| |
"Olmak ya da
olmamak..."
Günlük yaşamımızda yanıtını vermek zorunda olduğumuz sorular, neyse ki
Hamlet'inki kadar güç ve derin türden değil. Arada başımızı
ellerimizin arasına alıp uzun uzun düşünsek de, kararlarımızın çoğunun
farkında bile değiliz. Raftan bir kitap almak, kediye süt vermek,
teslim günü sinsi sinsi yaklaşan bir dergi yazısına artık nihayet
başlamak üzere masa başına oturmak, ya da kalan geceleri de hesaba
katıp "nasılsa yetiştiririm" aldatmacasıyla sinemaya gitmek...
Kararlarımızın kimi "doğru" kimi "yanlış". Kimi yalnızca
bizim için "doğru", kimi yalnızca bizim için "yanlış". Kimi akılcı,
kimi değil. Ama öyle ya da böyle, en akılcı ve duygusal
etkilenimlerden uzak görünen düşünce ve kararların bile, çok
eskilerden kalan beyinsel ve zihinsel bir geleneğin etkisiyle, ancak
duyguların girdileriyle oluşturulabildiğini söylüyor araştırmacılar.
Ve bu girdiler olmadan, basit ya da karmaşık herhangi bir karara
varmanın en iyi olasılıkla çok güç olduğunu. Duygular, akılcı karar
verme sürecine ters düşmedikleri gibi, sürece hem hız, hem verimlilik
bakımından katkıda bulunan bir işleyiş sağlıyorlar.
"Şu buğday
tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime
yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da
çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir
düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve
ben, buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim..." Yazımıza, Fransız yazar Saint-Exupery'nin unutulmaz klasiği
Küçük Prens'in bu unutulmaz bölümüyle başlamamızın amacı, süslü bir
giriş yapmak değil. Küçük Prens'i tanıyanların yüreklerini ister
istemez kıpırdatacak olan bu sade cümlelerin içeriği, böylesine bir
güzellikle olmasa da, bilim adamlarınca da dile getirilmiş: "Tüm
duygularınızdan aniden sıyrılıverdiğinizi farzedin -tabii mümkünse-ve
dünyayı şimdi umutlarınızla, kaygılarınızla, sevdiklerinizle,
sevmediklerinizle değil; olduğu gibi, hiçbir kişisel
değerlendirmeniz olmaksızın hayal edin. Böyle bir ölümcül dünyayı
hayal etmek neredeyse olanaksız. Düşünün, evrenin hiç bir köşesinin
sizin için bir diğerinden farkı yok. İçinde geçen tüm olaylar, içinde
yer alan tüm nesnelerin artık birbirine herhangi bir üstünlüğü, tercih
edilebilirliği, özelliği, ifade biçimi yok. Bakış açısı diye birşey de
yok... Her birimizin kendi dünyamıza atfettiği değer, ilgi ya da
anlam, zihinlerimizin ona yüklediklerinden ibaret." Bu sözler de,
felsefe, fizyoloji ve psikoloji alanlarındaki çalışmalarıyla
tanınmış ve duyguları fizyolojik işlevlerle ilişkilendiren ilk
kuramları ortaya atmış William James'e (1842-1910) ait. Duyguların,
otonom sinir sisteminin ortaya çıkardığı fizyolojik mekanizmaların
sonucu olduklarını ileri sürdüğü görüşü artık geçerli sayılmasa da,
yukarıdaki sözleri, bilimsel anlamıyla "duygu" (emotion) kavramının,
"duygulanım"lardan fazlasını içerdiğinin ipuçlarını veriyor.
"Duygu" nedir? Yalnızca sevgiliden ayrılmakla duyulan üzüntü,
film seyrederken dökülen gözyaşlarının kaynağı ya da bir kediyi
severken hissettiklerimiz mi? Geleneksel anlamıyla gündelik yaşamda
pek bir kavram kargaşası yaratmasa da, bilimsel olarak duygunun
tanımlanması zor. Nedeni de birden fazla yönü olması: Bilinçli
farkındalığı da beraberinde getiren kişiye özel, içsel duygular
(üzüntü, sevinç gibi), gözlenebiler davranışlar (yüz ifadeleri, beden
dili gibi) ve fizyolojik tepkiler (terleme, yüz kızarması gibi).
Duygular, akılcı düşüncenin tersine istemli olarak oluşmuyor, kişinin
bilinci dışında da varolabiliyorlar. Başlattıkları fizyolojik
tepkilerse (kalp atımının hızlanması gibi) yine bilincin dışında
gerçekleşebiliyor. Nörobiyolojik açıdan bakıldığında da duygular
evrimsel olarak daha eski, bilinçli ve akılcı düşünceyse daha yeni
beyinsel tepki mekanizmalarının ürünleri.
Karar verme işleyişine gelince... Birbirinden farklı davranış
biçimleri sergileyebilen her canlı, en azından yaşamını sürdürmek için
bilinçli ya da bilinçsiz, karşısına çıkan olasılıklar arasından seçim
yapmak zorunda. Canlının karmaşıklığı arttıkça, yani evrimsel ölçeğin
daha üst seviyelerine ulaştıkça, karar verme süreci de karmaşıklaşıp
güçleşir. İki nedenle: Birincisi, daha gelişmiş bir beynin, yaşama
şansını artıracak bir özelliğe; çevresel farklılıkları daha büyük
kesinlikle algılama becerisine sahip olması. İkincisiyse, bu beyne
sahip canlının, daha fazla sayıda ve daha gelişmiş davranış
seçenekleriyle karşı karşıya olması. Asıl önemli nokta, evrimsel
olarak daha yeni ve gelişmiş bir beynin, yalnızca o anın çevresel
koşullarına tepki vermekle kalmayarak, gelecekteki olası koşullar için
de modeller üretebilme becerisine sahip olması. Bu da kaçınılmaz
olarak, seçimini daha fazla sayıda olasılık üzerinden yapmak zorunda
kalması demek. Duyguların devreye girdiği nokta, tam da burası.
Duyguların İşlenişi
Duygusal mekanizmalarla ilgili olarak çok önemli işlevler
üstlenen "limbik sistem"i oluşturan beyin yapıları 250 milyon
yıl kadar önce, memelilerin ilk dönemlerinde ortaya çıkmış. Bu,
sistemi oldukça eski ve 'ilkel' kılıyor.

Limbik
Sistem
İlk olarak
memelilerde ortaya çıktığı düşünülen bu sistem, evrimsel açıdan beyin
korteksinden çok daha eski. Yaşamın sürdürülmesi için gerekli birçok
içsel güdünün yanışına, duyguların da bu yapılar içinde ve arasında
oluşturulduğu düşünülüyor. Duyguların işlenmesiyle ilgili temel limbik
yapıları: Amigdala - Başta korku olmak üzere, duyguların denetiminden
sorumlu.
Hipokampus -
Uzun dönemli belleğin oluşturulup gereğinde yeniden ortaya
çıkarılmasını sağlıyor. 'Kayda değer' duyusal bilgiyi belirliyor.
Hipotalamus - Vücut sıcaklığı, açlık-tokluk gibi birçok metabolik
süreci, otonom sinir sisteminin işleyişini düzenleyen bir çekirdekler
grubu.
Talamus •
Gelen duyusal uyarıların, ilgili üst korteks merkezlerine iletilmeden
önce toplandığı, bir duyusal iletim istasyonu.
Limbik sistem yapıları içinde, duyguların oluşturulma ve
işlenmesine ilişkin en merkezi rolü üstleneni "amigdala"; beynin
temporal (şakak) lobunun içinde yer alan badem biçiminde bir cisimcik.
Amigdalanın işlevi, şimdilik anlayabildiğimiz kadarıyla, çevresel
uyaranlara duygusal birer damga basmak. Yeni bir uyarana ilişkin
bilgi, beyin korteksinin duyu merkezlerinden, amigdala ve yakın
komşusu hipokampus'a ulaşır. Hipokampus'un işlevi genel olarak
bellekle ilgili ve iki yapı, birbirleriyle sürekli iletişim
halindeler. (Bu iletişim, kimi durumlarda çok önemli olabiliyor.
Sözgelimi, yakınımızdaki bir kaplanın görüntüsü bizi fazlaca
ürkütürken, onu kafeste görmek kılımızı kıpırdatmaz. Bu 'duruma bağlı'
bilginin, hipokampus tarafından sağlandığı düşünülüyor.) Duyu
merkezlerinden ve hipokampus'tan gerekli bilgiyi alan amigdala, onu
hızlı bir değerlendirmeye tabi tutarak, beynin ilgili bölgelerine,
uyaranın niteliğiyle ilgili geribildirim yapar: Uyaran, herhangi bir
tehlikeyi mi temsil ediyor, yoksa canlı için bir avantaj mı
vaadediyor? Sonuçta amigdala, belirli bir uyaranı, beraberinde
getirebileceği olumlu ya da olumsuz duygularla ilişkilendirme
ayrıcalığına sahip. İyi de canlı için neyin iyi, neyin kötü olduğunu
nereden biliyor?
Limbik sistemin uyaranlara verdiği tepkilerin önemli bir
bölümü, araştırmacılara göre kalıtsal. Buna göre, önceden
programlanmış davranış örüntüleri sinirsel devrelerce belirlenip,
devre bağlantıları da sinir sisteminin gelişimi sırasında kuruluyor.
Bu davranış örüntüleri, sonuçta "doğuştan" var sayılıyorlar. Avın
avcıya verdiği tepkiler, cinsel tepkiler gibi.
|

Antonio
Damasio |
Beyin, zihin ve beden arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine
yaptığı geniş kapsamlı araştırmalarıyla dünya çapında tanınan,
Iowa Üniversitesi'nden Antonio Damasio, bunlara "birincil
duygular" adını vermiş. "İkincil duygular" da, canlının yaşamı
süresince deneyimleriyle edindiği kişiselleştirilmiş duyguları
içeriyor. Yani, önceleri duyarsız olduğunuz bir uyarana,
deneyimlerinizin sonucu olarak zaman içinde duygusal bir nitelik
atfetmiş oluyorsunuz. Bunu, karşı karşıya geldiğiniz durumlar,
olaylar ve nesnelerle birincil duygularınız arasında bağlantılar
kurarak yapıyorsunuz. |
Sonuçta, belirli bir anda karşınıza çıkan bir uyaran ya da
uyaranlar grubu, sizin için belli oranda duygusal bir yük taşır
oluyor. Bilincinde olsanız da, olmasanız da. Bir süredir evinize yakın
bir yerlerde gördüğünüz bir sokak köpeği, günün birinde karşınıza
dikilip gözünüzün içine baktıktan sonra, geçmiş olsun! O artık sizin
için aynı köpek değil. Çünkü amigdalanız ona, bir daha beyninizden
silinmeyecek bir damga bastı ve hipokampusa da bir rapor yolladı:
"Bu deneyimi sakla, bu kadın bu köpeği her gördüğünde de bana geri
yolla. Her seferinde kortekse bildirmene gerek yok, zaman kaybı. Ben
onu gerektiğinde haberdar ederim, sen bana bırak. Kadın, köpeği her
gördüğünde ağız köşeleri yukarı kalkacak, eğilip onu okşayacak, kalp
atımı değişecek, bütün sinir sistemi, onu eve almak için kocasıyla
girişeceği mücadeleye hazır hale gelecek!"
Sonuçta, bu tuhaf küçük bademsi yapının tek yaptığı, makamına
kurulup duyu korteksinden gelen her bilgiyi duygusal yönden
değerlendirip, bir "iyi" ya da "kötü" damgası basmak değil. Korteksin
ilgili bölümlerine geribildirim yaparak, davranışsal (gülümsemek,
köpeği okşamak) ve otonomik, yani istemsiz (kalp atımının hızlanması,
gözbebeklerinin büyümesi) tepkileri, hormonal değişiklikleri
düzenliyor ve sinir sisteminin tümünü, canlıyı (kadını) yaşanması
olası bir durumla (kocasıyla yaşayacağı kaçınılmaz sürtüşme) baş
edebileceği, hazır bir hale getiriyor. (Tabii bütün yaşantı ve
deneyimlerimiz, gözünüzün içine baktıktan sonra okşadığınız bir
köpekle aramızda geçenler kadar masumane ve zararsız değil. Denizde
yüzerken üzerinize hızla gelen bir tekne, araba kullanırken birden
önünüze çıkan bir yaya... Sinir sisteminin 'hazırlıklılığı', bu tür
durumlarda çok daha hayati önem taşıyor.) Başta amigdala olmak üzere,
limbik sistemin önayak olduğu tüm bu tepkiler, "duygusal ifade"
dediğimiz olgunun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bunların bir kısmı,
başkaları tarafından algılanabilse de, canlıdan dışarıya yansımayan ve
göze görünmeyen bir diğer tepkiler bütünü de var. Bilincin kapısı,
bunların bir bölümüne açıkken, sürecin tümünün canlı tarafından
farkedilmemesi de olası.
Hissetmek
Buraya kadar olan biten herşey, genel olarak duygusal
"değerlendirme" ve "ifade" ile ilgili. Kadın köpeği gördü, köpek bir
değerlendirmeden geçti, değerlendirme sonucuna göre de kadının vücudu
içinde bir tepkiler bütünü oluşturuldu; kimi bilinçli, kimi bilinçsiz,
kimi yarıbilinçli. Ama bu kadın birşey de "hissetti". Duygulanımları,
ya da hisleri gündelik anlamıyla tanımlamak ne kadar zorsa, bilimsel
olarak haritalamak ya da sinirsel süreçleri izlemek de o kadar zor.
Yine birkaç varsayım, birkaç açıklama... İşte, içlerinde Damasio'nun
da olduğu bazı araştırmacılardan gelen bir tanesi. Ve en genel, kaba
hatlarıyla: Belki çok 'anlamlı', belki de çok önemsiz bir uyarıcı; bir
köpek. Beyin korteksi tarafından algılandı; bilgi limbik sisteme
iletildi; hipokampusun yardımıyla, amigdala tarafından değerlendirmeye
alındı; değerlendirme sonucu, gerekli emirleri vermesi üzere yeniden
kortekse iletildi; korteks gerekli mekanizmaları harekete geçirdi ve
vücutta çeşitli davranışsal, sinirsel, hormonal tepkiler oluştu. Beyin
korteksi, komutu vermekle kalmayıp, verdiği komutun sonuçlarını da
bilmek istedi. Sonuçta, gerçekleşen bütün değişikliklerle ilgili
bilgiler, beyne duyu yollarıyla geri döndü ve beyin, kendi başlattığı
bu mekanizmanın sonuçlarından haberdar oldu.
Beyne giden bu bilgi akımı, sürekli. Çünkü uyaranlar da
sürekli. Çoğunluğu belki de bilinçli bir şekilde algılanmayan bu
bilgi, bizim için yine de fonda her zaman var. Bütün zihinsel
yaşantımızın önünde oynandığı, ama uyarıların sürekliliğiyle değişen
duygusal durumun etkisiyle, kendisi de sürekli değişen bir sahne gibi.
Sahneye özel bir dikkat vermiyoruz, ama o her zaman, bütün
değişkenliğiyle de olsa var. Ve beyin, yalnızca tahtadaki bir gözlemci
konumunda değil. Kendisi de, duygusal değişimlere tepki olarak salınan
hormonlarla sürekli bombardıman altında. İşte duygusal
"deneyim"lerimizin perde arkasına genel bir bakış. Bir köpeğin
görüntüsünün görme korteksince algılanmasıyla başlayan mekanizma, bu
fonda yeni bir dalgalanma yarattı, manzarayı az ya da çok değiştirdi.
Damasio'nun "duygulanım" dediği şey de, duygusal fondaki bu
dalgalanma.
Yeni, Eskiye Eklenince
Evrimsel bakımdan ilkel canlılardaki davranış çeşitliliğinin
azlığına bakılırsa, yukarıda da sözettiğimiz gibi, bunların karşı
karşıya bulunduktan seçim sayısının çok da fazla olmadığı ortada.
Vermeleri gereken davranışsal kararlar, daha çok genetik olarak
programlanmış mekanizmalarla çözüme kavuşuyor. Üst basamaklara
çıktıkça, bu doğuştan mekanizmalara bazı katılımlar olduğunu
görüyoruz. Algılama kapasitesi artmış bir beyin, öğrenme yetisini de,
kendi davranışlarının sonuçlarını kaydetme yetisini de kazanıyor. Bu,
zaman çizgisinin her iki yönüne de uzanmak demek: Daha önce
gerçekleşenlerle ilgili bilgiyi depolarken, ileriye yönelik modeller
de kurabilmek. İleriye yönelik bu üst-düzey planlamayı gerçekleştiren
beyin bölgesi, akılcı düşünme yetileriyle ünlü frontal lobların (alın
lobları) ön bölgeleri (prefrontal korteks). İşin ilginci, bu üst-düzey
işlevlerin, evrimsel olarak ta başlardan beri çok az değişiklikle
süregelmiş daha 'ilkel' sistemlerle bütünleşerek, birlikte çalışması.
Duygular ölçeğinde, amigdala ve diğer limbik yapılar, memelilerin
başlangıç dönemlerinden beri üstlendikleri rollere sadıklar. Uyarılara
değer biçmek ve değerlendirme sonuçlarına uygun tepkileri tetiklemek
hâlâ onların görevi. Ancak şimdi arada bir fark var. Amigdala, artık
bir sonuca varmak için çok daha fazla veritabanından yararlanmak,
özellikle de frontal loblarda gerçekleşen karmaşık işlemleri de hesaba
katmak durumunda.

Duygulara bağlı olarak ortaya çıkan tepkilerde rol alan
beyin yapıları ve birbirleriyle bağlantıları
Akılcı Düşünceye
Destek
Damasio'nun, karar verme sürecine ilişkin ünlü bir varsayımı
var. Varsayım, temel olarak evrimsel bakımdan 'yeni' olan frontal lob
yapılarıyla, çok daha 'ilkel' olan amigdala ve limbik yapılar
arasındaki işbirliğine dayanıyor. Buna göre günlük yaşamda verdiğimiz
kararların birçoğunda yalnızca akılcı düşünme, herşey bir yana, çok
fazla zaman alacak bir süreç olurdu. Verilecek tek bir sıradan karar
için bile, yığınla olasılık, tüm olasılıkların tek tek gözden
geçirilmesi, sonuçların tahmini, kâr zarar hesapları, karşılaştırmalar
ve nihayet bir sonuç! Ancak Damasio, varsayımının akıla düşünceyi hiç
bir şekilde dışlamadığını da vurguluyor. Asıl mesele, karar verme
sırasında akılcı düşüncenin, duygusal süreçlerle çok kuvvetli bir
şekilde destekleniyor olması.
Yukarıda bahsi geçen kadın, köpeği eve alacak mı? Buna
yalnızca akılcı düşünceyle nasıl karar verecek? "Her gün
yürütebilir miyim? Ya hasta olursam kim dışarı çıkaracak? Şehir dışına
çıktığımda? Kocam ne diyecek? Ya burada bırakırsam? Ya belediye
zehirlerse?..." vs. vs. Bu ve bunun gibi yığınla soruyla başa
nasıl çıkılacak? Hepsine yanıt bulunacak mı? Bulunursa bunlar nasıl
birbirleriyle eşleştirilip bir araya getirilecek? Birden bir
çağrışım... Sokakta taşlanan sıska bir köpeğin görüntüsü. Sonra
vurulup arabaya sürüklenen bir başkasının... Ve karar veriliyor! (O
köpeğin adı, şimdi İrma!)
Amigdala imdada yetişti, hipokampustan aldığı görüntüleri,
yaşantıları, deneyimleri değerlendirdi ve hemen prefrontal korteksin
hizmetine sundu. Süreci biraz daha açarsak: Farklı 'davranış'
olasılıklarıyla karşı karşıya kalan prefrontal korteks, olası her
karar için birbirinden farklı ama kısa ömürlü temsili senaryolar
ortaya çıkardı. Bu küçük senaryo parçaları, olası durumun bir genel
betimlemesinin yanısıra, içerebileceği duygusal tepkiye ilişkin de
birer ipucu taşımaktaydı; ipuçları da, o duyguya ilişkin bedensel ve
fiziksel değişikliklerin silik soluk benzerlerini. Damasio bu fiziksel
ipuçlarına "bedensel işaretleyiciler" adını vermiş. İşaretleyicilerin
önemi, frontal lobların sunduğu senaryolara birer duygusal etiket
oluşturmaları. Yukarıda sözünü ettiğimiz "duygusal fon"da böylece
gerçekleşen bu küçük kıpırtıların, en basitiyle olumlu ya da olumsuz
duygularla sonuçlanması, beynin zayıf not alan senaryoları milisaniye
düzeylerindeki büyük hızlarla dışlamasını sağlıyor. Bu, yalnızca
akılcı düşünceye dayalı bir işleyişin yarışamayacağı bir hız. Tabii,
beynin bu inanılmaz benzetişim mekanizması çoğu zaman bilinç eşliğinde
yürütülmüyor. Bilinç, hız adına bazı anlarda dışlanmak zorunda kalınan
büyük bir lüks konumunda. Bir futbol maçı boyunca, bazen saniyenin
kesirleri içinde ve sürekli karar vermek zorunda olan oyuncuların
örneğinde olduğu gibi.
Bu işleyişin lehindeki en çarpıcı örnekleri, beyinlerindeki
duygusal merkezler, prefrontal korteksin bazı bölümleri, ya da aradaki
bağlantıları hasar görmüş hastalar oluşturuyor. Bu hastaların soyut
düşünme, akılcı düşünme, karmaşık problem çözme gibi becerileri son
derece iyi durumda olsa da, 'gerçek hayatla' ilgili sorunlarıyla pek
başa çıkamadıkları görülüyor. Sorunlarının merkezinde yatan durumsa,
karar vermedeki başarısızlıkları. Damasio'nun tıp literatürüne geçmiş
Elliot ismindeki bir hastası, ünlü örneklerden biri. Her türlü zekasal
yetisi yerinde, problem çözme becerisi oldukça gelişmiş, ancak
duygusal merkezleri hasarlı olan Elliot, Damasio'nun şu basit sorusuna
yanıt verememiş: "Bir sonraki randevunu ne zamana istiyorsun? Salı
mı, Çarşamba mı.?" Elliot, izleyen yarım saati aşkın süre boyunca
her iki gün için de leyh ve aleyhteki etkenleri sıralıyor, olası başka
randevuların olasılık hesaplarını yapıyor, hava koşullarını tahmine
çalışıyor, düşünüyor, taşınıyor, düşünüyor taşınıyor ama sonunda
yanıtsız kalıp, gün seçimini Damasio'nun kendisine bırakmak zorunda
kalıyor.
Hızlı Düşünme,
Duygusal Körelme
Sistem, ne kadar hızlı çalışırsa çalışsın, şimdiki zaman için
kılavuzluk yapacak bir geçmiş zaman duygusal deneyimler (bedensel
işaretleyiciler) deposuna gereksinim duyuyor. Beyindeki bir hasar ya
da işleyiş bozukluğuna bağlı olarak duygusal bakımdan 'düzleşmiş',
yani geçmiş duygusal deneyimlerine başvurma yetisinden yoksun kişiler,
bu hızdan yararlanamıyorlar. Çünkü sürecin oturtulabileceği temelden,
sözgelimi utanç ya da stres gibi bir durumun neler
hissettirebileceğine ilişkin bir bellekten yoksunlar.
Modern yaşamın giderek hızlanmakta olan temposu, tam da bu
noktada bir durum değerlendirmesini gerektiriyor. Artık hızın büyük
önem taşıdığı bir çağda, oluşmaları normalde zaman alan bu
işaretleyiciler, zaman bakımından lüks sınıfında. Kendimizden uzak,
koşturup dururken olayların içimizde çökelip iz bırakmalarını
sağlayacak zaman, artık bize verilmiyor. Dönem, pop-starların dönemi;
duygularını üzerlerine basa basa yaşama sahip roman kahramanlarının
değil. Araştırmacıların endişesi, beynin bu hızla başedemeyecek olması
değil; önümüze sunulan neredeyse bütün verileri işleme yetisine sahip
olduğumuz gibi, bu konudaki kapasitemizi de günden güne
genişletmekteyiz. Ancak görünen o ki, beynimizde barındırdığımız
duygusal sistemlerin, iyice geride kalma tehlikesiyle karşı
karşıyayız. Bu yalnızca bir 'duygusal' öngörü değil, sinirsel iletim
hızına da bağlı. Bir olay ya da kişinin görüntüsünün algılanması an
meselesiyken, bunun duygusal bir işaret bırakmasının saniyeler
düzeyinde olabilmesi, bilişsel sisteme ait sinir liflerinin miyelin
denilen kılıfla kaplı, duygusal sisteme ait daha eski yollarınsa
miyelinsiz olmasından kaynaklanıyor. Miyelin, uyarıların sinir
hücrelerinin aksonları boyunca çok daha hızlı iletilmesini sağlıyor.
Sonuç, duygusal birer damga basamadan yaşayıp tüketeceğimiz olayların,
zaman içinde sayıca artacak olması. Özellikle de gelişimin ilk
yıllarında. Peki, duygusal duyarsızlığın, bilişsel hızın artmasıyla
doğru orantılı olarak gelişmesi, bizi gelecekte duygusal olarak nötr,
dümdüz bir dünyanın beklediği anlamına mı geliyor? Damasio'nun
hastaları gibi, tüm zeka testlerinde üst düzeyde başarılı, ama
duyarsız, umursamaz ve duygusuz insanlar yığınıyla dolu bir dünyaya
doğru mu yol alıyoruz?
Aşırı yük altındaki duygusal mekanizmaların (umutsuz aşk,
aşırı heyecan, aşırı umutsuzluk ya da üzüntü durumlarında olduğu
gibi), beynin akılcı ve bilişsel sistemlerini adeta gaspedip,
egemenliklerini ilan ettikleri ve kimi zaman çok yıkıcı sonuçlara yol
açtıkları, bir gerçek. İster yalnızca akılcı mekanizmalarla, ister
duyguların etkisiyle verilsin, her kararın, 'doğru' karar olmadığı da,
yaşamış yaşayan herkesin deneyimleriyle bildiği bir şey. Ancak akılcı
düşünceyle duyguların birbirine zıt iki olgu olduğu, artık demode ve
bilimsel olarak da geçersiz bir düşünce. Duyguların süreçteki
işlevleri kararı vermek değil, kişi özelindeki 'doğru' karara
yoğunlaşılmasına yardımcı olmak.
"Vereceğim sır çok
basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin
mayası gözle görülmez"
diyor Küçük Prens'in Tilki'si. Yazarının, bunca beyinsel mekanizma ve
işlevden habersiz olduğunu, bunları yalnızca yüreğiyle görmüş olduğunu
kim söyleyebilir?
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 447
Şubat-2005
Zeynep Tozar'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|