| |
Meyveleri
görkemli ağacına yaraşır şifalı bir iksir!.. İnsanoğlunun eli
değip de altın rengi balla tatlandırdığında, lezzeti
başdöndürücü.... Dillere destan bir tatlı bu...

Öylesine özel
bir lezzet ki o; anlatabilmek için ne kadar özel bir ağacın
meyvesinden yapıldığını düşünmekle başlamak gerek... Yüzyıllara
ulaşan yaşamları, bir insanın kollarıyla saramayacağı kalınlıkta
görkemli bedenleri, gökyüzüne değermiş gibi sonsuz görüntüleri,
iri yapraklarının altında, lezzetini çepeçevre dikenleriyle
sararak içinde saklayan, kestane ağaçları ile... Yeşilin bin bir
tonu içinde akıp giden sıcak ve sakin yaz geçip de doğanın sarı
renge bürünmeye başladığı günlerde ayrılır, ağaçla meyvesinin
hikâyesi... Kışın ilk günleri kapımızı çaldığında, kestaneler
artık sofralarda, sinema önlerinde, okul kapısında,
şekercilerdedir... Hiç şüphe yok ki aralarında, kahverengi ile
altın karışımı görüntüsü ve bal kıvamındaki şerbeti, çeşitli
şekilleriyle çok özel tatlardandır kestane şekeri...
"Castanea
Vesca" demişler ona; mutfaklarının zenginliği, damak tatlarına
düşkünlükleriyle tanınan Romalılar... Lezzetiyle birlikte
gizemli gücüne de inandıkları bu afrodizyakı tabii ki en özel
yemeklerinde kullanmışlar. Tarih boyunca onun eşsiz lezzetinin
kıymetini bilenler elbet sadece Romalılar değil... Doğu, batı
bütün uygarlıklar... İnsanoğlunun ilk besin kaynaklarından biri
olduğunu da söylemeden geçmemeli: Alp
Dağları'nda yaşayan buzul çağı insanları yılın dört-beş ayını
sadece onu yiyerek geçirirlermiş... Öyle besleyici
bir yaşam iksiri (Eh, yüz gramında 160 kalori var tabii...
|
 |
|
Üstelik
şeker, protein, yağ, sodyum ve potasyum içeriyor!..)
kestane... Besleyici olmasından başka birçok hastalıktan da
koruyor insanoğlunu... Faydası saymakla bitecek gibi değil.
Kabuklarının suda kaynatılmasıyla hazırlanan ilaç ateş
düşürüp sinirleri yatıştırıyor mesela... Meyvesi kasları
kuvvetlendiriyor, kan dolaşımını düzenliyor. Bedenin ve
zihnin yorgunluğunu gideriyor, kansızlığa çare oluyor.
Zamanımızın yaygınlaşan dertlerine; damar sertliği ve yüksek
tansiyona da birebir... |
Lezzetin Şifası
Bu şifalı
lezzetin Anadolu'daki en bilinen adresi, hiç şüphesiz Bursa...
Tarihi, efsaneleri, ipeği kadar nefis yemekleriyle de ünlü olan
şehrin adı onunla bir tutulur. Ve bu yapılması pek zahmetli
şekerin bu şehrin adıyla ünlenmesi sadece lezzetinden değil;
burada yetişen kestanelerin her yerdekilerden daha iri
olmasından!.. Öyle ki halk diline yerleşmiş güzel bir söyleyiş
var; "Bursa'nın kestanesi, okka çeker beş tanesi"... Bir
zamanlar sadece beşi bir okka-yani 1280 gram- gelen bu
kestaneler yerlerini, bugün ağaçların sayısının gitgide azalması
nedeniyle, Türkiye'nin başka bölgelerinden getirilen kuzu
kestanelerine bırakıyorlar. Şekerlerin pahalı olmasındaki en
büyük nedenlerden biri de bu. Oysa ki bir zamanlar Bursa'nın
kestaneleri "vakıf" kestaneleriydi; yani herkes bedava
yiyebilirdi. Söylenceye göre, Osmanlı padişahlarından biri,
Tophane semtinde, şimdi Kavaklı Camii diye bilinen yere cami
yaptırmış.
|
 |
|
Adamın biri
de gelmiş caminin önüne, bugün hâlâ yaşayan bir çınar
dikmiş. Çınarı gören padişah pek memnun olmuş, "Bunu kim
dikti ise çağırın gelsin" demiş. Adamı getirmişler. Padişah
bakmış, değneğine dayanarak ayakta zor duran bir ihtiyar.
Padişah
"Dede" demiş, "Şimdi değneğini havaya at. Yere düşene kadar
dile benden ne dilersen." "Peki" demiş ihtiyar ve değneğini
havaya atmış... "Bursa kestaneleri vakıf olsun" diye
bağırmış, işte o zamandan ağaçları kuruyana kadar. Bursa
kestaneleri "vakıf" tı... |
Bir Günlük
Bekleyiş
Peki ya kestane
ağacının bu canım meyvesinden başka bir özelliği yok mudur?
Uludağ yamaçlarında ve Bursa ovasında kestanelik ormanlar bugün
hastalıktan kurumaya yüz tutsa da geçmişte halkın en önemli
zenginliğiydi hiç kuşkusuz... 20-25 metreye kadar boylanan, suya
en mukavim ağaçtır kestane ağacı... Karadenizli tekne ustaları,
ünlü takalarının omurgasını suda kolay çürümeyen kestane
ağacından yaparlarmış ve Bursa, Cumalıkızık Koyü'nün evleri
kestane ağacından yapıldığı için 200 yıldır hâlâ ayakta!
Mimarlık alanında en prestijli ödül sayılan Ağa Han Mimarlık
ödülü, bu nedenle geçtiğimiz yıllarda Cumalıkızık Köyü'ne
verildi.
|
 |
|
Damağımızdaki tadı, çocukluk ve ilkgençlik günlerinden beri
hatıralarımızın en özel yerinde saklı kalan şekerlerdendir
kestane şekeri... Nasıl da emek ister yapımı! İki gün süren
bir serüvenin sonucudur, tabağımıza geldiğinde bizi
sarıveren büyülü tadın şöleni... Bu şekeri yapmak için iri
kestanelerin makbul olduğunu söyleyelim, ilk iş olarak,
kestaneler dış kabuklarından özenle ayrılır. |
Kabukları
soyulduktan sonra iç kabuğuyla suya konarak hafif ateşte ağır
ağır pişirilerek başlar yolculuk... İç kabukları soyulacak
kıvama gelince ateşten indirilerek soğumaya bırakılır. En çok
sabır ve özen isteyen aşaması başlar tatlının... Tek tek,
özenle, parçalamadan iç kabuklarından soyarak ayırmak gerekir
kestaneleri... Bir yandan da şerbet hazırlanır. Şeker tencereye
konup üzerini bir parmak geçecek kadar su ilave edilir. Şerbet
yapımının bu aşamadaki püf noktası karıştırılmadan kısık ateşte
şekerin erimesinin beklenmesidir. Şeker eridikten sonra
kestaneler tencereye özenle yerleştirilir. Çok hafif ateşte,
kaynatmadan iki saat pişirilir. Artık bir günlük bekleme süresi
başlamıştır bu eşsiz lezzete ulaşmak için... Bir gün boyunca
şurubuyla bekletilen kestaneler, sürenin dolmasıyla kalan şurubu
emene kadar çok hafif ateşte yeniden pişirilir. Ve nihayet
hazırdır... Son bir eklemeyle lezzet tamamlanır: Servis yaparken
üzerine vanilya serpilir...
Mutfaklarımızda
hazırlanışı ayrı birer anı olan kestane şekeri, yazar Selim
İleri'nin hatıralarından şöyle dökülmüş kâğıda:
"Bursa sona
ermiş; Laleli'deki evde kestane, Bursa hatırası olup çıkmıştır.
Bursalı hanımların hepsi Nezihe Halamız gibi kestane marifetleri
bilirler miydi? Nezihe Hala, meyvesi iri ve tatlı Bursa
kestanesini evirip çevirip kotardığı gibi, ufak meyveli, çok
tatlı kuzu kestanesinden de harikalar yaratırdı. Ne olurdu,
nasıl olurdu, bu kestaneler haşlanır, bir püre mi diyeyim,
krema, kaymak mı diyeyim, pembemsi bir doyulmazlık olup
çıkardı... Ben sonraları en ünlü pastanelerimizden kestaneli
pastalar, kestane kubbeleri almadım mı sanıyorsunuz! Gelgelelim
hiçbirinde halamızın kestane marifetlerinin tadını
yakalayamadım. Yok, severim kestaneli pastayı, çikolata
dökülmüş, içi portakal kabuklu, kiraz şekerlemeli kestane
ezmesini; ama hepsi o kadar. Ev yapımları, Nezihe Hala'nın eli
değmişleri nerede!"
|
 |
|
Hafızalarımızda kalan tadı ile sofralarımızda en özel yerini
alan, Osmanlı mutfağından bize miras kestane şekerleri,
bugün belki de hiçbir meyveden yapılmış tatlının görmediği
itibarı görmeye devam ediyor...
Gitgide
çeşitlenen şekilleri, renk renk görüntüleri ve doyulmaz
lezzeti ile... |
Kestane Şekeri (4 kişilik)
| Hazırlama
Süresi: 20 dk. |
| Pişme Süresi
: 120 dk. |
| 500 |
gr |
Kestane |
| 2,5 |
su bardağı |
Toz Şeker |
| 2,5 |
su bardağı |
Su |
| 2 |
tatlı kaşığı |
Vanilya |
Hazırlanışı:
Kestanelerin
dış kabuklarını bir bıçak yardımıyla keserek soyun. Soyulmuş
kestaneleri su dolu tencereye alıp ince kabukları yumuşayıncaya
kadar kısık ateşte bekletin. Kestaneleri sudan alıp ılınınca
ince kabuklarını soyun.
Toz şekeri
başka bir tencereye alıp üzerine su ilave edin. Orta ateşte
karıştırmadan şeker eriyinceye kadar kaynatıp kestaneleri ilave
edin. Kaynatmadan kısık ateşte yaklaşık 2 saat pişirin.
Tencereyi ateşten alıp 1 gün kadar bekletin. Kalan şurubunu
emene kadar çok hafif ateşte yeniden pişirin. Servis yaparken
üzerine vanilya serpin.
Afiyet Olsun...
Fotograf: Yücel Tunca
Kaynakça: Sea Life
Mart 2004 S:30
Belgin Çöleri
ve
Yücel Tunca'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

|
|