|
Kendimize Saygının Üç Temel Direği
Kendimize saygı kavramı, Batı düşselliğinde özellikle yaygın
kullanım olarak self-esteem sözcüğünün görüldüğü ABD'de çok
önemli bir yere sahiptir. Fransa'da biz uzun süre özseverlik
sözcüğünü yeğledik ve böylelikle kendimizle ilişkinin çok
duygusal hatta biraz ürkek bir vizyonuna tanıklık ettik.
Kendine güven, kendinden emin olma, kendinden hoşnut olma...
Gündelik dilde kendimize saygıyı tanımlamak amacıyla sayısız
terim ve deyim kullanırız. Aslında bunların her biri sayısız
görünümlerinden birine gönderme yapar.
Aslında kendimize saygının üç “unsur”u vardır: kendine güven,
kendini görme biçimi, kendini sevme. Uyumlu bir kendimize saygı
durumu oluşturabilmek için bu üç unsurun her birinin dozajının
iyi ayarlanması gerekir.
Kendini Sevme
En önemli unsur budur. Kendine
saygı duymak, kendine değer vermeyi gerekli kılar ama kendini
sevmenin hiçbir koşulu yoktur: kendimizi, kusurlarımıza ve
sınırlarımıza, başarısızlıklarımıza ve tersliklerimize rağmen
severiz ve bunun nedeni çok basittir: çünkü içimizden gelen
belli belirsiz bir ses bize sevgi ve saygıya layık olduğumuzu
söyler. Bu “koşulsuz” kendini sevmenin başarılarımızla bir
ilgisi yoktur.
Kendini sevme büyük ölçüde, ailemizin, çocukluğumuzda bize
verdiği “duygusal besinler”e bağlıdır. Kırk iki yaşında bir
zanaatkâr olan Xavier şöyle diyor: “Ben aileme en fazla şundan
dolayı minnettarım: bana iyi bir insan olduğum inancını
aşıladılar. Onları düş kırıklığına uğrattığımda bile benden
sevgilerini hiçbir zaman esirgememişlerdir. Her zaman hissettim
bu sevgiyi ve benim hayatta bir şeyler yapabileceğime her zaman
inanmışlardır. Beni azarlamalarına, paylamalarına da engel
değildi bu durum. Ama bana asla işe yaramaz biri olduğumu
hissettirmemişlerdir”.
Kendini Görme
Biçimi
Kendini görme
biçimi, insanın nitelikleri ve kusurlarıyla ilgili bu doğru ya
da yanlış değerlendirme, kendine saygının ikinci temel
direğidir. Sadece kendini tanıma söz konusu değildir; önemli
olan olguların gerçekliği değil, bireyin kendisinde bulunduğuna
inandığı nitelikler, kusurlar, olanaklar ya da sınırlardır. Bu
anlamda, en önemli rolü öznelliğin oynadığı bir olgudur bu;
incelenmesi zor, anlaşılması hassas bir konudur. Bu nedenle söz
gelimi kompleksli bir insan – genellikle kendine pek fazla
saygı duymayan – kendisinde bulunduğuna inandığı kusurları
kavrayamayan bir çevreyi çoğu zaman bir endişe ve belirsizlik
içinde bırakır.
Elli
yaşındaki Pierre anlatıyor: “Annem babam beni sevdiler ve
ihtiyaç duyduğum tüm şefkati gösterdiler. Ama bir yerde, bir
şeyi atladılar. Asla kendim olma cesaretini gösteremedim.
Birinin bana işaret etmesini ve şöyle demesini bekledim hep
sanki: 'Yol açık, sorun yok, gelebilirsin'. Söz gelimi lisedeki
en iyi arkadaşımla aynı öğrenimi gördüm. Fakültede çoğu zaman
onun bozuşmuş olduğu kızlarla çıkardım. Boşanmış olsaydı,
boşadığı karısıyla evlenebilirdim... Fakülte konusunda, şimdi
düşünüyorum da cesaretim olsaydı, mühendislik okuyabilirdim. Ama
ticari teknisyen diplomasına sahip olmayı tercih ettim;
istediğimden değil, başarısızlık korkusuyla. İşimde de aynı şey
söz konusu biraz; amirlerim niteliklerime rağmen hırslı
olmadığımı, uzun vadeli düşünmediğimi söylüyorlar ve
eleştiriyorlar beni. Düşünüyorum da ana babamın başına gelenler
de aynı: babam yaşamı boyunca hiç de ilginç olmayan bir işte
çalıştı, annem zevkle çalışacağı öğretmenlik mesleğini feda edip
evde oturdu, kardeşlerim ve benimle ilgilendi”.
Kendine Güven
İnsanın
kendine güvenmesi önemli durumlarda uygun davranacağını
düşünmesidir.
Kendine güven
nereden geliyor?
Çok büyük ölçüde
ailede ya da okulda verilen eğitimden. Çocuğa kendine güven
duygusu sözle olduğu gibi davranışlarla da aktarılır. Çocuklar
yetişkinlerin gerçek düşüncelerinin konuşmalarından çok
eylemleriyle değerlendirilmesi gerektiğini bilirler...
Bilinmeyen
bir şey ya da bir terslik karşısında aşırı derecede korkuya
kapılmamak, iyi bir kendine güven duygusunu kanıtlar. Yüksek
düzeyde bir göreve aday olan birini işe alacak olan yönetici
“Ben adayın teknik bilgilerinden çok ne derece kendine güven
duyduğuna da dikkat ederim” diyor.
Kendine Saygı
mı, Saygılar mı?
Kimi
araştırmacılara göre kendine saygı aslında, farklı alanlara özgü
ve birbirlerinden oldukça bağımsız biçimde etkinlik gösteren
birçok kendine saygının toplamıdır. Söz gelimi insanın mesleki
alanda kendine saygısı tam olabilir ama duygusal yaşamda o kadar
saygı duymayabilir kendisine. Kişisel değer duygusu bireyin
koşullarına ve ilişkide olduğu kimselere bağlı olarak büyük
değişiklikler gösterebilir.
Kendine
Saygının Besinleri
Bizim bütün
etkinliklerimiz genellikle, aynı zamanda kendimize saygı için de
gerekli olan iki önemli ihtiyacı tatmin etmeye yöneliktir:
sevildiğimizi ve güçlü olduğumuzu hissetmek. Her alanda bu
gereksinimlere bağlı bir doyum bekleriz: siyaset adamları
iktidarlarını (güçlerini) kullanmak isterler ama aynı zamanda da
popüler (sevgi) olmak isterler; belli bir alanda uzman olmaya
değer veriyoruz ama iş arkadaşlarımızın bize değer vermelerini
de istiyoruz; evlilik yaşamımızda sâdece eşimizin sevgisini
aramıyoruz, eşimizin bizi beğenmesini ve bize değer vermesini de
istiyoruz. Buna karşılık bu duygulardan sadece birinin tatmini
beklentilerimizi karşılamaz; beğenilmeden ya da değer verilmeden
sevilmek çocuklaştırır insanı, ama değer verildiğini hissetmeden
beğenilmek de düş kırıklığına uğratır.
KENDİMİZE
SAYGI DUYMA YA DA DUYMAMA
Kendinize
Saygınız Güçlü mü, Değil mi?
Bana
Kendinizden Söz Edin!
Kendini
Değerlendirmeme Sanatı
Kendinizi
anlatırken ölçülüsünüz. Cesur olduğunuzu iddia etmiyorsunuz ama
alçak biri olarak da tanıtmıyorsunuz kendinizi; güzel şeyleri
seviyorsunuz ama çok obur da değilsiniz; çok iyi bir öğrenci
değilsiniz ama boş da değilsiniz... “Hayranım”, “nefret
ediyorum”, “ben böyleyim” gibi kesin ifadelerden
kaçınıyorsunuz ve bunun nedeni hem toplumun değer yargılarından
korkmanız (“niteliklerimden söz edersem kibirli biri olduğumu
düşünür herkes; kusurlarımı söylersem zayıf bir insan olduğumu
hükmederler”) hem de kendinizi iyi tanımamanızdır (“aslında neyi
sevdiğimi ve neyi sevmediğimi çok iyi bilmiyorum”). Kendinize
çok fazla saygı duymuyorsunuz muhtemelen.
Kendine
saygısı fazla olmayan birey, kendisini tanımlarken her zaman
fazla inandırıcı değildir. Hatta zaman zaman kendisiyle
çelişkiye düşer.
Doğru
çözümleri kendilerinin değil başkalarının getirebileceğine
inanmışlardır. Zamanlarını kendi kişiliklerine ve yeteneklerine
eğilmekten çok başkalarını inceleme ve onları taklit etmekle
geçirirler.
Ben kimim ve
ne olacağım?
İnsan
kendinden ne kadar çok kuşku ederse, kendine hâkim olması da o
kadar zorlaşır. Bir başka deyişle, insanda kendine saygı duygusu
ne kadar zayıf olursa, yargılama ve müneccimlere ve falcılara
karşı eleştirel düşünce yetisi de o kadar zayıf olur. Ve bu
durumdan yararlanmak isteyenler de eksik olmaz...
Bireyin
kendini sorgulaması çok eski bir olaydır ve insanın “gerçek
kişilik”ini anlama ve ona egemen olma çabası, müneccimlerin
yüzyıllardır süren kalıcı başarılarını büyük ölçüde açıklar.
Bunların müşterilerinin özellikle kuşkucu kimseler, kendilerine
fazla saygıları olmayan kimseler oldukları söylenebilir.
Çekingen insanlar olmasa evlilik şirketleri, paranoyak insanlar
olmasa özel dedektifler olmazdı...
İnsan kendine
ne kadar çok saygı duyarsa, o kadar fazla etkin olur: karar alır
ve bu kararları uygular. Ve dolayısıyla davranışları tutarlı
olacağından kendine saygısı da artar.
Genel olarak
kendilerine saygı duyguları az olanlar, karar vermekte
zorlanırlar. Duraksarlar, kem küm ederler. Hatta bazen bugün
yapabilecekleri işi yarına atarlar, her şeyi erteleme eğilimi
içindedir bunlar: “Bu önemli müşteriyi başka bir gün ziyaret
ederim”, “Bu hassas mektubu bu hafta sonu yazarım”.
Tercihlerde
Direnmek
İnsanın özel
amaçlarına ulaşabilmesi için kendisine saygı duygusunun güçlü
olması ideâl bir durumdur. Gerçekten sabır ve sebat gösterme,
kendilerine saygı duygusu güçlü olmayan bireylere özgü değildir,
çünkü bu kategoride yer alan insanlar bir zorlukla
karşılaştıklarında ya da kendi düşüncelerine karşı bir düşünce
duyduklarında hemen teslim olurlar. Söz gelimi bir beslenme
rejiminin başarılı olması kendine saygı düzeyine çok fazla
bağlıdır; eğer kendine saygı duygusu düşükse doğru çözümler kısa
ömürlü olurlar ve başarısızlık durumlarında (“kesinlikle
yürümeyecek bu iş”) kaybolup giderler; kendine saygı güçlenerek
çıkamaz böyle bir durumdan ve bu durum daha sonraki girişimin
başarı şansını da biraz azaltır.
Başarısızlık
İzler Bıraktığında
Başarısızlık
herkesin başına gelebilir; bir dram değildir bu. En azından
kendinize saygı duygunuz çok düşük değilse... Bu durumda bir
başarısızlığı çabuk telafi edersiniz ve anılarınızda bir yeri
olmaz; ancak bıraktığı duygusal iz acı verir ve kalıcıdır. Söz
gelimi dönem sonunda sınav sonuçlarını öğrenmeye gelen bir grup
öğrenciyi ele alalım. Başarısızlık, sınıfta kalmış bütün
öğrencilerde doğrudan “depresif bir reaksiyon”a yol açar.
Bu reaksiyon kendilerine saygı duygusu zayıf olanlar hariç, hiç
kuşkusuz geçicidir; gerçekten de bu kategoride yer alan
bireylerle daha sonra karşılaşıldığında, söz konusu tepkinin
kalıcı olduğu görülür.
Bu olgu üç
şekilde açıklanabilir:
Davranışsal
açıdan,
kendilerine saygı duyguları yüksek olan bireyler kendilerini
başarısızlıktan koruyan ve başarısızlığı unutmalarına yardımcı
olan yeni eylemlere daha çabuk angaje olurlar.
Psikolojik
açıdan,
güçlü bir kendine saygı duygusu bireyin, kendisini tek bir
terslikle tümüyle değersiz hissetmemesine ve durumu yumuşatmaya
yardımcı olur.
Nihayet
duygusal açıdan, kendilerine saygı duyguları yeterli olmayan
bireyler genellikle başarısızlığın verdiği düş kırıklığının
beslediği ve artırdığı olumsuz duygularla yüklüdürler.
Aldatmaca
Sendromu
Psikiyatrların sık sık karşılaştıkları bu hastalık, alanlarında
başarılı olan, kendilerine sorumluluk yüklenen, güven veren ama
kendi kendilerinden kuşkulanan insanlarda görülür. Tabii ki
böyle bir şeyden söz etmezler ve belli de etmezler böyle bir
durumu. “Ben bu görevi gerçekten hak ediyor muyum?”
sorusunu sorarlar kendilerine sürekli olarak. Hata yapmaktan
korkarlar, bir hatanın kendilerini herkese yeteneksiz biri gibi
göstermesinden korkarlar, sürekli “acaba ben başka birinin
yerini mi dolduruyorum” sorusunu sorarlar kendilerine. Genel
olarak bunlar, kendilerine saygı düzeyi yetenekleriyle orantılı
biçimde gelişmemiş kimselerdir: uzman olduklarında bile
kendilerini mesleğe yeni başlamış biri gibi görürler.
Niçin Bu Kadar
Sıkıntı?
Kendisine pek
değer vermeyen birine iltifat edin: belli bir sıkıntı belirtisi
gösterecektir. Örneğin, çekingen kimselere özgü bir durumdur bu.
Çekingen kimseler, daha sağlıklı iletişim kurmaya çalıştıkları
kendilerine güvenen insanlar arasında, psikoterapistlerin çok
iyi bildiği bu durumu yansıtırlar hep. Bunların büyük çoğunluğu
bir iltifata karşılık verirken çok sıkılırlar, hatta bazen
iltifat eden kişiye karşı öfke duyarlar. Ve bu insanlarda bu
bağlamda kendilerini korumaya yönelik bir yığın strateji
gözlenir.
Kendilerine
saygıları yeterli olanlarda işler daha kolaydır: başarı ya da
tebrikler kendileri hakkında düşünceleriyle uyuşur; bunlar onlar
için, aşırı bir heyecan göstermeden kabul ettikleri
doğrulamalardır ve kendi kültürlerinin toplumsal kodlarına uygun
cevaplardır. Bu bağlamda, söz gelimi Kuzey Amerikalılar, alçak
gönüllüğü önemli bir toplumsal nitelik gibi kabul eden
Avrupalılara göre daha rahattırlar. Asyalılara gelince onlara
iltifat etmek çoğu zaman bir terbiyesizlik gibidir.
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

20.04.2010
|