Teknemiz KLE
mayıs başından beri Martı Marinada keyif sürüyor. Bizim de bütün
yıl hayalini kurduğumuz 15 günlük gezi nihayet 25 Temmuz akşamı
aldığım yıllık iznim ile başladı. Mürettebat sırf hanımlardan
müteşekkil. 3, 4 ve 9 yaşlarında üç kızım, 13 ve 16 yaşlarında
abimin ve ablamın kızları ve eşim. Kle ile Hisarönü körfezinden
çıkıp Göcek koylarını dolaşarak tekrar Martı Marinaya (son iki
gün 7 havada iyi bir dayak yemiş olarak) döndük.
Göcek,
Hisarönü konusunda hala karar verememiş olanlar varsa diye
"hislerim" çok taze olduğu için özellikle bende iz bırakanları
kısaca özetlemek isterim.
Selimiye’de
yattığımız Cumartesi gününü saymazsak, ilk gün Hisarönü
körfezinin çıkışındaki Dirsek koyunda yattık. Yukarıda saydığım
mürettebat ile demir tutturmamız ve karadan koltuk almamız bir
saati geçti. Bu arada komşu tekne halimize acıdı ve yardım
teklif etti. Ancak zavallı adam bota binip ayakta gaz verince
motor kendi koltuk halatına takıldı ve şişme bot+komşu+motor bir
anda alabora oldu! Üzüldük ama insan bıyık altından gülmeden de
edemiyor.
İkinci gün
mürettebat ile birbirimize daha bir uyum sağladık. Serce
limanında harika bir kahvaltı, yüzme molasından sonra Çiftlik
koyunda yattık. Üçüncü gün Sadun Boro'nun vira demirde övgü ile
söz ettiği Ekincik my marinadayız. Kesinlikle övgüyü hak ediyor.
Bir bot bizi çam ağaçlarının altındaki kayalara bağladı,
emniyette olduğumuzu gördükten sonra gitti. Telsizden bir ofis
olup olmadığını, nereye ne ücret ödeyeceğimi sordum. Hiçbir
ücret olmadığı ve yemek yemek istersek rezervasyon yapmamız
gerektiği söylendi. Söyleyiş tarzlarında insanı mecbur kılan bir
tarz da yoktu. Restoran'ı gezince zaten burada yemeden (içmeden
mi desem) gitmenin de yazık olacağı kanaati doğdu. Muhteşem
manzara eşliğinde güzel bir akşam yemeği sonrası tekneye döndük.
Bir de tansiyon hapım bitmişti, Ekincik’te eczane olup
olmadığını sordum. Yokmuş ama arabaları Köyceğizdeymiş, oradan
getirttiler. İşletme anlayışlarından ve yaklaşımlarından çok
etkilendik.
Dördüncü gün
nihayet Murpy’ye rastladık. Ben de neden bir süredir sorunsuz
gidiyor diyordum! Irgat güçten takatten düşmüş bir ihtiyar gibi
inlemeye başladı. Demiri alasıya kadar ömrü vefa etmedi, iş başa
düştü. Aksi gibi mürettebattan kimseye de bu işi veremiyorum ki,
hepsi birleşse bile çekemez 50 m sekizlik zincirle ucundaki 12
kg lif çapayı. İlk aklıma gelen Dirsek koyundan buraya kadar
hemen hemen sürekli yelkenle geldiğimizden akünün bittiği idi.
Ama marş bir dokunuşta alıyor, neyse Göcek’e giderken yolda iyi
bir şarjla aküler kendine gelir. Hem üçünü de geçen hafta
değiştirtmiştik. Yepyeni üç tane 110 amper akü, ne sorun
çıkarabilir ki? Göcek’te icabına bakarız, şimdiden keyfimizi
bozmayalım dedim.
Keyifli bir
yelken motor seyrinden sonra teknemizin doğum yeri olan Göcek’e
vardık akşam üstü. Hemen Port Göcek’e bağlanıp duş tuvalet vs
gereksinimlerini karşıladıktan sonra medeniyete attık kendimizi.
Akşam yemeğinden sonra tekrar döndük marinaya. Ertesi gün koyda
kalacağız, hangisi olursa.
Birkaç koy
dolaştıktan sonra Bedri Rahmi koyuna attık (atmaya teşebbüs
ettik) demiri. Irgat mızıklıyor. Demek ki ciddi bir elektriksel
sorunumuz var. Şüphem 2+1 grup bağlanan akülerin bağlantısında
bir hata olduğu üzerine. Ben demiri elle atıp çekmeyi göze
alıyorum fakat bir hoşnutsuzluk da gelip içime çöküyor. Bir de
üstelik su neredeyse insan bedeniyle aynı sıcaklıkta, hiç
serinletmiyor insanı. Zaten koylar da çok kalabalık. Acaba
teknik sorunum olmasa nasıl görünecekti bu koylar. Gerçekten
canım sıkkın olduğu için mi su sıcaklığı, kalabalık, jet skiler
bana itici geliyor. Sorunsuz olsaydım, oh ne güzel insanı hiç
üşütmeyen bir deniz, nereye baksan şen şakrak insanlar, diye mi
düşünürdüm, bilmiyorum.
Bugün Cuma,
bu ırgat bende keyif bırakmadı bari marinaya dönüp hal çaresi
arayalım diyorum. Öğleden sonra ayrılıyoruz koydan. Mazot
iskelesinden tankı dolduracağız, iskelede birkaç tekne var, biz
de oturup bekliyoruz sıramızı. Evet sıramızı beklerken gerçekten
oturuyoruz çamura. Neyse ki iskeleden botla gelip çekip
çıkarıyorlar bizi. Tekrar düşünüyorum, eğer oturmasaydım bu
Göcek’e daha sevimli gözle bakabilir miydim diye, kim bilir.
Artık
tankımız dolu, gidelim port Göcek’e dinlenelim, yarın evin
yolunu tutarız Hisarönüne doğru. Hem belki marinada bir
elektrikçi yardımcı olur ırgat sorunuma.
Port
Göcek’e çağrı yapıyoruz, karşılayıp bağlıyorlar bizi.
Çalışanları güleryüzlü profesyonel. Keyfimiz yerine geliyor
tekrar, geniş, temiz duşlara, tuvaletlere ulaşınca. O akşam
abim (amcaoğlum) gelip Deniz’lerden birini alacak. Benim
Deniz 3 yaşında, onunki 13 yaşında. Sanırım karıştırmaz,
kendi kızını alır.
Akşam üstü
telsiz ile çağırdığım, teknik servis elektrikçi arkadaşı
yolluyor. Hava kararmak üzere. Both şalteri, alternatör şarjını
vs. yi ölçüyorlar. Hikayeyi tamamıyla anlatıyorum. Ne olduysa
aküler yenilenince oldu, bağlantılar yanlış olmalı diyorum.
Akşam uğraşmayalım, saat yazmasın, yarın sabahtan gelip tüm
bağlantılara bakalım diyorlar….Ne bu kardeşim taksimetre mi?
herhalde şaka yapıyorlar. “Hayır burada hizmet saatle” diyor
arkadaş. Saati kaça diye soruyorum ama bunun konuşulması bile
yasakmış, kem küm ediyorlar. Ne yani, ne ödeyeceğimi bilmeye
hakkım yok mu? “35 Euro ama yarın bakalım” gibi fısıldayıp
ayrılıyorlar. Ertesi sabah erken ayrılacaktım ama
elektrikçilerin işini bekleyeceğim artık.
Sabah söz
verdikleri 08:00da teknedeler. Hemen akü kutup başlarına
bakıyorlar ki aaa sürpriiiz, son akünün bağlantısı eksik, hiç
şarj olmadan sadece deşarj oluyormuş. Irgat da ona bağlı. Sorun
çok net, çözüm çok basit ama ben de Göcek’teyim. Bu basit kutup
başı bağlantısı için 98 Euro ödüyorum. Taksimetre öyle yazmış.
Eğer sözüm dinlenip ilk bakıldığında bu yanlış kutup başı
bağlantısı görülseydi 15 dakika ile kurtaracaktık. Bu konudaki
memnuniyetsizliğimi ustaya ima edip helalleşiyoruz. “Abi biz de
İstanbul’dan para kazanmak için geldik” diyor usta. Tarifeyi bir
tarafa koyarsak çok temiz yüzlü, efendi bir baba oğul. Tarife de
sanırım Port Göcek’ten kaynaklanıyor. Bunun üzerine bir eğitimde
öğretildiği gibi “her şikayet bir armağandır” felsefesi ile
Marina yönetimine bir mektup bırakıyorum. Temel şikayetim eğer
bir hizmet veya mal satıyorsanız bunun bedelini baştan söyleyin
mealinde idi. Eğer teknik servisi ilk çağırdığımda bana bu
hizmet saat ile ölçülür ve saat bedeli 35 euro dur deselerdi
gıkım çıkmazdı. Ya bilerek hizmeti satın alır veya vaz geçerdim.
Birkaç saatlik çözümsüzlükten sonra laf arasında hizmetin saatle
olduğunu öğrenince güvenim kalmadı tabi.
Düşünüyorum
acaba kutup başları doğru bağlansaydı, düzeltilmesine 98 Euro
bayılmasaydım, mazot alırken oturup kalkma pratiğine girmeseydim
Göcek hakkında böyle düşünür müydüm, kim bilir? Ancak bana
kalabalıklığı ile bir şehir merkezi keşmekeşini anımsatıyor.
Hayır yerleşim yerinden değil, denizinden söz ediyorum. Kara
tarafı çok güzel.
Artık
akülerimiz canavar, keyfimiz yerinde. Cumartesi sabah erken
bitiyor ustaların işi ancak yine de uzun yol yapmak değil
niyetim. Tekrar Ekincik’e girsem uzatacağım rotayı, en iyisi
Peksimet adasına yakın koylarda yatıp ertesi gün Bozburun’a
geçerim, bir de Yeşilova körfezini dolaşırız. Ne de olsa Martı
Marinanın arka sokağı sayılır, deyip bırakıyoruz demiri Fethiye
körfezinin ucundaki buruna yakın Küçükkuyruk koyuna. Rod Heikell
koyun güneyine bağlanın soluğan almazsınız diyor. Ne söylediyse
çıkıyor bu adam. Üç tekne var koyda, biri alargada ikisi sahile
batı tarafına atmışlar demiri. Ne bilsinler en iyi yeri bana
bıraktıklarını! Boş güney sahilindeki kayalıklara çıma tutuyoruz
yeğenim Özlem’le. Mürettebatın kalan kısmı bize moral destek
vermekle meşgul. Ancak bordadan iyi de rüzgar alıyoruz. Hem
demir, hem koltuk halatlarımız bordadan aldığımız rüzgarın
etkisiyle iyice geriliyor. İkinci demiri de atıyorum, inadım
inat bu yönde bağlanacağım. Diğer teknelere rüzgar kıçtan girip
baştan çıkıyor, bir zorlanma belirtisi yok. Ama elin adamı
boşuna “güneye bağlan” demiyor, onlar bir süre sonra görecekler
günlerini. Sabaha kadar soluğandan sallanıp kıskanç kıskanç
kalkıp diğer tekneleri gözetledim. Kıpırdamadılar bile hiçbiri.
Hani okulda hocalar bazen yaptıkları yanlışlara “ben aslında
sizin dikkatinizi ölçtüm” filan derler ya, herhalde Rod Heikell
de “bakayım beni dinliyor musunuz” diye buraya bağlanmamıza
neden oldu.
Çift demir,
çift koltuk halatı ile güvenlik hissinden sonra atlıyoruz
denize. Aman Allah’ım su ne kadar güzel. İnsan hiç üşümüyor. Son
derece de temiz ve berrak. Acaba ırgat hala çalışmıyor olsaydı
yine böyle düşünür müydüm, kim bilir?
Geziye
çıkarken şöyle bir iyice rakı içerim diye hayal kuruyordum.
İnsanın hava karardı mı uykusu geliyor. Gezinin başından beri
bir büyük rakıyı bitirememişim bile daha. Tabi kaptan dışında
kimse de içmeyince gitmiyor meret. Bu akşam da dizüstü
bilgisayarda film seyredeceğiz. Bakalım bu akşamki filmi
uyumadan bitirebilecek miyim. Henüz tamamını seyrebildiğim bir
film yok! Gece hanımı kaldırıp bir özet alıyorum benim uyuduğum
yerlerle ilgili nasıl olsa.
Pazar sabah
gün doğmamış henüz. Artık dönüşe geçtik, niyetimiz Bozburun’a
bağlanmak bu gece. İki üç gün de Yeşilova körfezini gezeriz.
Hanım “hem karadan da gezeriz biraz canım, marinaya bağlansak
fena mı olur?” gibi ifadeler kullanmaya başladı. Artık tekne de
suda çekti mi ne oldu, gittikçe daralmaya başladı. 8 gündür
teknede uyuyoruz.
İnceburun’u
bordalayıp Karaburun’a rota tutuyorum. Dedim ya hesabımızda
Bozburun’a gitmek var. Ama bakalım deniz buna izin verecek mi.
Yok öyle diyor. Bir haftadır yelken motor kolayına seyir
yaptınız alın size 7 hava, hem de kafadan. Yaa hani geçen gün
marinada 2-4 hem de güneyden esecek demişlerdi. O galiba marina
içi içindi. 67den Antalya Türk Radyoyu dinliyorum, güney Ege
fırtınamsı yıldız karayel 4-6, zaman zaman 7. Hem de üç günlük
tahmin de aynı. Epey bi dayak yedikten sonra vazcayıp
girmeyeceğim dediğim Ekincik koyuna giriyorum tekrar. Biraz
dinlenip yemeğimizi yiyoruz. My marinada değilim bu sefer,
alargada geçici demirledim. Koya girince hava kalıyor. Tamam
diyorum hadi Marmaris’e gidelim, bu akşamı da orada geçirelim.
Tabi burnu çıkınca 6-7 hava tekrar sahne alıyor. Hızımız kafa
denizinde 3.5-4 knot’a kadar düşüyor. Ama azimliyiz. Beni bu
arada en çok sevindiren ise kimsenin gıkını çıkarmadan, hiç
rahatsızlık duymadan, seyir sanki rüzgar altına gidiyormuş gibi
rahat olması. Sadece küçük Zeynep Deniz bu gün epeyce uyuyor.
Ama hiç mızmızlanmadan. Şükür kimseyi de deniz tutmuş değil.
Akşam Marmaris Netsel Marinadayız. Aman Allahım o ne kalabalık.
O ne gürültü. O gürültülerin benim horlamamı bile bastırdığını
söylüyor mürettebat ertesi gün. Demek oldukça yüksek gürültü
varmış!
Ege’de
fırtınamsı rüzgar, bizde eve dönme azmi devam ediyor. Sözde
sabah erken kalıp çözecektik palamarı. Saat 10’da ayrılabildik
marinadan. Rüzgar kendini affettirircesine pupadan üflüyor
Marmaris çıkışına kadar. Kadırga burnunu da dönünce kalmıyor
hava. Oh ne ala, bir de fırtınamsı rüzgar varmış. Sabah
tostları, çaylar derken başlıyor üflemeye tekrar. Yani bizi önce
patakladı, sonra kendimize gelecek kadar bir mola verdi, şimdi
de tekrar bir dayağa hazırlanıyor. Artık okumaya başladım
rüzgarın niyetini. Kadırga burnunda indirseydi şamarı, dönerdik
hemen Marmaris’e. Nasıl olsa daha tatil var. Öyle yapmıyor
ancak, biz biraz yol yapmanın keyfini sürerken dönülmez bir
yerde basıyor tokadı. Denizler duvar gibi önümüzde. Bakıyorum
kimse Yeşilova körfezini falan hayal eder durumda değil. Biraz
hırpalandıktan sonra nihayet Atabol kayalıklarını da
bordalıyoruz ve artık evde sayılırız. Hisarönü körfezindeyiz.
Pupadan esiyor. Cenoayı bastık. Motoru kapattım. Biraz önce
çektiğimiz eziyeti kimse hatırlamıyor sanki. Gözünü sevdiğimin
denizi, sen nesin böyle, anlamıyorum. Sanki bütün gün anamızdan
emdiğimizi burnumuzdan getiren sen değilsin.
Pupa seyir,
soğuk bira beni kendime getiriyor. Yelkenin trimini de iyice
bozuyorum, hızımız 3 milin altına düşüyor. Hemen varmak
istemiyorum marinaya, daha soğuk bira var, güzel şarkılar
bitmedi. İki halata izbarco yapıp kızları da atıyorum denize.
Özlem’le Elif uzunca bir süre keyif içinde sürükleniyor teknenin
peşi sıra.
Soğuk
biralar, CD çalardaki şarkılar ve güneş bitti bitiyor. Artık
Martı Marinaya bağlanma zamanı. Bugün Pazartesi, daha hafta
sonuna kadar iznimiz var ama DOYDUK. Gece farklı bir şeyler
olsun diye 24 saattir yemediğimiz bir şey pişiriyoruz: makarna.
Yarın tekne neta edilecek ve artık geziye karadan devam
edeceğiz.
Bugün 5
Ağustos 2003 Salı, tekne neta, bütün eşyalar SW arabaya zor
sığmış, kimsenin gözü karadan filan gezi görmüyor. Cine’de
yediğimiz çöp şişin ardından akşam üstü evimize varıyoruz. Ev
değil sanki saray. 9.60 m tekneden sonra kişi başına düşen
yaşama alanımız birden 10 kat artıyor.
Bu geziden
çıkardığım ders ise cennet gibi Hisarönü körfezini bırakıp öyle
Göceklere falan gitmenin bir gereği olmadığı. Seneye kimse beni
bu körfezden çıkaramaz herhalde.