http://www.yankiyazgan.com
Okulda her ders arasında hangi takıma
alınmayacağı tartışılan (ama futbol oynama arzusundan da
vazgeçmeyen) küçük çocuk, topa nasıl olup da vuramadığını hep
bir olup suratına haykıran sınıf arkadaşlarının tiksintili
öfkesinden nereye kaçacağını şaşırdığı günlerden birisinde
defterine “kendimi karınca gibi hissediyorum” diye yazdı.
Yazdığı notu okuyan babası, şaşkın kızgınlığını bir kenara
atmayı her nasılsa başararak, “nasıl bir karınca?” olmak
istediğini sordu. “Zehirli bir karınca olmak isterim. Beni yemek
isteyenleri zehirlerim”.
Ekim başında İstanbul’da düzenlenen “okul ruh
sağlığı sempozyumu”nda okulda şiddet teması çerçevesinde bir çok
konu ele alındı. Sempozyumda okulların psikolojik danışmanlık
birimlerinin şiddeti önlemeye dönük projelerini sergiledikleri
forumlar, Türkiye ve başka ülkelerden çocuk ve ergen
psikiyatrisi ve psikoloji alanından uzmanların yaptığı konuşma
ve çalışma grupları yer aldı. Basitçe “Zorbalık” diye Türkçe’ye
çevirebileceğimiz “bullying” üzerine olan konuşmaları yapan
Young Shin Kim ve Bennett Leventhal’in Kore ve ABD’de
yürüttükleri araştırmalarına dayanarak hazırladıkları
seminerlerinde birkaç nokta ön plana çıktı: 1. Zorbalığa
uğrayanlar, sonradan başkalarını ezerek durumu toparlıyor
gözükseler de, ruh sağlıklarındaki bozulma pek değişmiyor. 2.
Zorbalık yapanların herhangi bir tanımlanabilir ruhsal bozukluğu
yok; diğer bir deyişle, psikolojik durumlarını zorbalıklarının
bir mazereti sayamıyoruz. 3. Tek şartla, daha önce zorbalığa
uğradıklarını biliyorsak, bu bir açıklama olabilir.
Burada zorbalık nedir, kavram üzerinde bir
sözbirliği oluşturalım: ortada bir güç dengesizliği olması şart.
Yaşça, cüssece, toplumsal statüce veya sayıca üstün bir kişi ya
da grubun, kendisinden daha zayıf olana yaptığı her türlü
zorlama ve aşağılama, zorbalık olarak kabul edilebilir.
Konuyu kabullenmek istemeyen birisinin yapacağı
itiraz şu olabilir: “Çocuklar birbirine kötü davranabilirler.
Şişko ya da gerzek gibi sıfatlarla aşağılayabilir, birbirlerini
itip kakabilirler. Size hiç olmadı mı, ya da siz hiç yapmadınız
mı? bırakalım, çocuklar kendi aralarında halletsinler,
özgürce...” kendi aralarında (büyükler karışmadan) ve
özgürce terimlerinin ilavesi bu ifadeyi itiraz edilemez
kılabilir, en azından başlangıçta. Özgür olmanın sorumsuzluk ile
sıkça karıştırıldığı bir kültürde, özgürlüğün 1930’ların
faşistlerinin dilinde de pek yaygın olmasını hatırlatmak ne işe
yarar? (“Arbeit macht frei”, üstelik bunda hem emek/çalışmak hem
özgür kelimeleri var)...
Zorbaca davranışların ve tutumların, birbirine
denk çocuklar arasındaki itişme kakışmaların veya laf atmaların
ötesinde olduğunu belirteyim. Güç dengesizliğinin belirleyici
bir önemi olan durumlarda, yetişkinlerin güçsüz olanı korumak
gibi bir sorumluluğu doğduğunu yadsımak kolay... Okulların
bazılarında güçlünün güçsüzü ezmesini doğallaştıran
yaklaşımların dayanak noktalarından birisi (“özgür bırakalım”,
“bunlar çocuk”,”olur böyle şeyler” ya da, “kendileri halletsin”
tutmadığında) zorbalığa uğrayanın bir biçimde bunu hak ettiği,
hak edecek tahrik edici davranışlarda bulunduğu oluyor.
Bu açıklamanın bir tür gerçeklik payı
taşıdığını söyleyebilirim; zorbalığa uğrayan çocukların bir
kısmı ya farklı, ürkek, tutuk çocuklar, ya da görünüşte aktif ve
agresif, bazen takıntılı ya da asabi, ama bu davranışlarını
kontrol edemediği, bir plan ya da kasıt ile hareket etmediği
aşikar olanlar. Çok kişinin antipatik bulabileceği, “ama o da
öyle olmasaydı, ya da öyle davranmasaydı” diyeceği çocuklar.
Böyle
olmalarının başkalarına onlara efelenme ya da onları ezme hakkı
verdiği söylenebilir mi? Herkesin devamlı “hassasiyetler”den,
“kendi kutsalına” dokunulmaması gereğinden ( “başkalarınınkine
dokunulabilir” olarak okuyabiliriz) söz edip, saldırganlığına
bunu mazeret kıldığı bir ortamda, okul çağındaki güçsüz,
azınlıkta, hatta tek başına olan çocukların ezilmesine, hoyratça
bile değil gaddarca kötü muamele görmesine ses çıkartmak
dolaysız zorbalığa uğramasanız bile dışlanmanız için bir sebep
olabilir.
Çevreye şöyle baksanız, okullarda ya da toplumun
bir çok kesiminde, benim zorba diye tanımlayabileceğim
davranışları sergileyenlerin genellikle okulun ya da ülkenin
“gurur duyduğu” kişiler sayıldığını görebilirsiniz. Güçsüz,
garip ve azınlıkta/yalnız olanların neden öyle olduklarının, ve
öyle olmalarının neden çoğumuzun otomatik olarak sinirine
dokunduklarının değerlendirmesini başka bir yazıda yapalım.
Ama, hangi noktada olduğumuzu bilsek iyi olmaz mı? “Bizde
olmaz” diye başlayan yiğitlik söylemini bir kenara bırakıp,
zorbalığa hayatımızda meşru bir yer açıp açmadığımızı
irdeleyerek noktamızı aramaya başlayabiliriz. Karıncaları ezmeye
devam etmek istemiyorsak...
Zorbalar kusursuzluk sever
Zorbalık bizde olmaz, dendiğini duyduğumda iki
anlam aklıma geliyor. Güçsüz ve azınlıkta olanlara yapılanları
“normal” görüyoruz, o zaman, ayrı bir kategori açmaya gerek
kalmıyor. Ya da, anormal ama bir farklılık, çeşitlilik ve çok
seslilik kapsamında değerlendirip, “olur böyle şeyler “
diyoruz. Olmaz ile olur’un birleştiği bir nokta oluyor. İki
bakış açısının da zayıf gözükene karşı bir alerjisi var. Küçük
çocuklarda belki dikkat etmişsinizdir, yaşlılardan, görünür
biçimde bir biçim değişmesine yol açmış sakatlığı olanlardan ya
da doğuştan gelme yapısal bozukluğu olanlardan bir biçimde
tedirgin olurlar. Kusura karşı tahammülün çok az olduğu okul
öncesi yaşlarda, “tam” olmayana, eksiği olana karşı beyin çok
güçlü sinyaller verir; çocuğun gördüğü “kusurlu” kişiyi bir
biçimde tehlikeli olarak yorumlamasına yol açar. Büyüdükçe,
eksikliklerin bütünlüğü, hayatta kalmayı, kişinin genel
işleyişini pek değiştirmediğini fark eden çocukların çoğunda bu
rahatsızlık kaybolur. Mükemmeliyetçi eğilimlerin giysi, yemek ya
da uyku, temizlik gibi hayatın basit ama temel ayrıntılarına
yansıyan yanları da takıntı düzeyinde az kişide devam eder.
Ancak, takıntı olarak bilinen ruhsal durumda bozukluğa da yol
açabilen düşünce ve davranış değişikliklerinin beyindeki
mekanizmasına baktığınızda, “normal” sayılan bireylerde de, aynı
mekanizmaların bazı (örneğin, tehlikedeymiş ve çaresizlik
duygusu yaratan) koşullarda aşırı çalışarak, tıpkı küçük
çocukluk döneminde olduğu kişiyi başkalarına karşı
duyarlılaştırabildiğini görüyorsunuz. Azınlıklara, farklı
gözükenlere, rengi, dili, tipi, dili ya da şivesi (ya da siyasi
fikri, tuttuğu takım) bizim standartlarımıza göre bozuk olana
“antipati”miz, “nereden çıktı bu adamlar” söylemimiz,
karşımızdakinin tehlikeli olduğu, bize zarar verebileceği hissi
arttıkça düşmanlık beslemeye dönüşebilir. Bir gece önce çay
içmeye evine gittiği komşusunu, bir gece sonra bir güruh ile
beraberce gelip yok etmekte bir sakınca görmeyen kişinin ruh
hali bu mekanizmanın sonuçlarından ibaret olmasa da, geçmiş
zorbalığı da belirleyici olabilen mükemmeliyetçiliğin, kendini
kontrolde zorlanmanın ve sıradan takıntılarımızın oturaklı bir
etkisi var.
Okuldaki zorbaların seçtikleri çocuklara
baktığımda, zorbaların insanın nasıl olup da güçsüz, beceriksiz
ya da çaresiz olabileceğini kabul etmekte zorluk çektiklerini
düşünüyorum. Hepimizin bir ölçüde gördüğümüzde hemen farkına
vardığımız, ve bazılarımızın en azından yakınlarında olduğunda
rahatsızlık duyabildiği bu güçsüzlüğü, çaresizliği ya da
acizliği (biçimsizliği, çirkinliği, şişmanlığı, sıskalığı, kısa
boyluluğu, gözlüklü, “çok aptal” vs vs olmayı) bir türlü kabul
etmeyince, ya yok etmeye çalışmak, ya da yok olana kadar
hırpalamak içinden geliyor. İçinden geleni yapmak, ve bunun
başkaları açısından sonuçlarını hesaba katmamak, konusunda
cüretlendirilerek yetiştirilmiş (“özgür”) çocukların okul
zorbaları arasında başı çekmesi tesadüf mü? “Her şeyin en
iyisi”ni yaşamak ilkesi üzerine kurulu yeni hayatların sahibi
bir çok anne-babanın en azından çocuklarının tepesine
indirdikleri “özgürlük” kavramını bir kez daha düşünmeleri, ya
da kendi anne-babalarına sormaları daha mı iyi olur? Cevabı ben
de bilemiyorum. Tartışılacak bir konu daha.
Okurlara not:
Zorunlu din dersi, bilimsel kuramların (evrim teorisi gibi)
geçerliliğinin bilim dışı yöntemlerle tartışılması, ya da
sınavlara dayalı öğretimin sonunun varacağı yer gibi tartışa
tartışa bitmeyen konulara değinmemi isteyen okurlarımın: daha az
ele alınan konularla uğraşmam galiba daha iyi oluyor.