e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın

Umberto Eco - Jean-Claude Carriere    

 

 

ÖNSÖZ

Kitap, artık çıkmış olduğumuzu zannettiğimiz karanlıkları bize unutturduğu farz edilen kendimizle ilgili ilerlemelerin simgesi midir ille de? Kitapların bize sözünü ettikleri şey tam olarak nedir?

Kitaplar ve derhal simgesi haline geldikleri ifade özgürlüğü, onların kullanımını ve dağıtımını denetlemeye, bazen de ebediyen onlara el koymaya meraklı onca sansürcüyü yaratmış sanki.

Şu halde kitap üretimi tarihi, daima yeni baştan başlanan hakiki bir bibliyokost[1] tarihinden ayrılamaz. Sansür, cahillik, ahmaklık, Engizisyon, kitap yakma, ihmal, dalgınlık, yangın; bunların her biri kitapların yolunun üstüne, kimi zaman önüne geçilemeyen engeller olarak çıkacaklardı böylelikle. Yani tüm arşivleme ve muhafaza çabaları İlahi Komedya’ların ebediyen bilinmez kalmasını asla engellemeyecekti.

Kitap üzerine ve tüm o yıkıcı hamlelere rağmen bizlere ulaşan kitaplar üzerine yapılan bu değerlendirmelerden, iki fikir çıkıyor; Paris’te Jean-Claude Carriere’in konutunda ve Monte Cerignone’de Umberto Eco’nun evinde yürütülen bu dereden tepeden söyleşiler işte bu iki fikrin etrafında şekillendi. Kültür dediğimiz şey gerçekte uzun bir ayıklama ve eleme sürecidir.

Eski Yunan’ın en büyük üç trajedi şairi olarak gördüğümüz Euripides’i, Sophokles’i, Aiskhylos’u hala okuyoruz. Ne var ki Aristoteles, Poetika’sında, trajediye hasrettiği eserinde, trajedinin en ünlü temsilcilerini sayarken bu üç isimden hiçbirini zikretmiyor.

Kültürün, tam da, her şey unutulduğunda geride kalan şey olduğunu her zamankinden daha iyi kavrıyoruz.

“İnsan kendine özgü bir şekilde olağandışı bir yaratıktır,” diye açıklıyor Umberto Eco.

“Ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı vs. Fakat aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten vs. bir türlü vazgeçmedi. Terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır. Dolayısıyla, aptallıktan bahsetmeye karar vermekle, bu yarı-dahi yarı-ahmak yaratığa saygılarımızı sunuyoruz bir anlamda.”

Hata ile aptallık arasında bir çeşit akrabalık, hatta yüzyıllardır hiçbir şeyin bozacak güçte görünmediği gizli bir suç ortaklığı olduğu ortaya konabilir şüphesiz.

Yazıların dünya çapında dijitalleşmesinin ve yeni elektronik okuma gereçlerinin benimsenmesinin temsil ettiği meydan okuma karşısında, kitabın bahtına ve bahtsızlığına değinmek, ilan edilen değişimleri göreceleştirmeyi sağlıyor. Gutenberg galaksisine mütebessim bir saygı duruşu olan bu söyleşiler, tüm okurları ve kitap denen nesnenin sevdalılarını mutlu edecek. E-kitapları olanlarda nostalji uyandırması da mümkün.

Jean-Philippe de Tonnac    

Kitap Ölmeyecek

Jean-Claude Carriere: 2008’deki son Davos zirvesinde, önümüzdeki on beş yıl içinde insanlığı altüst edecek olaylar konusunda fikri sorulan bir fütürolog, yalnızca belli başlı dört olayı aklımızda tutmamızı önerdi; ona göre bunların olacağı kesindi.

 

  1. Birincisi, petrolün varili 500 dolar olacak.

  2. İkincisi suyla ilgili; tıpkı petrol gibi suyun da ticari bir alışveriş ürünü olması kaçınılmaz. Borsada su rayicini göreceğiz.

  3. Üçüncü kehanet Afrika’ya ilişkin, önümüzdeki onyıllarda kesinlikle ekonomik bir güç haline gelecek, hepimizin dileği bu tabii.

  4. Bu profesyonel kahine göre dördüncü olay, kitabın ortadan kalkacağı.

Umberto Eco: Kitap, internetin ortaya çıkması yüzünden ortadan kalkacak mıdır?

Kimse bunun farkında değil, çünkü birincisi, daha önce yayımlanmış olan bir metin hiç yayımlanmamış gibidir; ikincisi, kamuoyunda (yahut da en azından gazetecilerde) kitabın ortadan kalkacağına dair hep aynı sabit fikir var (yahut da o gazeteciler okurlarının bu sabit fikre sahip olduklarını düşünüyorlar) ve herkes bıkıp usanmadan aynı soruyu dile getiriyor.

Biz görüntü uygarlığına girdiğimizi zannetmiş olsak da, bilgisayar bizi gerisin geri Gutenberg galaksisinin içine soktu ve herkes okumak mecburiyetinde artık.

Bir roman okumak için bilgisayar başında iki saat geçirin, gözleriniz tenis topu gibi olur. Kaldı ki bilgisayar elektriğin olmasına bağlı ve banyo küvetinde okuyamazsınız, yatakta yan yatarken de.

Kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.

J.-C.C.: Görünüşe göre e-kitabın son versiyonları, onu basılı kitabın doğrudan rakibi haline getirdi artık. “Reader” modelinde daha şimdiden 160 kitap var.

U.E: Fakat internet denen müthiş icadın da gelecekte ortadan kaybolacağını aynı şekilde düşünebiliriz.

J.-C.C.: Okuma ve yazmaya hiç günümüzdeki kadar ihtiyacımız olmamıştı. Yazmayı ve okumayı bilmiyorsak bilgisayar kullanamayız.

Okumayı öğrenmek giderek daha zor oluyor. Bilgisayarlarımız söylediklerimizi doğrudan yazıya dökebilselerdi sözel olana bir geri dönüş yaşardık. Fakat bu da, ortaya başka bir soru çıkarıyor: İnsan okumayı da yazmayı da bilmiyorsa kendini doğru bir şekilde ifade edebilir mi?

Kalıcı Veri Depolama Ortamlarından Daha Geçicisi Yoktur

J.-C.C.: DVD ortaya çıktığında, biriktirme ve görüntü paylaşma sorunlarımızı hepten halledecek ideal çözümün nihayet elimizde olduğunu düşünmüştük.

Şimdi bize çok küçültülmüş bir formata sahip, yeni okuma aygıtları satın almayı gerektiren ve e-kitapta olduğu gibi, hatırı sayılır sayıda film içerebilecek CD’ler çıktığını duyuruyorlar. Bizim o canım eski DVD’ler de ıskartaya çıkacak yani, onları seyretmemizi sağlayan eski aygıtları elimizde tutmazsak eğer.

Kaldı ki günümüzün eğilimlerinden biri bu: teknolojinin modasını geçirmeye uğraştıklarını toplamak. Dostlarımdan biri, Belçikalı bir sinemacı, mahzeninde on sekiz adet bilgisayar muhafaza ediyor, sırf eski çalışmalarına bakabilmek için. Diyeceğim şu ki, kalıcı veri depolama ortamlarından daha geçici bir şey yok. Çağdaş veri depolama ortamlarının dayanıksızlığına ilişkin bir nakarat haline gelen bu alışıldık düşünceler, sizinle benim gibi iki incunabula meraklısını hafifçe gülümsetebilir, öyle değil mi? XV. Yüzyılın sonunda Paris’te Latince basılmış şu küçük kitabı, kütüphanemden sizin için indirdim. Bakın. Bu incunabula’yı açtığımızda, son sayfasında, Fransızca basılmış şu sözleri okuyabiliriz: “Roma’da kullanılmaya yönelik işbu dua kitabı, bin dört yüz doksan sekiz yılı eylül’ünün yirmi yedinci günü, Paris’te Neuve-Notre-Dame Sokağı’nda ikamet eden kitapçı Jean Poitevin için tamamlandı.” Bazı kelimelerin imlası farklı, yılı belirtmekte kullanılan tarih atma sisteminden vazgeçilmiş, ama hala kolayca çözebiliyoruz. Yani beş yüz yıl önce basılmış bir metni okuyabiliyoruz hala.

Ama topu topu birkaç yıllık bir elektronik kaseti veya bir CD-ROM’u artık okuyamıyor, seyredemiyoruz. Eski bilgisayarlarımızı mahzenlerimizde muhafaza etmedikçe.

U.E.: Bir noktaya kadar. Kitap koleksiyonu yapma fikri çok eskidir.

Romalılar daha o zamandan tomarlara sahip olmak ve koleksiyonunu yapmak isterlermiş. Kitapları kaybettiysek, başka sebeplerden kaybettik. Dini sansür sebebiyle yok edildiler yahut da kütüphaneler ilk fırsatta yanmaya meyilli oldukları için yok oldular, tıpkı katedraller gibi, çünkü her ikisi de büyük ölçüde ahşaptan inşa edilmişti. Ortaçağda yanan bir katedral ya da bir kütüphane, Büyük Okyanusta düşen bir uçağın gösterildiği bir savaş filmi gibidir az çok. Normal bir şeydi.

Fakat kitapların yanma sebepleri aynı zamanda, sizi kitapları emin bir yere koymaya, yani onların koleksiyonunu yapmaya iten sebeplerdi. Keşişlik kurumunun temeli budur. Muhtemelen, barbarların defalarca Roma’ya gelişi ve çekip gitmeden önce şehri ateşe verme alışkanlıkları yüzünden, kitapları yerleştirecek güvenli bir yer bulmak akıl edildi. Bir manastırdan daha güvenli neresi olabilir? Bunun üzerine, bazı kitaplar hafızanın üzerine çöken tehditlerin ulaşamayacağı bir yere konmaya başlandı. Fakat aynı zamanda, tabiatıyla, bazı kitapları kurtarmayı, bazılarınıysa kurtarmamayı seçerek bir eleme yapılmaya başlandı.

J.-C.C.: Her halükarda, XX. Yüzyılın görsel ve işitsel hafızası devasa bir elektrik kesintisi sırasında ya da başka herhangi bir şekilde silinirse, kitap hala ve daima bizimle olacak. Bir çocuğa okumayı öğretmenin yolunu daima bulacağız. Kaybolan kültür, tehlikede olan hafıza düşüncesi, biliyoruz ki eski. Yazılan şeyin kendisi kadar eski şüphesiz. Size başka bir örnek vereyim, bu seferki İran tarihinden. Pers kültürünün merkezlerinden birinin bugünkü Afganistan olduğunu biliriz. XI. ve XII. Yüzyıldan itibaren Moğol tehdidi belirgin bir nitelik kazandığında-Moğollar geçtikleri her yeri yakıp yıkıyorlardı-Belh’teki düşünürler ve sanatçılar, aralarında gelecekteki Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası da varmış, en değerli elyazmalarını yanlarına alarak şehirden ayrılmışlar. Batıya, Türkiye’ye doğru gitmişler. Rumi, pek çok İranlı sürgün gibi, ölünceye kadar Anadolu’da Konya’da yaşayacaktı. Anlatılan bir hikayeye göre, bu kaçanlardan biri, sürgün yolunda sefil ve perişan bir haldeyken, yanına aldığı değerli kitapları yastık olarak kullanmış. Bugün ufak bir servet edecek olan kitapları. Tahran’da, bir kitap meraklısının evinde, resimli eski bir elyazması koleksiyonu gördüm. Harikaydı. Demek ki, bütün büyük uygarlıklar aynı soruyla karşı karşıya kalmış: Tehdit altındaki bir kültüre ne yapılır? Nasıl kurtarılır? Ve hangi biri kurtarılır?

 

Tavuklar Yolun Karşısına Geçmemeyi Bir Asırda Öğrendi

U.E.: Tekniğin yenilenme hızı, gerçekten de zihinsel alışkanlıklarımızı devamlı yeniden düzenleme konusunda bizi dayanılmaz bir ritme zorluyor. Her iki yılda bir bilgisayar değiştirmek gerek, bu cihazlar tam da bu şekilde tasarlandı çünkü: Belli bir süre sonra kullanılmaz hale gelmek için; tamir etmek, yerine yenisini koymaktan daha pahalıya geliyor.

Tavukların yolun karşısına geçmemeyi öğrenmesi bir asır sürdü. Bu tür, yeni trafik kurallarına uyum sağladı sonunda. Fakat bizim böyle bir vaktimiz yok.

J.-C.C.: Kendimizle, hafızamızı kalıcı olarak nasıl depolayacağını bilmeyen toplumlarımızla alay ederek kalıcı veri depolama ortamlarından bahsettik. Ancak bana öyle geliyor ki kalıcı kehanetlere de aynı ölçüde ihtiyacımız var. Yaklaşan mali krize gözlerini ve kulaklarını kapayıp bir varil petrolün fiyatının 500 dolar olacağını duyuran şu Davos’taki fütürolog, neden haklı olsun? Görülmeyeni, bilinmeyeni sezme yetisini nereden alıyor? Kahin diploması mı var? Petrolün varili 150 dolara çıktı, sonra hiçbir mantıklı açıklaması olmaksızın tekrar 50 doların altına düştüğünü gördük. Belki gene yükselecek veya daha da düşecektir. Bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz. Gelecek bir meslek değildir.

Kimin sözüydü, şimdi hatırlamıyorum: “Gelecek gelecek ise, daima beklenmediktir.” Geleceğin önemli niteliği, her daim şaşırtıcı olmasıdır. XX. Yüzyılın başından ellili yılların sonuna kadar uzanan büyük bilimkurgu edebiyatında, yaşantımızda son derece önemli bir yer tutan plastik malzemesini tek bir yazarın bile hayal etmeyişi beni hep çok şaşırtmıştır. Kurguyu veya geleceği, bildiklerimizden hareketle tasarlarız daima. Fakat gelecek, bilinenden yola çıkmaz. Buna binlerce örnek verilebilir.

U.E.: Şimdiki zamanın, dediğiniz gibi ortadan yok olması, eskiden otuz yıl süren modaların bugün otuz gün sürmesinden kaynaklanmıyor yalnızca. Bu, üzerinde konuşmakta olduğumuz nesnelerin geçersizleşmesi sorunu da. Ömrünüzün birkaç ayını bisiklet öğrenmeye ayırırdınız, bunu dağarcığınıza bir kere attınız mı geçerliliğini ömür boyu korurdu. Şimdiyse yeni bir bilişim programını anlamak için iki haftanızı ayırıyorsunuz ve bu programa aşağı yukarı hakim olduğunuzda bir yenisi satışa sunuluyor, dayatılıyor. Demek ki, kaybolan bir ortak hafıza sorunu değil bu. Bana göre, şimdiki zamanın oynaklığı sorunu daha ziyade. Dingin bir şimdiki zamanı yaşamıyoruz artık, devamlı geleceğe hazırlanma gayreti içindeyiz.

Uzun bir öğrenme evresini noktalayan o son sınava hazırlanırdık eskiden: İtalya’da olgunluk sınavı, Almanya’da Abitur, Fransa’da bakalorya. Bu sınavdan sonra, kimse öğrenmeye mecbur tutulmazdı, üniversiteye giden seçkinler dışında. Dünya değişmezdi. Bilgilerinizi ölünceye kadar kullanabilirdiniz, hatta çocuklarınız ölünceye kadar. On sekiz yirmi yaşlarında, insanlar öğrenmekten emekli olurdu. Günümüzde bir şirket çalışanı bildiklerini devamlı güncelleştirmek zorunda, yoksa işini kaybeder. Öğrenim dönemi sonundaki o büyük sınavların simgelediği geçiş töreninin hiçbir anlamı kalmadı artık.

 

[1] Bibliyo (kitap) ve Holokost (soykırım) kelimelerinden: Kitap kıyımı. (Ç.N.)

 

 

Halit Yıldırım'a teşekkürlerimizle

Denizce

05.10.2010