidiyordu. Fakat sonra hiç beklenmeyen bir durumla
karşılaşıldı. Uçak irtifa kaybediyordu ve pilotların bildiği hiçbir
yöntem işe yaramıyordu. Kule ile yapılan konuşmalar, yardım
çağrıları tamamen sonuçsuz kalmıştı. Uçağın güvenli bir şekilde
uçmasını sağlayan mekanizmalarda beklenmedik bir arıza çıkmıştı,
neredeyse tamamı hidrolik sistemle idare edilen parçalar basınç
düşmesi yüzünden kontrol edilemiyordu. Bu beklenmedik durum tam bir
felakete dönüşebilirdi; ne kuledeki görevliler ne de pilotlar ne
yapmaları gerektiğini biliyordu.
Panik duygusu tüm mürettebata hâkimdi ve işe yaramayan yollar
uçağın düşmesini engellemek için tekrar tekrar deneniyordu.
Pilotlardan Bay Haynes bir an durdu ve derin bir soluk aldı; bu
panik durumu sorunu çözmeyecekti ve yapılabilecek bir şeyler olması
gerekirdi. Aklına aniden uçağın hidrolik sistemle çalışmayan
kısımları geldi; evet bunlar birkaç parçayı geçmiyordu, fakat doğru
kullanılırlarsa uçağın düşmesini engelleyebilirlerdi. Bay Haynes
hesaplamaları yaptı ve sonucun başarılı olacağına karar verdi. Uçak
sağ salim yere indi.
Bay Haynes’in düşmek üzere olan bir uçağı, uçuş eğitimlerinde
hiç gösterilmemiş bir metodla yere güvenle indirmesi nasıl mümkün
oldu? Öncelikle yoğun panik duygusunu yaratan, beynin duygu merkezi
olan limbik korteksteki “amigdala”, frontal korteks tarafından
etkisiz hale getirildi. Amigdala beyinde istenmeyen, olumsuz
durumlarda çalışan çok önemli ve hayati bir yapıdır. Örneğin
kendisine doğru kudurmuş gibi koşan bir köpek gören bir kişi
amigdalasının sinyalleri sayesinde korku hisseder ve kaçması
gerektiğini algılar. Bu denli hayat kurtarıcı olan bir yapının
tetiklenmesi, yıkıcı bir korkuya ve işlevsizliğe sürükleyen panik
duygusuna neden olur. Bay Haynes’in amigdalası fazla çalıştığı için
ilk başta işe yaramayan metotları tekrar tekrar denemişti. Fakat
mantıklı düşünmesini sağlayan frontal korteks amigdalayı devre dışı
bırakıp çözüm yolları aramaya başlayınca uçağı güvenle yere indirmek
mümkün olmuştu.
Panik duygusu mantıklı kararlar almamızı engeller. Beyinde
limbik korteks ile frontal korteks arasında sürekli bir bilgi
alışverişi vardır. Herhangi bir anda, herhangi bir olayda, herhangi
bir insan karar verirken kesinlikle beynin bu iki büyük mekanizması
aynı anda çalışır. Beyin her zaman bir bütün olarak hareket etmekle
yükümlüdür. Bu iki mekanizma, beynin duygu merkezi olan limbik
korteks ve planlama, dikkat gibi daha yüksek bilişsel konuların
merkezi olan frontal korteks kendi aralarında sürekli bir iletişim
içindedir. Bazı durumlarda frontal korteks, limbik korteksten gelen
duygusal verileri iyi değerlendiremez, deyim yerindeyse ”iyi
okuyamaz”. Böyle durumlarda karar verme mekanizmamız sekteye uğrar.
Panik duygusu, frontal korteksin başa çıkamayacağı düzeyde olduğunda
kişi yanlış kararlar verir. Örneğin kumar masasında hatırı sayılır
miktarda para kaybeden kişi aniden panikler. Kaybettiği parayı geri
kazanacağına inanır; çünkü oyunu iyi oynadığını ya da şanslı
olduğunu düşünür. Kalan parasıyla oynamaya ve kaybını telafi etmeye
çalışır. Sonuç büyük bir hüsran olur; çoğu zaman kişi tüm parasını
hatta mal varlığını kaybeder.
Karar verme aşamasında beynimizi sekteye uğratan bu olguya
“kayıp komplosu” adı verilir. Kaybetmek, beynimiz için kazanmaktan
daha önemli bir olaydır. Herhangi bir olay “kayıp” olarak
nitelendirildiğinde amigdalamız sinyaller yollamaya başlar.
Kaybedileni geri alma isteği ve panikle, kararlar verdiğimizi
zanneder ve daha çok riske gireriz. Örneğin çok yüksek izlenme
oranlarına sahip “Var mısın? Yok musun?” tarzındaki yarışma
programları, tamamen insan beynindeki bu çalışma mekanizmasına hitap
etmektedir. Yarışmacılar yarışmanın sonunda ne kadar para
kazanırlarsa kazansınlar odak noktaları en yüksek para miktarı
olduğu için hep bir “kayıp” yaşarlar. Bu sebeple çok iyi miktarda
paralar teklif edildiği halde risk alarak devam eden yarışmacıların,
sonunda hiç de tatmin olmadıkları miktarlarla, üzülerek ve hatta
ağlayarak evlerine döndüklerini görürüz.
Karar verme mekanizmamız çok özelleşmiş ve gelişmiştir. Nasıl
karar verdiğimizi bilmek, bize kararlarımızı nasıl denetlememiz
gerektiği konusunda yardımcı olur. Frontal korteksimizi çalıştırmaya
başladığımız ve duygularımızı denetlediğimiz zamanlarda kararlarımız
daha mantıklı ve faydalı sonuçlar verebilecek yönde ilerler. Peki
mantıklı düşünmeye çalışmak vereceğimiz her karar için iyi bir
strateji midir? Cevap ne yazık ki hayır.

Karar aşamasında mantığımıza danışmak her zaman yeterli
değildir. Örneğin acıkmış ve lokantaya gitmiştik. Bir yandan
yemeğimizi yiyor bir yandan da içinde bulunduğumuz ekonomik
sıkıntıyı düşünüyoruz. Yan masamızda oturan kişi hesabı ödüyor ve
gidiyor. Tam bu sırada cebinden yüklü bir miktar para düşürüyor ve
bunu sizden başka hiç kimse görmüyor. Lokantada kamera sistemi
olmadığı da aşikâr. Eğilip yerden parayı almak neredeyse çocuk
oyuncağı… Ne yapardınız?
Limbik korteksiniz yoğun miktarda dopamin salgılamaya başladı
ve bu parayı almak için haz duyuyorsunuz. Frontal korteksiniz
hesaplamaları yaptı; parayı kimse görmeden rahatlıkla alabileceğiniz
kesin. Haz duygunuz ve mantığınız aynı doğrultuda ama siz yerinizden
kıpırdamadınız. Karar vermenizde etkili olan başka bir etmen var.
Peki ama acaba nedir bu etmen?
İnsan doğası gereği, her birimiz etik kuralları kabul etme ve
bu kurallara bağlı yaşama gereksinimi duyarız. Yaşama merhaba
dediğimiz ilk andan başlayarak ailemizden, çevremizden ve içinde
bulunduğumuz toplumdan yazılı olmayan kuralları öğrenir ve bunları
içselleştiririz. Çocukluk dönemimizde edindiğimiz empati kurma,
suçluluk ve merhamet hissetme gibi yetiler bize hayatımız boyunca
yol gösterir. Neden ve nasıl olduğunu tam olarak açıklayamadığımız,
mantık çerçevesine sığmayan kararlar alırız. Fakat bu kararların her
biri hem bizim hem de etrafımızdaki insanların mutluluğunu sağlar.
Etik kararlar, kültürel ilkelerle ve dini inanışlarla
belirlenmiş ve bizim tarafımızdan içselleştirilmiştir. Aslında her
biri çocukluktan beri beynimizin en yoğun olarak kullandığımız
kısmında, limbik kortekste yerleşmiştir. Çoğunlukla Freud’un “bilinç
dışı” olarak tanımladığı bir varlık seviyesinde, güçlü, kesin ve
sandığımızdan daha etkili olarak bu ilkeleri sahiplenmişizdir.
Herhangi bir canlıyla, ister insan olsun ister hayvan, karşı karşıya
geldiğimizde etik kararlarımızı çoğunlukla mantıklı kararlarımızın
önüne koyarız. Beynimizdeki ayna nöronlar çalışmaya başlar,
karşımızdaki canlının duygu durumunu algılarız, onunla empati
kurarız ve onun yaşayacağı duyguları hissederiz. Böyle bir zamanda
sayısal ve salt mantıksal değerler önemsiz kalır; hâkimiyet etik
dürtülerimizdedir. Bu yüzden paraya dokunmaz ve hemen sahibine
teslim ederiz.
Psikopatlık, bu duygu durumu eksikliğinin bir ürünüdür.
Çoğunlukla çocukluk döneminde istismara uğramak yüzünden beynin üst
temporal sulkus, arka singulat girus ve orta frontal girus gibi
kısımları zarar görür. Bu sebeplerle psikopatlar, karşılarındaki
insanların duygu durumu ile ilgili bir his geliştiremez ve empati
kuramazlar. Onlar için istek duymak ve mantık geliştirmek bir cana
kıymak için yeterli sayılır. Bu yüzden bir vicdani yükümlülük ya da
rahatsızlık hissetmezler.
Fakat sağlıklı insanlar sadece kendi menfaatleri ve istekleri
için değil toplum için uygun ve doğru kararlar verirler. Empati
kurabilme yetisi geliştirirler ve beyinlerinin üst temporal sulkus,
arka singulat girus ve orta frontal girus gibi empati ile ilgili
kısımlarını her zaman kullanırlar. İnsanların doğuştan gelen “içsel”
bir meleke ile karşısındakine empati gösterme ve onlarla dayanışma
içine girme eğiliminde olduğu bildirilmektedir. İnsan, işbirliği ve
fedakarlık yapma yönünde doğuştan gelen bir istek taşımaktadır. Bazı
araştırmalar bize şefkat ve insancıl duyguların genlerimize yazılı
olduğunu göstermektedir. İnsanın diğer varlıklarla ve kendi
hemcinsiyle iletişim ve empati kurmaya programlanmış bir varlık
olduğu düşünülmektedir.
Mantık, duygusallık ve etik boyutlarında düşünüldüğünde,
geride cevaplanamayan bir soru kalır. İçgüdüsel karar mekanizmaları.
Çoğumuz neden ve nasıl olduğunu bilmeden aniden düşündüğümüz soruna
bir çözüm buluruz. Böyle durumları açıklamaya kalktığımızda
genellikle “aniden aklıma geldi”, “içimden öyle geldi” veya benzeri
bir ifade kullandığımız görülür. Ya da üstüne çok düşünmeden, hatta
düşünmeye fırsatımız olmadan bir karar vermek zorunda hissettiğimiz
zamanlarda içgüdüsel kararlar veririz. İçgüdüsel kararlar bilinç
dışının ürünleridir; hızlı ve çözüme yöneliktir. Aniden bilinç
mekanizmamızda ortaya çıkarlar. Neden bu yönde bir karar verdiğimizi
söyleyemeyiz. Araştırmalar içgüdüsel karar mekanizmalarının duygusal
odaklı olabileceği yönünde bulgular elde etse de henüz bu içgüdüsel
karar mekanizmasını tam anlamıyla çözebilmiş değiliz. Belki de
söyleyebileceğimiz şey, basit bir an olarak tanımladığımız her anda,
hayatın her anında, mükemmel bir düzenin parçası olarak yol
aldığımızdır. Önemli olan bu sürecin mükemmel işleyişini biraz da
olsa görebilmek ve gözlerimizi kamaştıran bu ahengi
hissedebilmektir.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Nisan-2010
Prof. Dr.
Kemal Sayar'a teşekkürlerimizle
Denizce

13.05.2010
|