| |
Denizin dantel gibi sardığı bu şehre geleli bir yıldan fazla
oldu. Burada doğmadım, otuz beş yılımı geçirmedim ama bana her
gün bir şey öğreten, güzelliklerini benimle paylaşan bu şehri
sevmeyi öğrendim. Evim denize çok yakın, martıların sesiyle
uyanmak, camı açtığımda denizin kokusunu duymak bu şehri sevmem
için yeterli. Ama bu şehre yetmiyor, her gün daha güzel görünmek
için tüm cilvelerini kullanıyor ya da ben güzelliklerinin
peşindeyim. Gün başlarken salonumun camından başlıyor, batarken
denize batıyor. Denizin kucakladığı güneşin yaydığı ışıklarla
günü bitirmek muhteşem. İstanbul'u yaşamak muhteşem. Burayı
öğrenene kadar ne çok kayboldum, kayboldukça daha çok aradım
bulmak istediklerimi, buldum, öğrendim. Artık kaybolmuyorum,
aramıyorum da karşıma çıkıyor sevme nedenlerim. Bu şehir fazla
oluyor, her gün daha fazla.
İnsanları da bir başka bu şehrin. Her yerde gördüğümüz
monoton hayat var, o telaş çarkı döndürüyor. Bir de hiçbir yerde
görmediklerimiz var. Görmek istemediklerimiz değil,
görmediklerimiz. Deniz kenarında yürüdüğüm bir gündü. Balık
tutanları, banklarda sohbet edenleri, minicik bir kahvede
çayını yudumlayanları görüyorum. Hepsini göz sınırlarımın içine
alıp bir bütün halinde içime sindiriyorum. Görme sınırıma
hapsettiğim bu insanlarda, ne telaş, ne kavga, ne gürültü var.
Huzurun peşinde oldukları için buraya gelmişler, benim gibi.
Balık tutanların içinde beni çok şaşırtan biri vardı, bir kadın.
Arkadan topladığı saçlarını, şapkasından çıkarmış olmasına
rağmen ilk anda tereddüt ettim acaba kadın mı diye? Altmışbeş
yaşlarında üstünde mavi bol bir pantolon, başında şapkası,
üstünde bol bir kazak, ayaklarında terlik vardı. Güçlü bir
kadındı, balık avladığı için değil. Bakışları ve hareketleri
öyle söylüyordu. Yanına yaklaşamadım belli ki insanlardan
kaçmış, kendini keyiflendiriyor, keyfini kaçırmaktan korktum.
Biraz ilerisinde durdum kıpırdamadan, sesimi çıkarmadan
seyretmeye başladım. Beni fark etti! Bakışlarında, bir çal çene
daha geldi ifadesi vardı. Öyle olmadığımı göstermek için susmak
faydasız. Ağzımdan ilk çıkan cümle; ''seyredebilir miyim'' oldu.
Başını bana doğru çevirdi ve omuzlarını kaldırıp, yüzünü ne
yaparsan yap şekline getirdi. Soru sormaya çekiniyordum, ama
konuşmak da istiyordum. Ne atıyorsunuz dedim. Kefal dedi ve
devam etti. ''Sabahtan ispariye attım çıkmadı kefalda gelmedi
hiç'' dedi. İşte anahtar sözün zeminini hazırladı bana ''belki
ben şans getiririm size'' dedim. Bu sefer bakışlarında alaycı
bir ifade vardı, hadi bakalım der gibi baktı. Oltayı
fırlattığında içimden rast gele dedim. Hala yakınında
durmuyordum ve büyük bir bencillikle içimden hadi şu ekmeği
yiyin diyordum kefallara. Ne büyük çelişkiydi. O an yaşadığım.
Balık yakalansa balığa üzüleceğim, yakalanmasa bunca saat emek
veren bu insana üzüleceğim. Düşüncemin temelinde yine de büyük
bir bencillik vardı. Makarayı dolamaya başladı evet yakalanmıştı
kefal. Bu seferki bakışında aferin kız ifadesi vardı. Benimkinde
şaşkınlık! Ne çabuk sözümü dinlemişti kefal! ilk defa görüyordum
kefal oltası, suyun yüzeyinden tutulurlarmış. Şamandıranın
altında bir sürü iğne ve kefal her iğneden nasibini almış.
Ekmeğe saldırayım derken iğneler her yerine saldırmış. Artık
bakışlarımda şaşkınlık yoktu, içim eziliyordu! O ise sabırla
iğneleri temizliyordu.
Ben artık kendimde ona yaklaşma hakkını bularak tam dibinde
yere çömeldim. Balık yakalamayı sever misin? dedi. Hayır dedim.
Avcı değilsin o zaman dedi. İçimden seyretmeyi de sevmem dedim
ona duyurmadan. Duysa seyretme o zaman der. Kefal iğnelerden
kurtulmuş o koca denizden sonra düştüğü minicik suda yüzmeye
çalışıyordu. Rast gele diye çağırdığım kefalı seyrederken artık
çekinmeme gerek yok konuşabilirim dedim. Çünkü bedel ödedim
seyrettim kefalı. Tanrım ben bencil değilim oldu, duyurmadan
söylediğim diğer cümle. Sohbet başlamıştı. Torunlarından,
çocuklarından bahsederken bakışlarındaki güç, yerini özlemlerine
bıraktı. O hem iyi bir avcı hem de belli ki iyi bir anne. Bunu
düşünen sadece ben değildim, yanımızda elindeki bezi sık sık
burnuna götüren, ayakta durmakta zorlanan çocuk da ona anne
dedi. Oltasını denize düşürmüş sürekli anne oltamı al, anne
oltamı al diyor. Bence başka kuracak cümlesi kalmamış o anda.
Anne sadece alamam diyor açıklama bile getirmiyor. Biliyor ki
anlamayacak, anladığı tek şey itelenmek. Çünkü diyor ki; ''kimi
evlat bulamaz arar, kimi bulduğunu iteler'' bakışlarında bu
sefer acı vardı. Benim kefal yakalandığındaki bakışlarım gibi. O
gün birkaç duyguyu da yüreğime sığdırmaya çalıştım. Göz
sınırlarımı zorlamaktan çok daha farklı bir zorluktu,
sindiremedim. Ne kefalın çırpınışını, ne çocuğun, ne de kadının.
Daha fazla kendimi ve onu zorlamanın anlamı yoktu, yürümeye,
oradan uzaklaşmaya başladım. Deniz hala yanımda, duygular
içimde.
Ayşe Ayman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

20.06.2009
|
|