|
ÖNSÖZ
Kitap, artık çıkmış olduğumuzu
zannettiğimiz karanlıkları bize unutturduğu farz edilen
kendimizle ilgili ilerlemelerin simgesi midir ille de?
Kitapların bize sözünü ettikleri şey tam olarak nedir?
Kitaplar ve derhal simgesi
haline geldikleri ifade özgürlüğü, onların kullanımını ve
dağıtımını denetlemeye, bazen de ebediyen onlara el koymaya
meraklı onca sansürcüyü yaratmış sanki.
Şu halde kitap üretimi tarihi,
daima yeni baştan başlanan hakiki bir bibliyokost tarihinden ayrılamaz. Sansür,
cahillik, ahmaklık, Engizisyon, kitap yakma, ihmal, dalgınlık,
yangın; bunların her biri kitapların yolunun üstüne, kimi zaman
önüne geçilemeyen engeller olarak çıkacaklardı böylelikle. Yani
tüm arşivleme ve muhafaza çabaları İlahi Komedya’ların ebediyen
bilinmez kalmasını asla engellemeyecekti.
Kitap üzerine ve tüm o yıkıcı
hamlelere rağmen bizlere ulaşan kitaplar üzerine yapılan bu
değerlendirmelerden, iki fikir çıkıyor; Paris’te Jean-Claude
Carriere’in konutunda ve Monte Cerignone’de Umberto Eco’nun
evinde yürütülen bu dereden tepeden söyleşiler işte bu iki
fikrin etrafında şekillendi. Kültür dediğimiz şey gerçekte uzun
bir ayıklama ve eleme sürecidir.
Eski Yunan’ın en büyük üç
trajedi şairi olarak gördüğümüz Euripides’i, Sophokles’i,
Aiskhylos’u hala okuyoruz. Ne var ki Aristoteles, Poetika’sında,
trajediye hasrettiği eserinde, trajedinin en ünlü temsilcilerini
sayarken bu üç isimden hiçbirini zikretmiyor.
Kültürün, tam da, her şey
unutulduğunda geride kalan şey olduğunu her zamankinden daha iyi
kavrıyoruz.
“İnsan kendine özgü bir şekilde olağandışı bir yaratıktır,”
diye açıklıyor Umberto Eco.
“Ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya
çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı vs. Fakat
aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten,
çevresini yok etmekten vs. bir türlü vazgeçmedi. Terazinin bir
kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı
salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır.
Dolayısıyla, aptallıktan bahsetmeye karar vermekle, bu yarı-dahi
yarı-ahmak yaratığa saygılarımızı sunuyoruz bir anlamda.”
Hata ile aptallık arasında bir
çeşit akrabalık, hatta yüzyıllardır hiçbir şeyin bozacak güçte
görünmediği gizli bir suç ortaklığı olduğu ortaya konabilir
şüphesiz.
Yazıların dünya çapında
dijitalleşmesinin ve yeni elektronik okuma gereçlerinin
benimsenmesinin temsil ettiği meydan okuma karşısında, kitabın
bahtına ve bahtsızlığına değinmek, ilan edilen değişimleri
göreceleştirmeyi sağlıyor. Gutenberg galaksisine mütebessim bir
saygı duruşu olan bu söyleşiler, tüm okurları ve kitap denen
nesnenin sevdalılarını mutlu edecek. E-kitapları olanlarda
nostalji uyandırması da mümkün.
Jean-Philippe de Tonnac
Kitap Ölmeyecek
Jean-Claude Carriere:
2008’deki son Davos zirvesinde, önümüzdeki on beş yıl içinde
insanlığı altüst edecek olaylar konusunda fikri sorulan bir
fütürolog, yalnızca belli başlı dört olayı aklımızda tutmamızı
önerdi; ona göre bunların olacağı kesindi.
-
Birincisi,
petrolün varili 500 dolar olacak.
-
İkincisi
suyla ilgili; tıpkı petrol gibi suyun da ticari bir
alışveriş ürünü olması kaçınılmaz. Borsada su rayicini
göreceğiz.
-
Üçüncü kehanet Afrika’ya ilişkin, önümüzdeki onyıllarda kesinlikle
ekonomik bir güç haline gelecek, hepimizin dileği bu tabii.
-
Bu profesyonel kahine göre dördüncü olay,
kitabın ortadan kalkacağı.
Umberto Eco:
Kitap, internetin ortaya çıkması yüzünden ortadan kalkacak
mıdır?
Kimse bunun farkında değil,
çünkü birincisi, daha önce yayımlanmış olan bir metin hiç
yayımlanmamış gibidir; ikincisi, kamuoyunda (yahut da en azından
gazetecilerde) kitabın ortadan kalkacağına dair hep aynı sabit
fikir var (yahut da o gazeteciler okurlarının bu sabit fikre
sahip olduklarını düşünüyorlar) ve herkes bıkıp usanmadan aynı
soruyu dile getiriyor.
Biz görüntü uygarlığına
girdiğimizi zannetmiş olsak da, bilgisayar bizi gerisin geri
Gutenberg galaksisinin içine soktu ve herkes okumak
mecburiyetinde artık.
Bir roman okumak için
bilgisayar başında iki saat geçirin, gözleriniz tenis topu gibi
olur. Kaldı ki bilgisayar elektriğin olmasına bağlı ve banyo
küvetinde okuyamazsınız, yatakta yan yatarken de.
Kitap tıpkı kaşık, çekiç,
tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha
iyisini yapamazsınız.
J.-C.C.:
Görünüşe göre e-kitabın son versiyonları, onu basılı kitabın
doğrudan rakibi haline getirdi artık. “Reader” modelinde daha
şimdiden 160 kitap var.
U.E:
Fakat internet denen müthiş icadın da gelecekte ortadan
kaybolacağını aynı şekilde düşünebiliriz.
J.-C.C.:
Okuma ve yazmaya hiç günümüzdeki kadar ihtiyacımız olmamıştı.
Yazmayı ve okumayı bilmiyorsak bilgisayar kullanamayız.
Okumayı öğrenmek giderek daha
zor oluyor. Bilgisayarlarımız söylediklerimizi doğrudan yazıya
dökebilselerdi sözel olana bir geri dönüş yaşardık. Fakat bu da,
ortaya başka bir soru çıkarıyor: İnsan okumayı da yazmayı da
bilmiyorsa kendini doğru bir şekilde ifade edebilir mi?
Kalıcı Veri Depolama Ortamlarından Daha Geçicisi Yoktur
J.-C.C.:
DVD ortaya çıktığında, biriktirme ve görüntü paylaşma
sorunlarımızı hepten halledecek ideal çözümün nihayet elimizde
olduğunu düşünmüştük.
Şimdi bize çok küçültülmüş bir
formata sahip, yeni okuma aygıtları satın almayı gerektiren ve
e-kitapta olduğu gibi, hatırı sayılır sayıda film içerebilecek
CD’ler çıktığını duyuruyorlar. Bizim o canım eski DVD’ler de
ıskartaya çıkacak yani, onları seyretmemizi sağlayan eski
aygıtları elimizde tutmazsak eğer.
Kaldı ki günümüzün
eğilimlerinden biri bu: teknolojinin modasını geçirmeye
uğraştıklarını toplamak. Dostlarımdan biri, Belçikalı bir
sinemacı, mahzeninde on sekiz adet bilgisayar muhafaza ediyor,
sırf eski çalışmalarına bakabilmek için. Diyeceğim şu ki, kalıcı
veri depolama ortamlarından daha geçici bir şey yok. Çağdaş veri
depolama ortamlarının dayanıksızlığına ilişkin bir nakarat
haline gelen bu alışıldık düşünceler, sizinle benim gibi iki
incunabula meraklısını hafifçe gülümsetebilir, öyle değil mi? XV.
Yüzyılın sonunda Paris’te Latince basılmış şu küçük kitabı,
kütüphanemden sizin için indirdim. Bakın. Bu incunabula’yı
açtığımızda, son sayfasında, Fransızca basılmış şu sözleri
okuyabiliriz: “Roma’da kullanılmaya yönelik işbu dua kitabı, bin
dört yüz doksan sekiz yılı eylül’ünün yirmi yedinci günü,
Paris’te Neuve-Notre-Dame Sokağı’nda ikamet eden kitapçı Jean
Poitevin için tamamlandı.” Bazı kelimelerin imlası farklı, yılı
belirtmekte kullanılan tarih atma sisteminden vazgeçilmiş, ama
hala kolayca çözebiliyoruz. Yani beş yüz yıl önce basılmış bir
metni okuyabiliyoruz hala.
Ama topu topu birkaç yıllık
bir elektronik kaseti veya bir CD-ROM’u artık okuyamıyor,
seyredemiyoruz. Eski bilgisayarlarımızı mahzenlerimizde muhafaza
etmedikçe.
U.E.:
Bir noktaya kadar. Kitap koleksiyonu yapma fikri çok eskidir.
Romalılar daha o zamandan
tomarlara sahip olmak ve koleksiyonunu yapmak isterlermiş.
Kitapları kaybettiysek, başka sebeplerden kaybettik. Dini sansür
sebebiyle yok edildiler yahut da kütüphaneler ilk fırsatta
yanmaya meyilli oldukları için yok oldular, tıpkı katedraller
gibi, çünkü her ikisi de büyük ölçüde ahşaptan inşa edilmişti.
Ortaçağda yanan bir katedral ya da bir kütüphane, Büyük
Okyanusta düşen bir uçağın gösterildiği bir savaş filmi gibidir
az çok. Normal bir şeydi.
Fakat kitapların yanma
sebepleri aynı zamanda, sizi kitapları emin bir yere koymaya,
yani onların koleksiyonunu yapmaya iten sebeplerdi. Keşişlik
kurumunun temeli budur. Muhtemelen, barbarların defalarca
Roma’ya gelişi ve çekip gitmeden önce şehri ateşe verme
alışkanlıkları yüzünden, kitapları yerleştirecek güvenli bir yer
bulmak akıl edildi. Bir manastırdan daha güvenli neresi
olabilir? Bunun üzerine, bazı kitaplar hafızanın üzerine çöken
tehditlerin ulaşamayacağı bir yere konmaya başlandı. Fakat aynı
zamanda, tabiatıyla, bazı kitapları kurtarmayı, bazılarınıysa
kurtarmamayı seçerek bir eleme yapılmaya başlandı.
J.-C.C.:
Her halükarda, XX. Yüzyılın görsel ve işitsel hafızası devasa
bir elektrik kesintisi sırasında ya da başka herhangi bir
şekilde silinirse, kitap hala ve daima bizimle olacak. Bir
çocuğa okumayı öğretmenin yolunu daima bulacağız. Kaybolan
kültür, tehlikede olan hafıza düşüncesi, biliyoruz ki eski.
Yazılan şeyin kendisi kadar eski şüphesiz. Size başka bir örnek
vereyim, bu seferki İran tarihinden. Pers kültürünün
merkezlerinden birinin bugünkü Afganistan olduğunu biliriz. XI.
ve XII. Yüzyıldan itibaren Moğol tehdidi belirgin bir nitelik
kazandığında-Moğollar geçtikleri her yeri yakıp yıkıyorlardı-Belh’teki
düşünürler ve sanatçılar, aralarında gelecekteki Mevlana
Celaleddin Rumi’nin babası da varmış, en değerli elyazmalarını
yanlarına alarak şehirden ayrılmışlar. Batıya, Türkiye’ye doğru
gitmişler. Rumi, pek çok İranlı sürgün gibi, ölünceye kadar
Anadolu’da Konya’da yaşayacaktı. Anlatılan bir hikayeye göre, bu
kaçanlardan biri, sürgün yolunda sefil ve perişan bir haldeyken,
yanına aldığı değerli kitapları yastık olarak kullanmış. Bugün
ufak bir servet edecek olan kitapları. Tahran’da, bir kitap
meraklısının evinde, resimli eski bir elyazması koleksiyonu
gördüm. Harikaydı. Demek ki, bütün büyük uygarlıklar aynı
soruyla karşı karşıya kalmış: Tehdit altındaki bir kültüre ne
yapılır? Nasıl kurtarılır? Ve hangi biri kurtarılır?
Tavuklar Yolun Karşısına Geçmemeyi Bir Asırda Öğrendi
U.E.:
Tekniğin yenilenme hızı, gerçekten de zihinsel
alışkanlıklarımızı devamlı yeniden düzenleme konusunda bizi
dayanılmaz bir ritme zorluyor. Her iki yılda bir bilgisayar
değiştirmek gerek, bu cihazlar tam da bu şekilde tasarlandı
çünkü: Belli bir süre sonra kullanılmaz hale gelmek için; tamir
etmek, yerine yenisini koymaktan daha pahalıya geliyor.
Tavukların yolun karşısına
geçmemeyi öğrenmesi bir asır sürdü. Bu tür, yeni trafik
kurallarına uyum sağladı sonunda. Fakat bizim böyle bir vaktimiz
yok.
J.-C.C.:
Kendimizle, hafızamızı kalıcı olarak nasıl depolayacağını
bilmeyen toplumlarımızla alay ederek kalıcı veri depolama
ortamlarından bahsettik. Ancak bana öyle geliyor ki kalıcı
kehanetlere de aynı ölçüde ihtiyacımız var. Yaklaşan mali krize
gözlerini ve kulaklarını kapayıp bir varil petrolün fiyatının
500 dolar olacağını duyuran şu Davos’taki fütürolog, neden haklı
olsun? Görülmeyeni, bilinmeyeni sezme yetisini nereden alıyor?
Kahin diploması mı var? Petrolün varili 150 dolara çıktı, sonra
hiçbir mantıklı açıklaması olmaksızın tekrar 50 doların altına
düştüğünü gördük. Belki gene yükselecek veya daha da düşecektir.
Bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz. Gelecek bir meslek değildir.
Kimin sözüydü, şimdi
hatırlamıyorum: “Gelecek gelecek ise, daima beklenmediktir.”
Geleceğin önemli niteliği, her daim şaşırtıcı olmasıdır. XX.
Yüzyılın başından ellili yılların sonuna kadar uzanan büyük
bilimkurgu edebiyatında, yaşantımızda son derece önemli bir yer
tutan plastik malzemesini tek bir yazarın bile hayal etmeyişi
beni hep çok şaşırtmıştır. Kurguyu veya geleceği,
bildiklerimizden hareketle tasarlarız daima. Fakat gelecek,
bilinenden yola çıkmaz. Buna binlerce örnek verilebilir.
U.E.:
Şimdiki zamanın, dediğiniz gibi ortadan yok olması, eskiden otuz
yıl süren modaların bugün otuz gün sürmesinden kaynaklanmıyor
yalnızca. Bu, üzerinde konuşmakta olduğumuz nesnelerin
geçersizleşmesi sorunu da. Ömrünüzün birkaç ayını bisiklet
öğrenmeye ayırırdınız, bunu dağarcığınıza bir kere attınız mı
geçerliliğini ömür boyu korurdu. Şimdiyse yeni bir bilişim
programını anlamak için iki haftanızı ayırıyorsunuz ve bu
programa aşağı yukarı hakim olduğunuzda bir yenisi satışa
sunuluyor, dayatılıyor. Demek ki, kaybolan bir ortak hafıza
sorunu değil bu. Bana göre, şimdiki zamanın oynaklığı sorunu
daha ziyade. Dingin bir şimdiki zamanı yaşamıyoruz artık,
devamlı geleceğe hazırlanma gayreti içindeyiz.
Uzun bir öğrenme evresini
noktalayan o son sınava hazırlanırdık eskiden: İtalya’da
olgunluk sınavı, Almanya’da Abitur, Fransa’da bakalorya. Bu
sınavdan sonra, kimse öğrenmeye mecbur tutulmazdı, üniversiteye
giden seçkinler dışında. Dünya değişmezdi. Bilgilerinizi
ölünceye kadar kullanabilirdiniz, hatta çocuklarınız ölünceye
kadar. On sekiz yirmi yaşlarında, insanlar öğrenmekten emekli
olurdu. Günümüzde bir şirket çalışanı bildiklerini devamlı
güncelleştirmek zorunda, yoksa işini kaybeder. Öğrenim dönemi
sonundaki o büyük sınavların simgelediği geçiş töreninin hiçbir
anlamı kalmadı artık.
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

05.10.2010
|