|

Foto: Hakan Gür
Tüm canlılar, ortam
koşullarındaki güçlüklerle baş edebilmek için çeşitli uyumlar
sergiliyorlar. Mevsimsel sıcaklık değişimleriyle birlikte, yaşamı
tehdit edebilecek ölçüdeki sıcaklıklardan korunabilmek ve gerekli
enerjiyi karşılayabilecek miktarda besin bulabilmek gibi sorunlar
ortaya çıkıyor. Çoğu canlı, bu güçlüklerin üstesinden gelebilmek
için son derece mantıklı bir yola başvuruyor: metabolizmalarını
düşürerek bir tür “uyku” haline giriyorlar ve enerji
gereksinimlerini en aza indiriyorlar.
Metabolizmanın son
derece yavaşlatıldığı, dolayısıyla vücut sıcaklığının düştüğü ve
kalp atım hızının azaldığı durgunluk dönemlerine “torpor” adı
veriliyor. Bazı hayvanlar, gün içinde de bu tarz periyodik durgunluk
dönemlerine girebiliyorlar (günlük torpor). Mevsimlik uykular olarak
bilinen kış uykusu (hibernasyon) ve yaz uykusu (estivasyon) ise,
birbirini belirli bir düzen içerisinde takip eden torpor
evrelerinden meydana geliyor. Her iki olayda da vücut sıcaklığı
değişimleri benzer bir modeli izliyor. Vücut sıcaklığı yavaş yavaş
düşüyor ve her torporda ulaşılan minimum vücut sıcaklığı daha da
azalıyor. Belirli aralıklarla, yuvaya depolanan besinleri yemek ve
boşaltım yapmak için kısa uyanışlar görülüyor. Bu uyanışları
yapabilmek için de vücut sıcaklığı yükseltiliyor. Kış mevsiminin
ortalarına geldikçe ara uyanışlar gittikçe seyreliyor, torporda
kalış süresi artıyor ve ilkbahar yaklaşmaya başladığında da torpor
süreleri kısalıyor ve hayvan daha uzun sürelerle uyanık kalıyor.
Gerçek hibernasyon görülen canlıların tamamında bu model geçerli.
Ayılarda görülen kış uykusuysa, birbirini takip eden torpor
döngülerinden oluşmadığı ve vücut sıcaklığı da çok az düştüğü için,
bu evrensel modele uymuyor ve gerçek bir hibernasyon olarak kabul
edilmiyor.
Vücut sıcaklığı
ortam sıcaklığına bağımlı olan (soğuk kanlı) hayvanlarda da evrensel
hibernasyon modeli görülmüyor. Ortam sıcaklığı çok yükseldiği ya da
çok düştüğünde, bu canlılar korunaklı yerlere girerek, durgun
(dormant) bir evreye çekiliyorlar. Kış boyunca bir çoğu, onlarcası
bir arada olmak üzere, belirli bölgelerde toplanarak kış uykusuna
giriyorlar ve bu sayede ısı kaybının çok fazla olmasını
engelliyorlar. Sucul hayvanlarsa, su içindeki korunaklı yerlere ya
da dip çamurunun içine saklanarak kış koşullarını atlatabiliyorlar.
Soğuk su oksijen bakımından daha zengin olduğu için, derileri ya da
solungaçları yardımıyla rahatlıkla solunum yapabiliyorlar.
Kurbağalardaysa tam anlamıyla bir “donma” gerçekleşiyor. Donma
etkisiyle vücut boşluklarında ve deri altında oluşan sıvı
kristalleri nedeniyle ölmelerini engelleyen şeyse, yaşamsal
organlarında çok yüksek oranda glikoz bulunması. Bu sayede,
metabolik olayları tamamen duran bir kurbağa, ortam sıcaklığı
yükseldiğinde “çözülerek”, hiçbir şey olmamış gibi normal yaşamına
geri dönebiliyor.

Hibernasyon için evrensel model. Hibernasyona giriş evresinde torpor
süreleri
daha kısa ve vücut sıcaklıklarında görülen düşüş daha azken,
toplam sürecin ortalarına doğru vücut sıcaklıkları 2°C’ye kadar
düşüş gösteriyor
ve torporda kalış süresi de uzuyor. Hibernasyondan çıkış,
başlangıçtakine benzer şekilde kısa süreli torporlar ve
her torporda artan vücut sıcaklıklarıyla karakterize.
Hibernasyon sürecini
yaşayan hayvanların uyku modelleri birbirinden farklılık gösteriyor.
İlk göze çarpan farklılık, torpor derinlikleri. Kural olarak, vücut
sıcaklığı ne kadar düşürülüyorsa, torpor da o kadar derin oluyor.
Çünkü ara uyanışa geçildiğinde, vücut sıcaklığının normal seviyeye
çıkarılması gerekiyor ve çok düşük sıcaklıklardan normal vücut
sıcaklığına erişmek de doğal olarak daha uzun sürüyor. Bu nedenle,
sincaplar ve diğer küçük kemirgenler çok daha derin torporlara
giriyorlar ve rahatsız etmeden elinize aldığınızda bile bundan
etkilenmiyorlar. Ancak, kış uykusundaki bir ayı, bu süre boyunca
vücut sıcaklığını çok az düşürdüğü için, inine girildiğinde kısa bir
süre içinde uyanabiliyor.
Bazı hayvanlarsa,
bütün kışı hibernasyonda geçirmek yerine, yalnızca çok soğuk
dönemlerde metabolizmalarını yavaşlatarak, enerji gereksinimlerini
vücutlarında depoladıkları yağlardan karşılamayı yeğliyorlar.
Sıcaklıklar çok az da olsa yükseldiğindeyse, yeniden dışarı
çıkıyorlar ve besin aramaya devam ediyorlar. Ancak, ne şekilde
olursa olsun, kışı yavaşlatılmış bir metabolizmayla geçirecek olan
hayvanların tamamında, besin azlığına karşı belirli hazırlıklar
yapılıyor. Bir kısmı ara uyanış dönemlerinde tüketebilecekleri
besinleri yuvalarına depolarken, bir kısmı da karbonhidratça zengin
besinlere ağırlık vererek vücutlarında bolca yağ topluyor. Kış
uykusuna yatan canlılar, normal beyaz yağ dokunun yanında,
insanlarda yalnızca bebeklik döneminde görülen kahverengi yağ doku
da oluşturuyorlar. Özellikle beyin ve kalp gibi yaşamsal organların
çevresinde oluşturulan bu özel yağ doku, kış uykusundan çıkış zamanı
geldiğinde, bu organların hızlı bir biçimde ısıtılmasını sağlıyor.
Bazı hayvanlar, ara uyanışları sırasında sınırlı olarak güneşten
gelen ısıyı da kullanabiliyorlar.
En iri cüsseli kış
uykucuları olarak bilinen ayılar, 5 ay ya da daha uzun bir süre
boyunca hiç uyanmadan, dolayısıyla da yemeden, içmeden, boşaltım
yapmadan ve de hareket etmeden kış uykusunda kalabiliyorlar. Enerji
kaynağı olarak yalnızca beyaz yağ dokuyu kullanmaları nedeniyle
vücut proteinlerini yıkmıyorlar ve bu sayede de vücutlarında üre
birikmiyor. Bu kadar uzun süre hareketsiz kalmalarına karşın kemik
ve kas erimesi gibi sorunlar yaşamamaları, tıp alanında çalışan
araştırmacılar için ilgi çekici.
Besin yelpazelerinde
çeşitli meyveler, hemen her türlü kabuklu yemiş, çiçekler, kökler,
yapraklar, hatta küçük kuşlar ve memeliler bile bulunan ayılar, yaz
aylarının sonlarına doğru karbonhidrat bakımından zengin besinlere
ağırlık vererek kilo almaya başlıyorlar. Sonbahar aylarının
gelmesiyle birlikte de, yapraklar, ince dallar ve benzeri bitkisel
maddeleri taşıdıkları yuvalarında, kış uykusunu geçirecekleri yeri
hazırlamaya başlıyorlar. Bu hazırlıklar tamamlandığında ayı da inine
giriyor ve metabolik etkinlikleri düşüyor. Kış uykusu boyunca, vücut
sıcaklıklarını 30-31 C derece civarında tutabilen ayıların aksine,
yer sincapları ve yedi uyurlar gibi küçük kemirgenlerde vücut
sıcaklığı 3-4 C dereceye kadar düşebiliyor. Bu nedenle bu sevimli
canlılar, ara uyanışlar yaparak vücut sıcaklıklarını yükseltmek,
depoladıkları besinleri yemek ve boşaltım yapmak zorundalar. Ayılar,
yüzey alanı/kütle oranlarının düşük oluşu sayesinde vücut
sıcaklıklarını çok daha rahat koruyabiliyorlar. Vücutlarını yüksek
sıcaklıklarda tutabilmeleri, tehlike anlarında kendilerini
korumalarına yetecek hızda uyanabilmelerini de sağlıyor.
Kutup ayılarındaysa,
yalnızca gebe olan dişiler kış uykusuna giriyorlar ve hatta kış
uykusu sırasında dünyaya gelen yavrularını emziriyorlar. Ancak,
kutup ayısının bir özelliği daha var: bütün bir kış boyunca
aralıksız uyuyan akrabalarının aksine, yalnızca ortamda besin az
olduğunda kış uykusuna girip, besin bollaştığında da kış uykusundan
kontrollü olarak çıkabilmek.
Biz de Kış Uykusuna
Girebilecek miyiz?
Fred Hutchinson
Kanser Araştırma Merkezi’nde yapılan çalışmada, Mark Roth ve çalışma
arkadaşları, hibernasyon davranışı olmayan bir memeliyi hibernasyona
sokmayı başardılar. Ortamdaki oksijen miktarı solunuma yetmeyecek
kadar az, ancak metabolik etkinliklerin devam edebileceği kadar
yüksek olduğunda, hücreler normal etkinliklerine devam etmek
istiyorlar ve kısa bir süre sonra yapısal ya da işlevsel hasara
uğruyorlar. Roth ve ekibiyse, oksijeni bir anda çok düşük seviyeye
çekerek, hücreler kendilerine zarar vermeden metabolik etkinliği
sıfıra indirdiler. Yüksek dozlarda ölümcül etki gösterebilen
hidrojen sülfit gazının etkisi altında, farelerin vücut sıcaklıkları
20 C kadar azaldı, solunum hızları dakikada 120’den 10’un altına
düştü ve 6 saatlik başarılı bir metabolik durgunluk sonrasında
oksijenle karşı karşıya bırakıldıklarında, hiçbir yan etki
görülmeksizin normale döndüler.
Kuzey Carolina
Üniversitesi araştırmacılarından Matthew Andrews de, hibernasyonun
başrol oyuncuları gibi görünen iki geni tanımlamayı başardı. PL ve
PDK-4 olarak adlandırılan bu genlerden ilki, karbonhidrat
metabolizmasını durdurarak, vücutta depolanan glikozun beyin ve
merkezi sinir sistemi tarafından kullanılmak üzere ayrılmasını
sağlıyor. Diğer gen de, depolanan yağ asitlerini yıkarak
kullanılabilir yağlara çevirebilen bir enzimin üretimini kontrol
ediyor. Araştırmacılar, bu iki genin insan vücudunda da benzer
şekilde davrandığını ortaya koydular. Örneğin, görevi glikozu
saklamak olan PDK-4 geni, bizim vücudumuzda uzun süreli açlık
halinde tetikleniyor. Şimdiyse, bu genetik süreci hangi
mekanizmaların başlatıyor olabileceği konusundaki araştırmalar devam
ediyor. Şüphelilerden biri, üretimi günlük güneş ışığı etkisi
altında olan melatonin. Ayrıca, hibernasyon süresince vücuttaki yağ
kaybından sorumlu genlerin tanımlanması durumunda, bu veriler kilo
sorunu yaşayan hastaların tedavisinde de kullanılabilecek.

Kalp krizi, felç ve
benzer travma hallerinde hasarlı dokunun iyileşmesi, bu dokulara
ulaşan oksijen miktarının yüksek olmasıyla doğru orantılı.
Dolayısıyla, vücudun toplam oksijen gereksiniminin azaltılması, bu
gibi durumlarda oksijenin doğrudan hasarlı dokuya ulaşmasını ve
iyileşme sürecinin de hızlanmasını sağlıyor. Bu nedenle, farelerde
görülen bu durum, söz konusu hastalıkların tedavisi için son derece
umut verici. Hibernasyon teknolojisinin kullanım alanlarından birisi
de organ nakli olacak. Nakil için bekletilen organlar, derin bir
“uykuya” sokularak, güvenli bir şekilde korunabilecek.
Bir diğer düşünce
de, uzun süreli uzay yolculuklarına gönderilecek insanların uzun
süreli torpora sokularak, yaşlanma etkilerinden ve bu yolculukların
fizyolojik stresinden uzak tutulabileceği. Avrupa Uzay Ajansı (ESA)
ve ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), şimdilerde bu konuda
hararetli çalışmalar yürütüyor. Geçtiğimiz yıl içerisinde yapılan
bir çalışma sonucunda hibernasyona girdiği keşfedilen ilk primat
olan Madagaskar tombul kuyruklu cüce lemuru (Cheirogaleus medius),
bu çalışmalara büyük umut ve hız kazandırdı.
Kim bilir, filmlerde
izlediğimiz bilim kurgu senaryolarının gerçek olması için, hayvanlar
belki de bize sandığımızdan çok daha fazla sır verebilir..
Böcekler kışın
nereye kayboluyor?
Böceklerin büyük bir
çoğunluğunda, kış aylarında “diyapoz” adı verilen bir durgunluk
dönemi görülüyor. Bu süreçte büyüme ve gelişme tamamen duraklıyor,
böceğin vücut sıcaklığı düşüyor, kalp atım ve solunum hızı da
yavaşlıyor. Başkalaşım geçiren bazı böceklerse, kış aylarını kurtçuk
şeklindeki larvalar ya da pupalar olarak geçirmeyi yeğliyorlar. Bazı
böcek türleri kışın başında yumurta bırakarak ölüyorlar ve
yumurtalar bir sonraki ilkbaharda açılıyor. Bazı küçük böcekler,
bakteriler ya da cıvık mantarlar da, kış mevsimini bitkilerin
belirli bölgelerinde oluşturdukları “gal” adı verilen koruyucu
yapılar içinde geçiriyorlar.
Yazın Uyuyanlar...
Yalnızca kışın
değil, yazın da durgunluğa çekilen canlılar var. Amaç yine aynı:
besin azlığında enerjiyi tutumlu kullanabilmek. Özellikle uzun ve
kurak mevsimlerin yaşandığı tropik bölgelerde yaşayan bazı
hayvanlar, “estivasyon” olarak bilinen yaz uykusuna giriyorlar.
Estivasyonun seyri, hibernasyon ile büyük benzerlik gösteriyor.
Ancak, hayvanın uyku sürecinde ulaştığı en düşük vücut sıcaklığı,
metabolizma hızı ve torpor evrelerinin süreleri, kış uykusundan
biraz daha farklı. İki kurbağa türüyse (Ceratophrys ornata ve
Pyxicephalus adspersus), bu uyku hali sırasında su kaybını en aza
indirebilmek için oldukça ilginç bir değişim geçiriyorlar. Kurak
mevsimin başlamasıyla birlikte kendilerini toprağa gömen bu
kurbağalar, derilerinin bir kısmını dökerek, burun delikleri dışında
tüm vücutlarını saran bir koza oluşturuyorlar ve yaz mevsimini,
yalnızca nefes alıp verebilen birer mumya halinde geçiriyorlar. Hem
yazın hem de kışın torpora giren hayvanlar da var. Ülkemizde de
yayılış gösteren yedi uyurların Avrupa’da yaşayan populasyonlarıyla
yapılan bir çalışma, bu türün yıl içinde farklı zaman aralıklarında
günlük torpor, hibernasyon ve estivasyona girdiğini gösteriyor.
Ülkemizde Yapılan
Çalışmalar
|

Foto: Hakan Gür |
Hacettepe
Üniversitesi Biyoloji Bölümü araştırma görevlilerinden H.
Mutlu Kart Gür, 1998 yılından beri hibernasyon ekolojisi ve
memelilerde termoregülasyon (ısıl düzenleme) konularında
çalışıyor.
Yüksek lisans tezini de hibernasyon konusunda
hazırlayan Gür, 2002-2003 yılları arasında Almanya’da DAAD
bursiyeri olarak Phillips Üniversitesi Hayvan Fizyolojisi
bölümünde, Sibirya hamsterinde çevresel sıcaklığın günlük
torpor üzerine etkisi konusunda doktora öncesi çalışmasını
tamamladı. |
Şu anda üzerinde
çalıştığı projede de, ülkemizde ilk kez veri kaydediciler yardımıyla
hibernasyon boyunca değişen vücut sıcaklığının modelini çıkarmayı
başaran Gür, konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Neden yalnızca bazı
memeli türleri hibernasyona giriyor?
Endotermik hayvanlar
sahip oldukları enerjinin büyük bir kısmını, vücut sıcaklıklarını
belirli sınırlar içinde sabit tutmak için harcar. Hibernasyona giren
memeli hayvanlar, vücut sıcaklığını ve buna paralel olarak
metabolizmayı azaltarak, sahip oldukları enerjiyi korumaya çalışır.
Hibernasyona girmeyen memelilerin ısı kaybını dengelemek üzere
geliştirdiği başka stratejiler vardır. Yüzey alanı/hacim oranı,
büyük vücutlu memelilerde küçük memelilerinkinden daha düşük olduğu
için büyük memeliler düşük sıcaklıkları daha rahat tolere ederler.
Diğer taraftan, büyük memeliler yağlanma, post kalınlığını ve veya
yoğunluğunu artırma ile izolasyonunu artırabilir. Arktik tilki
metabolizmasını arttırmaksızın - 40oC’ye kadar hayatta
kalabilir.
Hibernasyona
girmeyen küçük memeliler, yağlanma ve post kalınlığındaki artışı,
çok etkin şekilde kullanamazlar. Bazal metabolizmayı attırarak,
dolayısıyla daha fazla ısı üretmek yoluyla vücutlarından ısı kaybını
dengeleyebilirler. Ancak, metabolizmadaki artış devamlı şekilde
enerji girdisi gerektirir. Diyetleri buna olanak tanıyan hayvanlar
mesela sivri burunlu fareler kış aylarında bazal metabolizmayı
arttırabilirler. Kış koşullarına uyumda en etkin kullanılan ısı
üretim şekillerinden biri titremeye bağlı olmayan ısı üretimidir. Bu
ısı üretiminin yeri kahverengi yağ dokudur. Bu dokuda bulunan
termogenin adlı protein, oksidasyon enerjisinin ATP şeklinde
depolanmadan ısı şeklinde açığa çıkmasını sağlar.
Hayvanların
fizyolojileri dışında bazı davranışsal özellikleri de yine vücuttan
ısı kaybını önlemeye veya azaltmaya yöneliktir. Kış aylarında
yaşanan enerji krizi, besin kaynaklarını değerli hale getirdiği için
bazı hayvanlarda kış teritoryalitesi görülebilir. Uygun termal
özellikteki beslenme alanlarının seçimi, ısı kaybını azaltan
davranışlardan biridir. Mesela, orman sivri burunlu faresi yaprak
tabakası altındaki toprak katmanını beslenme alanı olarak kullanır.
Detaylı yuva yapımı, bir araya kümelenme davranışları da yine vücut
sıcaklığını korumaya yönelik davranışlardır. Paradoks gibi
görünmekle birlikte bazı hayvanlar vücut ağırlığını azaltarak
toplamda ihtiyaç duyduğu enerji miktarını azaltır.
Benim yurt dışında
üzerinde çalıştığım Sibirya hamsterleri (Phodopus sungorus) belli
bir süre kısa gün koşullarına maruz kalmanın ardından vücut
ağırlığını azaltır. Yine gün ışığı bilgisiyle kahverengi yağ dokunun
termojenik kapasitesini, diğer bir deyişle titremeye bağlı olmayan
ısı üretim kapasitesini arttırır.
Hibernasyondan
aniden çıkan bir hayvanda, ne gibi fizyolojik değişimler gözleniyor?
Gerçek
hibernatörlerde, derin uyku halinde vücut sıcaklığı 3-4 C’ye kadar
düşebiliyor. Ara uyanışlar ve son uyanış sırasında vücut
sıcaklığının bu düşük düzeyden eski yüksek seviyesine (36-37oC)
ulaştırılması belirli bir zaman alıyor. Vücut büyüklüğü ve çevresel
sıcaklık hayvanın ne kadar zamanda ısınacağını belirleyen faktörler
arasında. Anadolu yer sincabı için konuşacak olursak, ara uyanış
sırasında ilk önce vücudunun osilasyonlar yaptığını görürsünüz.
Uyarılan kahverengi yağ dokudan açığa çıkan ısı ile vücut belirli
bir düzeye kadar ısıtılır. Daha sonra hayvan titremeye başlar. Kalp
atımları ve solunum hızı yükselir. Bu süre zarfında elinize
alırsanız, vücut sıcaklığı düşük olmasına rağmen, strese bağlı idrar
yapma gözleyebilirsiniz. Ancak, sizi ısırabilecek kadar kendinde
değildir. Ara uyanışı tamamladığında vücut sıcaklığı, metabolizması,
kalp atım hızı, solunum hızı eski normal düzeyine yükselmiştir.
Aktiftir, ancak kafesin bir köşesine kıvrılarak uykuya geçer. Zaten
uykudan çıkmamış mıydı diyebilirsiniz. Ancak hibernasyondaki
memelilerden alınan EEG kayıtları, bu hayvanların uyumadığını,
aksine uykusuzluk çektiğini göstermektedir. Zaten enerji maliyeti
yüksek ara uyanışların uyumsal değerini açıklamak için ileri sürülen
hipotezlerden biri de uyku açlığının giderilmesi için hayvanların
ara uyanışlar yaptığıdır. Yani dilimize ‘’kış uykusu’’ olarak geçen
hibernasyon, sanıldığının aksine bir uyku dönemi değildir.

Foto: Hakan Gür
Hibernasyondaki bir
hayvan, her ara uyanışta enerji depolarının bir bölümünü tüketir.
Hibernasyondan başarılı şekilde çıkabilmek için de, bu enerji
deposunu idareli şekilde kullanmak zorundadır. Bu nedenle,
hibernasyondaki bir hayvanı uyandırmaya çalışmak, ya da uyanmasına
neden olacak bir rahatsızlık vermek son derece risklidir.
Bir hayvanın
hibernasyondayken donarak ölmesi mümkün mü?
Endotermik
hayvanların beyinlerinde vücut sıcaklığının kontrolünden sorumlu
olan (termoregülatör) merkezler bulunuyor ve bu merkezler
hibernasyon süresince aktif kalıyor. Toprak sıcaklığında tehlikeli
bir düşüş söz konusu olduğunda, bu merkezler hemen bir alarm cevabı
oluşturarak hayvanın ya vücut sıcaklığını bir miktar yükseltmesine
ya da tamamen torpordan çıkmasına neden oluyor. Bazı durumlarda
hayvanın kış uykusu için biriktirdiği yağ rezervleri yetersiz
kalıyor. Bu durumda kış uykusunu sonlandıramadan ölebiliyor.
Hibernasyon
çalışmalarında karşılaşılan zorluklar neler?
Kontrollü
hibernasyon çalışmalarının yürütülmesi için, öncelikle uygun ve
kontrollü koşullara sahip bir mekan gerekli. Deney hayvanları için
hazırlanan normal laboratuvarlarda bu çalışmaları yürütmeniz mümkün
değil. Çünkü kış boyunca 4-5 C sıcaklıkta, sürekli karanlık veya
kısa gün koşullarında tutmanız gerekiyor. Bu mekan, ayak altı, sık
sık insanların girip çıktığı bir yerde olmamalı. Mutlaka gürültüden
uzak olmalı. Gürültülü ortamlarda, kış uykusunun ritimselliği
bozulur, hayvanlar gereğinden fazla (indüklenmiş) yüksek enerji
maliyetli ara uyanışlar yaparlar. Bu durum, hayvanların enerji
depolarını boş yere kullanmasına ve kışı geçiremeden ölmelerine
neden olabilir.
Arazi çalışmalarında
izlenmesi gereken ilkeler ya da uyulması gereken yazılı kurallar
neler?
Her ülkenin, kendine
göre hazırladığı ve araştırmacıları yönlendiren rehber kitapları ya
da yayınları bulunuyor. Bu yayınlar, tüm dünyada kabul gören
düzenlemeleri içeriyor. Hibernasyonla ilgili arazi çalışmalarında
izlenecek kurallar, genel olarak omurgalı hayvanlarla çalışmak için
belirlenen kuralları kapsıyor.
Biz kendi
çalışmalarımızda, benim de üyesi olduğum ASM’nin bir yayınını
kullandık. Bu yayın, hayvanların nasıl tutulması, nasıl
markalanması, bir yerden başka bir yere ne şekilde taşınması,
laboratuvarda hangi koşullarda tutulması gerektiği de dahil olmak
üzere bir çok konuda bilgi içeriyor. Bu bilgilere ek olarak,
araştırmacının çalışacağı türü çok iyi tanıması ve kendi deneyimleri
doğrultusunda belirli kurallar oluşturması gerekiyor. Yapılan
çalışmalarda izlenen yol, bir bilimsel yayında açıklanmadığı sürece
herhangi bir yetkili tarafından kontrol edilmiyor. Ancak, her
araştırmacı, alacağı kararlarda hayvan etiğini göz önünde
bulundurmalı. Çünkü çalışma ne boyutta olursa olsun, onların
yaşamlarına müdahale etmiş oluyoruz. Bunu da, onlar için en az stres
verici şekilde yapmamız gerekiyor.
Yazı
:
Deniz Candaş
Fotograf: Hakan Gür
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 452 Temmuz-2005
Deniz Candaş ve
Hakan Gür'e teşekkürlerimizle
Denizce

|
|