|

Kış tüm
soğukluğunu hissettirmeye başladığında; geri dönme değil yola çıkma
zamanı gelmiştir, Türkiye'yi kış güneşi altında sevenler için.
“ Beyaz, ipek
gibi yağdı kar
Bir kız kardan hafif adımlarıyla yürüyüp geçti hayal içinde
Arkadaşlarımı düşündüm, sevgili şeyleri
Sanki her şey bizimle var ve bizimle olacak
Şarkılar çaldı odalarda
Bütün insanları sevmek gerektiğini düşündüm
Düşmanlarımız dışında
Düşmanlarımız çünkü
Sevgiyi yok ettikleri için
Düşmanımız oldular…”
diyordu şiirinde
Ataol Behramoğlu. Yıllar önceydi, kar büyük kentlere de 'kar gibi'
yağıyordu. Şimdilerde trafiği felç edecek diye korkulan kar, o
zamanlar bir sevinçti. Artık kar eskisi gibi yağmıyor kentlere…

Oysa, kar
yağdığında Edirne'de Selimiye Camii'nin kubbelerine konan
güvercinler yukarıdan, yem satan yaşlı adamın gelip gelmediğine
merakla bakarlar. Istrancalar’da dağ yolları kapatır. Ağrı Dağı'nın
aşağısında, Doğubeyazıt'ın üzerindeki sis, kentin ortasından geçen
dev kamyonları engellemeye çalışır. Kar, lastiklerdeki zincir
şakırtılarını dinler. Amasra'da Büyük Liman'da üşümemek için elleri
ceplerinde, balıkçı takkeleri başlarında yürüyenler birden kanat
sesleriyle irkilirler. Göç yolunda soğuğun ve yoğun karın durdurduğu
yaban kuğuları beyaz gemiler gibi sığınacak bir yer aramaktadırlar.
Buğulanan
Camlar
Kış, vahşi
hayvanlar için aç kalmakla karnını doyurmak arasında kalan ince
çizgidir. Karın metrelerce yükseldiği günlerde Safranbolu'da orman
koruma memurları, içleri yem dolu çuvalları Sırçalı Kanyon'a
taşımaya uğraşırlar. Ilgaz-Kastamonu yolunu açmaya çalışan karayolu
görevlileri bıyıklarından aşağı sarkan küçücük buzdan kılıçları
ellerinin tersiyle silerler. Amasya'da, buğulanan camları hohlayarak
silen çocuklar, buz tutmuş yolda kayarak ve düşenleri seyrederek
eğlenirler. Kar kimi zaman gündüzü siler, kimi zaman da mavi bir ay
ışığı armağan eder gecelere; işte o zaman karın yansımasıyla
aydınlanan yeryüzü şiirsel bir görüntüye bürünür.

Uludağ,
Kartalkaya, Palandöken, Ilgaz haftasonunu kayaklarının üzerinde
geçirmek isteyen kentlilerle dolup taşar. Abant yolunda sucuk ekmek
yapanların gezici arabalarından yayılan koku geçenleri durdurur.
Tokat'ın Nebiler Köyü'nde genç kızlar, oyuncak bebeklere rengârenk
giysiler dikerken, arada askerdeki sevgililerinin gönderdiği mektubu
iç ceplerinden çıkarıp, yanakları kızararak okurlar.
Dumanlar
Konuşur
Düzce'de,
İkizdere'de ya da İspir'de kış gecelerinde hangi evin kapısından
içeri süzülürseniz süzülün, korkarsınız! Sobanın üzerinde patlayan
mısırlardır sizi bu duruma düşüren. Bahçesaray'ın Van'la bağlantısı
kar yüzünden kesildiğinde, askerî helikopterler kasabaya yiyecek
taşır. Helikopterler inerken bile, kahvede çekişmeli bir satranç
oyunu sürüyorsa kolay kolay kimse kalkmaz yerinden.

Kışın herkes
susar, bacalardan çıkan dumanlar konuşur.
Sinop'taki deniz
feneri bekçisi, gündüz olmasına karşın bastıran tipi yüzünden göz
gözü görmezken fenerin ışığını yakar; sonra gider kuşburnu çayını
demler. Evlerdeki küçük atölyelerde, süs gemilerinin parçaları
boyanır. Büyük balıkçı tekneleri ise, hamsi avı için
sabırsızlanırlar.
Gezginlerin ve
fotoğrafçıların kışın hız kesip içlerine kapandıkları doğruysa da;
yılmayanlar ve soğuğun dişlerinden çekinmeyenler, çok az insanın
görebileceği kareler yakalarlar. Özellikle Mudurnu, Pınarbaşı, Küre
gibi ormanın ve ağacın taçlandırdığı yerlerde koyu kahverengi ahşap
evlerin dokusu karla birlikte çarpıcı kontrastlar oluşturur. Hele
bir de tam o anda evlerin arasından rengârenk giysileriyle kızlar
geçer ya da güvercinler havalanırsa…
Gerçek
Gezginler Güneye Kışın İner
Akdeniz kıyıları,
yazın insan akınına uğrar. Denizin mavisine âşık on binlerce kişi,
güneşin altında yanan kentlere koşar. Ama gerçek gezginler, Akdeniz
kıyılarını gezmek için kış aylarını beklerler. Çünkü insanın beynini
pişiren güneş çekilmiş, gökyüzünde yumuşacık bir ışıkla tenleri
okşayan bir güneş belirmiştir. Gürültü, trafik ve yemek kuyrukları
yok olmuş, sakin Akdeniz kentleri ortaya çıkmıştır. Bu mevsimde,
Kaş'tan denize doğru baktığınızda gri renkli hortumlar görebilir;
bir yağmur sonrası Demre'den yukarı doğru tırmanırken yan yana duran
iki gökkuşağına rastlayabilirsiniz. Kekova'da gezi teknelerinin
korkusundan uzak, rahatça suyun tadını çıkaran uçan balıklar,
kayığınızın pırpırıyla yanınızdan geçerler. Gece yolculuk
yapıyorsanız, farlarınız Kumluca yolunda karşıdan karşıya geçen
tilkileri aydınlatır. Toroslar'ın üzerine beyaz bir şapka gibi konan
kar, çam ağaçlarından oluşan bir çerçeve ile bezenir. Kısacası bir
aşk kırgınlığının yükünü atmak isteyenler de, sessizliğin alfabesini
öğrenmek isteyenler de, tarihin sayfalarında birer nokta olarak
duran sayısız antik kenti görmek isteyenler de Akdeniz kıyılarına
kışın inerler.
Marinadaki
yatları görünce bu kez Hesiodos'un MÖ 7. yüzyıldan gelen sözlerini
anımsarsınız: “Kış gelip de rüzgârlar her yönden esmeye başlayınca,
suları şarap rengine dönmüş denize çıkacağına, toprağı işle. Tekneyi
kıyıya çek, etrafını taşla çevir… Dip tapasını çıkar ki, Zeus'un
yağmurları hiçbir şeyi çürütmesin. Bütün donanımını evinde bir
köşeye yerleştir, yelkenleri dikkatle dür, dümeni ocağın bir
köşesine as ve deniz mevsiminin gelmesini bekle.”
İstanbul'da
Kar Halleri
Yine de kar,
İstanbul'a az da olsa uğrar. Kışın Kuzguncuk'taki Fethi Paşa Korusu
beyaza keser. Ağaçlar kar yüküyle eğilirler. Semt, adını aldığı
evliya Kuzgun Baba'nın aksakallarının rengine bürünmüştür. Denize
yakın sokaklarda, kapıları bir taç gibi saran sarmaşıkların
yaprakları da kar kristallerini konuk eder. Kadıköy-Bostancı sahil
yolundaki reklam panoları da rüzgârla savrulan karla örtünmeye
başlar. Karşı yakada, Eyüp'te kışın soğuğu ile ölümün soğuğu
birbirine karışır. Mezarların arasından geçip Piyer Loti Kahvesi'ne
vardığınızda Haliç'in gri havası aşağıda kalır. Önce, vefatına dek
her yılbaşı sabahı buraya gelen Onat Kutlar'ın dizelerini
mırıldanır, sonra kahvenizi içer ve Sütlüce'ye yollanırsınız.
Miniatürk'teki küçük yapıların kar altındaki halini merak ettiğiniz
için…
Sıcacık
Evinizin Dışında Olanlar…
Bütün bu yeryüzü
hallerine karşın, hâlâ karlı günleri sıcak bir odada geçirmek gibi
bir niyetiniz varsa, bu yazı derdini anlatamamış demektir. Ama yine
de bilin ki, siz bu satırları okurken yazarı dizlerine kadar kara
batmış, tripodunu tutan elleri dikkatli, karşı tepelerde görünen bir
yabandomuzu sürüsünün fotoğrafını çekmek için deklanşöre basmak
üzeredir. Basarsa, elbet bir gün o fotoğrafı da göreceksiniz
demektir, yok basamazsa bir fotoğraf uğruna donup kalmıştır (!)
Yazı-Foto: Akgün Akova
Kaynakça:
SkyLife - Aralık 2007
Akgün Akova'ya teşekkürlerimizle
Denizce

12.12.2007
|