İskeletimizin
%24'lük bir bölümü, her yıl çözünüyor ve yeniden meydana
getiriliyor. Ancak yıkım, sıklıkla yapımdan daha fazla
gerçekleştiği için, yaşamımızda her yıl yaklaşık %0,3
oranında kemik kaybı yaşıyoruz. Gerçek anlamda kemik
kaybıysa, hem kadınlarda hem de erkeklerde, normal yaşlanma
sürecinin bir parçası olarak 35 yaşında başlıyor.
Çocukluk yılları boyunca, vücuda alınan kalsiyumun %75 gibi çok
büyük bir yüzdesi, kemik dokunun yapısına katılıyor. Kadınlarda
14, erkeklerdeyse 17 yaşına kadar kemiklerin büyümesi ve
yoğunluğunun artması süreci devam ediyor. Kemik kütlesinde tepe
noktaya, 20'li yaşlarda ulaşılıyor ve sonraki yaşlarda da düşüş
başlıyor. Bu noktadan itibaren kalsiyum, kemik yapımında değil,
yalnızca kemik yapısının sağlamlığının korunmasında
kullanılıyor. Bu yüzden de, kemik yoğunluğu ilerleyen yaşla
birlikte azalma gösteriyor.
Kemiğin ince yapısı, birbirine bağlanmış proteinlerden oluşan çatı
içerisinde bir arada gömülü olan kalsiyum ve fosfor
kristallerinden oluşuyor. Kalsiyumun baskın yapısal formu olan
hidroksiapatit, toplam kemik ağırlığının %67'sini oluşturuyor.
Geri kalan yüzdeyse, kolajen ipliklerden meydana geliyor.
Mineral kristalleri kemiğe sertlik, güç ve dayanıklılık,
kolajense esneklik kazandırıyor. Magnezyum, flor, sodyum,
potasyum, sitrat ve diğer eser elementler de, bu yapının
"sıvası".
Kemik dokuda, başlıca 3 tip hücre bulunuyor: osteoblastlar (genç
kemik hücreleri), osteositler (kılıfla kaplı erişkin kemik
hücreleri) ve osteoklastlar (yıkım dev hücreleri). Kemik dokuya
derinlemesine gömülü olan osteoklastlar kemik dokunun
yıkımından, diğer iki hücre tipiyse kemik dokuya mineral
yığılımından sorumlu. Bu iki olay arasındaki denge de, kemik
kütlesini ve yoğunluğunu belirleyen temel etken. Söz konusu
hücrelerin sürekli etkinlikleri, yeterli ve uygun miktarda
kalsiyum varlığına dayalı. Kalsiyum, bu anlamda, kemik oluşumu,
beslenmesi, gelişimi ve rejenerasyonunda, yaşamsal önem taşıyor.
Kemik yoğunluğunun kalıtsal özelliğiyse, dokuda bulunan D
vitamini almacı geninde görülen çok tiplilikle açıklanıyor.
Kalsiyum ve Diğer Mineraller
Toplam vücut ağırlığımızın %4'ünü oluşturan minerallerin %75'i
kalsiyum ve fosfordan meydana geliyor. Vücudumuzdaki kalsiyumun
%99'u kemik dokuda ve dişlerimizde, %1'lik bir bölümüyse kan
dolaşımında ve yumuşak dokularımızda bulunuyor. Yetişkin bir
insanın vücudunda 1000-1200 gram kadar kalsiyum bulunuyor.
Kalsiyumun vücuttaki görevleri arasında kemiklerin ve dişlerin
güçlenmesi; kasların kasılma ve gevşeme etkinliğinin, kalp
işlevlerinin, kan pıhtılaşma mekanizmasının, sinir iletiminin,
çeşitli hormon ve enzimlerin salgılanmalarının düzenlenmesi yer
alıyor. Günlük kalsiyum gereksiniminin %15'i, vücudumuzun bu
işlevleri için gerekli. Düzenli kalsiyum alımı, kandaki
kolesterol ve LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) düzeylerini de
normal aralıklarda tutmaya yardımcı. Ayrıca, kan basıncının
düzenlenmesinde, vücudun virüs ve bakterilere karşı direncinin
yükseltilmesinde ve hatta kanser oluşumunun önlenmesinde de
kalsiyumun rolü var. Bebeklerde ve çocuklarda, kalsiyum
emilimi %60'lar oranındayken, ergenlik öncesi çağda bu değer
%34'e, erişkinlik dönemindeyse %25-30 civarına düşüyor.
Besinlerle vücuda alınan kalsiyumun emilimini önleyen etkenler
arasında sigara kullanımı, aşırı alkol tüketimi, çay-kahve ve
kola gibi kafein içeren içecekler, yüksek oranda tuz ve fosfat
alımı, düzensiz beslenme ve hayvansal protein bakımından zengin
bir beslenme alışkanlığı yer alıyor. Lifli besinler de,
mineralleri tutarak emilimlerini zorlaştırıyor. Belirli
hastalıklar (şeker hastalığı ve hormon salgı bezlerinin
çalışmalarında aksaklıklar) ve ilaçlar (alüminyum içerikli mide
ilaçlan, kortikosteroidler, vs.) da kalsiyum emilimini olumsuz
etkileyebiliyor. Beslenme yoluyla vücuda alınan kalsiyumun
emilimi engellendiğinde, emilemeyen kalsiyum idrar yoluyla vücut
dışına atılıyor.
Kanın pH değerinin 7,4 oluşu, oksijen kullanımı ve mineral iletimi
için en uygun ortamı yaratması bakımından, "ideal" kabul
ediliyor. Kemik dokuda depolanan kalsiyum ve magnezyum da, kanın
pH değerini bu seviyede tutmaya yardımcı olan en önemli
elementler. Öğünlerle çok fazla şeker, nişasta ve et
alındığında, bu gıdaların yıkım ürünlerinin ortamı
asitleştirmesi nedeniyle, kemik dokudan kana kalsiyum ve
magnezyum salgılanıyor. Bu elementler, tampon etkisi yaparak,
kan pH'ını düzenliyorlar.
Magnezyum, esnek kemik dokunun oluşturulabilmesi ve kemik dokuda
doğru miktarda kalsiyum depolanabilmesi için gerekli. Vücutta
yeterli miktarda magnezyum olmadığında, fazla kalsiyum birikmesi
sonucunda, gereğinden fazla sert ve bu yüzden de kırılmaya karşı
hassas bir kemik yapısı ortaya çıkabiliyor.
D vitamini, kalsiyum emiliminde ve depolanmasında son derece
etkili. Günde yaklaşık 15 dakika bile güneş ışığına
çıktığımızda, ciltte D vitamini sentezi gerçekleşiyor. Deriden
iç dokulara geçen D vitamini, böbreklerde aktif hale
getirildikten sonra, vücudun kalsiyum dengesini korumak ve
kalsiyumun bağırsaklardan emilimine yardımcı olmak üzere
görevine başlıyor.
Sodyum da kalsiyumun vücut içinde çözünebilir bir halde bulunmasını
sağlıyor. Kalsiyumun kan dolaşımına geçebilmesi için, çözünmüş
ve iyonlaşmış olması gerekiyor. Bu nedenle, iyonlaştırma için
gerekli mide enzimlerinin yetersizliği durumunda, besinlerin
sindirimi ve kalsiyum emilimi oldukça zayıflıyor.
D vitamini eksikliğinde, kanda düzensiz kalsiyum oranları nedeniyle
hipokalsemi (kalsiyum eksikliği) ortaya çıkabiliyor. Paratiroit
hormon yetersizliğinde de ortaya çıkabilen hipokalsemi,
kemiklerde yumuşamaya neden oluyor ve tırnaklarda beyaz
lekelerle kendini belli ediyor.
Günde 2 miligrama kadar kalsiyum alımının herhangi bir tehlikesi
yok. Ancak bu değer aşıldığında, her maddede olduğu gibi,
kalsiyum da toksik etki gösterebiliyor. Böyle bir durumda, mide
bulantısı ve ateş gibi genel zehirlenme belirtilerine ek olarak,
damar, böbrek ya da kalp gibi yumuşak dokularda kalsiyum
birikmesi ve demir, çinko gibi minerallerin emiliminde
aksaklıklar görülüyor.
Kanda yüksek oranda kalsiyum bulunmasıysa (hiperkalsemi), kas
zayıflığı, kalp sorunları ve idrar yollarında kalsiyum taşları
oluşması gibi rahatsızlıklara neden oluyor. Hiperkalsemi, kanser
oluşumu ya da kanser tedavisi sırasında kemiklerden kan
dolaşımına aşırı miktarda kalsiyum geçişi nedeniyle de ortaya
çıkabiliyor. Yüksek oranda kalsiyum, böbrek taşı oluşumuna,
böbreklerde ciddi işlev bozukluklarına ve demir emilimi
eksikliğine yol açabiliyor.
Bor, D vitaminini kalsiyum emilimi için gerek duyulan aktif hale
geçirmeye yardımcı oluyor. Esas olarak, kıkırdak oluşumuna ve
tamirine yardımcı oluyor, eşey hormonlarının salgısını
düzenliyor, kemik erimesi ve diş çürümelerini de dolaylı olarak
engelliyor. Vücutta bor eksikliği, hücre duvarlarında
zayıflamaya neden oluyor. Bor, vücutta paratiroit bezlerinde
depolanıyor.
K vitamini, osteoblast hücrelerinin ölümünü engelleyici bir etki
gösteriyor. Ancak bunu ne şekilde başardığı, henüz tam olarak
açıklanabilmiş değil. Bağırsaklardan kalsiyum emilimini
artırdığına dair bir kanıt bulunmamakla birlikte, kemik kaybını
indirgediği yönünde bilgiler var.
Uzun süredir bilim adamlarının çalışmalarına konu olan fulvik asit,
mineralleri vücutta gerekli oldukları kesin noktalara taşımadaki
başarısıyla biliniyor. Bu da, vücudun söz konusu mineralleri en
hızlı ve etkin biçimde kullanabilmesini sağlıyor. Kalsiyum da,
fulvik asit tarafından taşınan ve bu sayede kolayca
sindirilebilen, emilebilen ve gerekli yerlere taşınabilen en
önemli mineral.
Kalsiyumun En Fazla Bulunduğu Gıdalar:
Süt, yoğurt, peynir gibi mandıra ürünleri (özellikle yağ oranı
düşürülmüş olanlar)
Koyu yeşil renk yapraklı sebzeler,
Portakal suyu, ekmek, tahıl ve soya ürünleri gibi kalsiyumca
zenginleştirilmiş besinler
Fındık, fıstık, susam ve badem türü yemişler
Som balığı ve sardalye gibi balıklarla, kabuklu deniz hayvanları
Günlük Kalsiyum Alımı
Amerikan Ulusal Bilim Akademisinin açıkladığı,
yaş
gruplarına
göre
günlük
alınması
gereken kalsiyum değerleri şöyle:
4-8
yaş
arası
800
mg
9-18
yaş
arası
1300
mg
19-50
yaş
arası
1000
mg
51-70
yaş
arası
1200
mg
70
yaş
ve üstü
1200
mg
Gebelik dönemi
18
yaş
altı
1300
mg
18
yaş üstü
1000
mg
Emzirme dönemi
18
yaş
altı
1300
mg
18
yaş üstü
1000
mg
Bu tabloda, daha önce önerilmiş
olan değerlerden
iki farklılık
göze çarpıyor.
Birincisi, her yaş
grubu için önerilen
değerlerin, önceki
değerlerden
daha yüksek
olması. İkinci
büyük
farksa, gebelik ve emzirme dönemi
için
kalsiyum alımında
bir artış önerilmemesi.
Bunun nedeni, yakın
zamanda sonuçlanan çalışmaların,
gebe ye da emziren kadınların
metabolizmalarının,
bir yandan bebeğin
gereksinim duyduğu
kalsiyumu sağlarken,
bir yandan da annenin kalsiyum deposundan bir eksilme yaşanmaması
için
uyum gösterdiğini
des teklemesi. Gebelik öncesi
dönemden
gebelik sonrasında
menstruasyonun yeninden başlamasına
kadar takip edilen 14 kadın üzerinde
yapılan çalışmada,
annelerin vücudunda
kalsiyum emilim veriminin gebelik dönemi
boyunca yükseliş
gösterdiği
ve annelerin kemik mineral seviyelerinde herhangi bir değişiklik
olmadığı
gözlendi.
Ayrıca,
bebeğin
kemik oluşumu
için
gerekli kalsiyumun annenin iskeletinden alındığına
dair hiçbir kanıt
da bulunamadı.
Emzirmenin ilk 2 ayı
boyunca, annelerin vücudundaki
kalsiyum emilim düzeyinin
normale döndüğü,
buna karşılık
olarak da, idrar yoluyla kalsiyum atımının
belirgin derecede azaldığı
görüldü.
Erken emzirme döneminde
annelerin hemen hepsinde sırt
kemiklerinde az miktarda bir kayıp
ortaya
çıkmasına
karşın,
menstruasyon görülmeye
başlamasıyla
birlikte bu kayıp
da telafi edildi. Bunlara dayanarak varılan
sonuçsa,
bebeğin
kalsiyum ihtiyacının
annenin vücudunda
kalsiyum emiliminin yükselmesiyle
karşılandığı
ve anne sütündeki
kalsiyumun da esas olarak annenin vücudunda
geri emilen kalsiyumdan ve bir miktar da sırt
kemiklerinden geldiği
yönünde.
Bu nedenle uzmanlar, gebelik ve emzirme döneminde
kalsiyum alımının
artırılmaması
gerektiğini
düşünüyorlar. Çünkü,
fazladan kalsiyumun da vücutta
olumsuz etkileri görülebiliyor.
Bir başka çalışma
da, emziren kadınların,
emzirmeyenlere göre
daha az kemik erimesi riskiyle karşı
karşıya
olduğunu
gösteriyor.
Bu da, emzirme süresince
kemiklerde görülen
kalsiyum kaybının
geçici
olduğuna
bir kanıt.
Her iki çalışmayı
birleştirecek
olursak, gebelik dönemi
boyunca kalsiyum emiliminin artması
(%25-30'dan %45-55'e yükseliyor)
ve emzirme dönemi
boyunca da idrarla atılan
kalsiyum miktarının
azalması,
anneyi bu dönemlerde
kemik kaybından
koruyor.
Yaşamımızda kalsiyuma en fazla gereksinim duyduğumuz
dönem,
erken çocukluk
dönemi
ve 20 yaş öncesi. Çünkü, çocukluk
ve ergenlik dönemlerinde,
kemik yapımı
yıkımdan çok
daha hızlı
gerçekleşiyor.
Bu nedenle, 4-8 yaş
arası çocukların
günde
800 mg, ergenlik çağındakilerin
de günde
1300 mg kadar kalsiyum alması öneriliyor.
Büyüme çağındaki çocuklarda
kalsiyum yetersizliği
olması
durumunda, vücut
kalsiyumu iskeletin tamamına
dengeli bir biçimde
dağıtmaya çalışıyor
ve bunun sonucunda da, bütün
kemikler zayıf
yapılı
ve güçsüz
oluyor. Bu da, ileri yaşlarda
kullanılacak
olan kalsiyum depolarının,
daha baştan
yetersiz gelişmesi
anlamına
geliyor.
Osteoporoz
Osteoporoz (kemik erimesi), kemik kütlesinde azalma nedeniyle
kemiğin yapısal bütünlüğünün bozulmasıyla ve kırılmaya
elverişli bir hale gelmesiyle kendini gösteren, son derece
yaygın bir hastalık. İleri evrelerinde kemiklerde kırılmalar
ve iskelette şekil bozuklukları görülmesi nedeniyle de, acı
verici ve hastanın hareketlerini kısıtlayıcı bir hal
alabiliyor. Çok ileri durumlarda da, örneğin kalça
kırıkları, %20 oranında ölümle sonuçlanabiliyor.
Çok sayıda koşul etkisiyle ortaya çıkan kemik erimesinin temel
nedeniyse, kemiklerdeki kalsiyumun zamanla yitirilmesi.
Osteoporozun belki de en kötü yanı, sıklıkla
herhangi bir kemik kırılması olmadan teşhis edilememesi. Örneğin
X ışınları, ancak %60 kadar bir kemik kaybı varlığında kemik
erimesini gösterebiliyor. Kemik yoğunluk testleriyse, sıklıkla
yararlı sonuçlar verebiliyor. Kemik erimesinin uyarıcı
şikayetleri arasında sırt ağrıları, sırt ve uyluk kaslarında
spazmlar, eğilme ve dönmede güçlükler sayılıyor.
Kemik erimesinin nedenleri arasında ileri yaş kadar, ailede kemik
erimesi görülmesi, geçmiş kemik kırılmaları, narin vücut yapısı
ve yetersiz beslenme de sayılıyor. Ayrıca, Asya ve Akdeniz
kökenli kadınlarda kemik erimesi görülmesi riski, diğerlerine
göre daha yüksek. Bunun nedeni de, bu bölgelere özgü beslenme
alışkanlıkları. Yüksek oranda protein ya da fosfor içeren bir
beslenme düzeninde, daha fazla kalsiyum alımına gerek duyuluyor.
Uzmanlar, yüksek oranda okzalik asit içeren öğünlerle birlikte
de, mutlaka kalsiyum takviyesi alınması gerektiği görüşündeler.
Çünkü kalsiyum, okzalat kristallerinin emilimini engelliyor ve
vücudu bu kristallerin olumsuz etkisinden koruyor.
Hareketten uzak bir yaşam tarzı da, kemik erimesini tetikliyor.
Kemiklere yük bindiren sporlar, aerobik, düzenli yürüme ya da
dans, osteoporozun önlenmesine yardımcı olabiliyor. Yüzme ve
bisiklet gibi sporlar kalp için ideal sayılsa da, kemiklerin
üzerine yük bindirmemeleri nedeniyle osteoporoz riskini
azaltmıyor. Kemiklerimiz normal olarak bir güç altında
kaldığında, %0.1-0,15 oranında bir esneme gösteriyor. Bundan
daha fazla bir güç uygulandığındaysa, vücudun buna tepkisi, o
bölgeye daha fazla kalsiyum yığmak oluyor. Kemikler üzerinde
daha az güç hissedilirse de, vücut o bölgedeki kalsiyumu geri
çekiyor. Sporun etkisi de bu noktada ortaya çıkıyor. Kemik
üzerinde daha fazla güç olması, kemiğin daha sağlam ve dayanıklı
bir yapıya sahip olması anlamına geliyor. Ancak, egzersiz ve
rejim konusunda aşırıya kaçan bayanlar, menstrual periyot
düzensizlikleri ya da kesilmesi (amenore) nedeniyle, erken yaşta
kemik erimesine maruz kalabiliyor.
Kemiklerden en yüksek oranda mineral kaybı, menopoz öncesi ve
sonrasındaki 3-5 yıl arasında gerçekleşiyor. Menopoza
girildiğinde, yumurtalıklar tarafından üretilen östrojen
miktarında görülen ani düşüş, bu dönemde kadınların %4-8
arasında bir kemik kaybı yaşamasına neden oluyor. Bu kemik
kaybının tamamı ya da en azından bir kısmı, bu dönemde fazladan
kalsiyum alımıyla ya da hormon tedavisiyle önlenebiliyor.
Kadınların erkeklerden daha fazla kalsiyuma gereksinim duymaları,
her ay menstruasyon nedeniyle kan kaybetmelerinden ileri
geliyor. Aylık olarak vücuttan atılan yaklaşık 50-80 ml kan,
demir ve kalsiyum da içeriyor. Bu nedenle, kadınların yaşamları
boyunca demir ve kalsiyum gereksinimi erkeklerden daha fazla.
Ancak, kadınlarda kemik erimesi riskinin erkeklerden daha yüksek
olmasının esas nedeni, östrojen ve PTH hormonlarının
seviyelerinde görülen dalgalanmalar. Östrojen normal olarak
kemik kaybını önlediği için, menopozla gelen ani hormonal
çalkantı, kemik dokusuna ağır bir darbe vuruyor. Ayrıca
kadınların kemikleri genel olarak erkeklerden daha ince yapılı
olduğu ve kadınlarda tepe kemik kütlesi değeri, erkeklerden %30
daha düşük olduğu için, kalsiyum depolayabilecekleri alan da
daha kısıtlı.
Kilolu bayanların daha fazla kemik kütlesine
sahip oldukları, menopoz nedeniyle daha az kemik kaybı
yaşadıkları ve kalsiyum emilim oranlarının daha verimli olduğu
biliniyor. Ancak daha zayıf bir bayan, eğer düzenli egzersiz
yapmışsa ve dengeli bir mineral-vitamin diyeti uygulamışsa, daha
düşük osteoporoz riski taşıyabiliyor.
Yapılan çalışmalar, rejim yapanların, kalsiyum ve D vitamini
kullanmaları durumunda, daha etkin bir şekilde kilo
kaybedebildiklerini gösteriyor. Bunun nedeni, her iki maddenin
de, vücuttaki yağ hücrelerinin dönüşümünde etkili olması.
Vücutta az miktarda kalsiyum ve D vitamini olduğunda, yağ
hücreleri bunlara bir anlamda "el koyuyor" ve kendi içlerinde
depoluyorlar. Yağ hücreleri içinde biriken kalsiyum da, hücrenin
almaçlarını ya da kalsiyum kanallarını uyararak, yağ
metabolizmasında düzensizliklere neden oluyor.
Eğer kemik erimesinin yalnızca kadınların başına gelebileceğini
düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Erkekler de yaşamları boyunca
kemik kaybı yaşıyorlar ve 8 kadına karşı, 1 erkekte de
osteoporoz görülebiliyor. Ancak, bu süreci kadınlardan biraz
daha yavaş geçirmeleri ve genel kemik yoğunluklarının
kadınlardan daha yüksek olması nedeniyle, erkekler daha geç
yaşlarda belirtileri görmeye başlıyorlar ve bu yüzden
bedelini de daha ağır ödeyebiliyorlar.
Ayrıca, kadınlarda kemik erimesine karşı kullanılan ilaçların
hiçbiri, erkeklerdeki kemik kaybının tedavisi için henüz
onaylanmış değil. Genel olarak, erkeklerde görülen kemik erimesi
de, kadınlardakiyle aynı fizyolojik süreci izliyor. Temel
farklılıksa, eşey bezlerince üretilen hormonların seviyeleri. Erkek vücudunda salgılanan testosteron, dokularda östrojene
dönüştürülüyor ve kemik kaybı bu şekilde önlenebiliyor.
Östrojen, kadınlarda olduğu gibi, erkeklerde de kemik kaybının
önlenmesi için gerekli. Bu nedenle, örneğin, testosteronun
östrojene dönüştürülmesinde rol oynayan enzimin yetersizliğinde,
erkeklerde kemik rahatsızlıkları görülüyor. Testosteron aynı
zamanda kas kütlesinde de artışa neden oluyor, bu da kemik
yoğunluğunun yüksek olmasına doğrudan etki ediyor. Erkeklerde
testosteron eksikliği, cinsel yaşamda herhangi bir etki
göstermeyebiliyor. Ancak, özellikle ileri yaşlarda metabolizma
rahatsızlıklarının takibi için, erkeklerde testosteron
seviyesinin ölçülmesi şart. Kadınlardaki hormon tedavisine
alternatif olarak erkeklerde de kemik erimesine karşı
testosteron takviyesi henüz çalışılmış değil. Ancak, klinik
çalışmalar, serum düzeylerinde düşüklük görüldüğünde tedavi
amaçlı olarak tercih edilmesi gereken bir seçenek olabileceğini
destekliyor.
HRT olarak da bilinen hormon yenileme terapisi, sıklıkla
progesteron ile birlikte Östrojen takviyesi anlamına geliyor.
Yüksek derecede koruma için, menopoza girişten sonra 10 sene
boyunca hormon tedavisine devam edilmesi gerekiyor. Tedaviye
menopoza girdikten sonraki ilk 3 sene içinde başlanması
önerilirken, sonraki yıllarda başlanması da yarar
sağlayabiliyor. Tedavinin diğer bir olumlu yanı, kalp krizi,
eklem yangısı, Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların da
riskini azaltması. Tedavide progesteronun da kullanılma nedeni,
östrojenin tek başına kullanıldığında uterus kanserine neden
olabilmesi. Uzmanlar, hormon tedavisi konusunda hala görüş
ayrılığı yaşıyorlar. Bu tedavi, her kadın için uygun
olmayabiliyor. Bazı kadınlarda östrojene karşı duyarlılık
görülebildiği gibi, bazılarında da göğüslerde hassasiyet ya da
menstrual periyotların yeniden başlaması gibi yan etkiler
görülebiliyor. Bazı uzmanlar da, hormon tedavisinin belirli
kanser türlerinin riskini yükselttiği görüşündeler.