| |
|
 |
Prof.
Dr. Agop Kotoğyan yani meşhur ‘Cildiyeci Kolsuz Agop’,
41 yıl hizmet verdiği İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa
Tıp Fakültesi’nden 2004 Kasım ayında emekli oldu.
Tesadüf bu ya Agop Hoca, bundan tam 69 yıl önce
Cerrahpaşa’nın doğum kliniğinde dünyaya gelmişti.
Hastane, evlerine 15 dakika yürüyüş mesafesindeydi.
Doğduğu Samatya semtini diğer adı Kocamustafapaşa’yla
seven Kotoğyan, ‘Doğma büyüme Paşalıyım’ diye övünüyor.
Agop Hoca, yıllarca hasta baktığı, laboratuvarında göz
nuru döktüğü, kimileri şimdi namlı birer profesör olan
öğrencileri, vefalı hastaları ve mesai arkadaşlarının
katıldığı törenle uğurlandı. |
Veda eden
aslında azmin, direncin, ölümlerin eşiğinden dönüp hayata sıkı
sıkı sarılmanın simgesi, yaşayan bir efsaneydi. 30 yıl önce
mesleğinin zirvesine oturmuş, masal kahramanına dönüşmüştü.
Hayatının içine girmek zordu. Çünkü gazetecilerden uzak duruyor,
doktorların artist olmadığını, bilimsel tebliğler dışında
dışarıya seslenmenin reklam olabileceğini savunuyordu.
Türkiye’de, cinsel yolla bulaşan hastalıklar kürsüsünü ilk
kuran, çeşitli bilim dallarında bölüm başkanlığı yapan, yeni
buluşlarla çığır açmış bu doktoru albüm sayfalarımıza alabilmek
için günlerce uğraştık. Sonunda hatırını kıramayacağı dostlar
araya girdi, bize hayatının kapılarını araladı. İşte
gördüklerimiz.
Aslında bu albüm
şöyle başlayabilirdi: ‘Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman
içinde, kalbur saman içinde Yozgat’ın Akdağ Madeni İlçesi’nin
Terzili Köyü’nde Kirkor adında bir çocuk varmış. Küçük Kirkor,
kendi halinde yaşayıp giden yoksul bir ailenin çocuğuymuş.’ Ama
masalsı hayatın içinde gerçeği kaybetmemek için kronolojik
sırayla anlatmayı doğru bulduk.
Agop’un babası
Kirkor Kotoğyan, 1911 doğumlu. 1915 yılında, yani Anadolu’daki o
büyük kaos döneminde henüz dört yaşındayken babasını kaybetmiş.
Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüş. Küçük
Kirkor’u annesi, onu madendeki mağaralara kaçırarak
kurtarabilmiş. Sonra da bir yakınlarının yanına sığınmışlar.
Olaylar yatışıp saldırılar durunca yanmış, yıkılmış, talan
edilmiş köylerine dönebilmişler.
Kirkor Bey, 25
yaşındayken Yozgat’ın İğdere Köyü’nde yaşayan Makruhi Hanım’la
evlenmiş. Aile 1938’de İstanbul’a gelmiş ve Samatya’ya
yerleşmiş. Bir yıl sonra da ilk çocukları Agop, İstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Cerrahpaşa’daki hastanesinde
doğmuş. Dünyaya gözlerini açtığı, ilk görüntüleri, ilk sesleri
duyduğu bu hastane ile ömür boyu sürecek kader birliği de
böylece başlamış.
Babası Kirkor
Bey, inşaatlarda kalfa olarak çalışır, annesi de Samatya
yakınlarında bir fabrikada işçilik yaparmış.
Kolunu Pres
Kaptı
Çok
yoksullarmış. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni İlkokulu’na
başladığı yıl, babası ona bir ceket almış. Bir bahar günü
arkadaşlarıyla Samatya sahilinden denize girip çıkmış ve bir
bakmış ki ceketin yerinde yeller esiyor. Anasından bir ton dayak
yediği gibi tam üç yıl boyunca da ceketsiz kalmış. ‘Bana yeni
bir ceket almaları mümkün değildi. Ekmeği karneyle alıyor,
aylarca et ve şeker yüzü görmüyorduk’ diye annesinin köteğine
hak veriyor şimdi.
Küçük Agop, daha
ilkokuldayken işe başlamış. Mezun olduğu yıl bir gümüş
atölyesinde çalışıyormuş. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş
kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri
iş önlüğünün kolunu kapmış. Sonra da elinin tamamı omuzuna kadar
presin altında un ufak olmuş. Hastaneye vardığında doktorlar,
‘Bu çocuk yaşamaz’ demiş. Ameliyat olmuş, günlerce komada kalmış
ve bir gün gözlerini açıp hayata yeniden merhaba demiş. Kaderin
cilvesi bu ya, yine Cerrahpaşa Hastanesi’ndeymiş.
O yaz sonunda
kendisini tamamen toparlamış ama çevresindekilerin acıyarak
bakması kalbini çok kırıyormuş. Bu yüzden kayıt yaptırdığı halde
okula gitmeyeceğini söylemiş babasına. Okula gitmemiş ama aldığı
ders kitaplarını her gün muntazaman okuyarak kendine göre bir
tedrisat yapmış. Okulsuz geçen bu yıl boyunca hep düşünmüş. O
küçük ve artık tek kollu bedeniyle bir meslek sahibi
olamayacağına karar vermiş. ‘Okumalıyım, her ne pahasına olursa
olsun okumalıyım’ demiş. Ve dönem başlayınca Kumkapı Bezciyan
Ortaokulu’nda eğitime geri dönmüş.
Bütün okul
hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam etmiş.
Tahtakale’de işportacılık yapmış. Konfeksiyon atölyelerinde ilik
makinelerinde çalışmış. Eve katkı olsun diye çalışırken çok
sevdiği kız kardeşleri Hripsima ve Maryam’a da küçük hediyeler
almayı ihmal etmezmiş.
Futbol Yılları
Ortaokulda
başarılı olmuş ama esas zirveyi Galata Getronogan Lisesi’nde
yapmış. Her yıl okul birincisi olmuş, takdirlerle dönmüş evine.
Agop Bey, hasta Fenerbahçeli. Tam 26 yıldır Fenerbahçe Kulübü
üyesi. Basketbolu çok seviyormuş. Ama tek kollu olduğu için
oynayamamış. ‘Ben de sahada top koştururum’ demiş ve lisede
futbola başlamış. Oynayamazsın demişler, aldırmamış. Çok da
güzel oynamış. Ve hatta, o devrin ünlü takımı Samatya Gençler
Kulübü’nün kadrosuna girmeyi başarmış.
1957’de İstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanınca doğduğu, yeniden hayata
döndüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nde bulmuş kendini. Kapısından
içeri girdiği ilk gün ‘Bir zamanlar beni kurtardı bu hastane,
şimdi nöbet sırası bende’ diye düşünmüş. Bu dönemde lise
öğrencilerine özel dersler vererek okul parasını kazanmaya devam
etmiş. Ayrıca, Cerrahpaşa’nın futbol takımında oynamayı da ihmal
etmemiş.
1963’te okul
birincisi olarak doktorluk diplomasını almış. Bir yıl Çapa’nın
Deri ve Frengi Hastalıkları Kliniği’nde çalışmış. 1964’te
Cerrahpaşa’daki Dermatoloji Kürsüsü’nde asistan olarak göreve
başlamış. Uzmanlık tezinin başlığı, ‘İmpetigo Herpetiformis
Vak’aları Üzerinde Klinik ve Biyoşimik Araştırmalar.’ Ben
başlığından bir şey anlamadım, Agop Hoca açıkladı: ‘Uçukla
ilgili çok önemli bir çalışmaydı.’
1967’de uzman
olmuş. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde başasistan olarak çalışırken
üniversite tarafından Ekim 1969’da Almanya’ya gönderilmiş. Dört
ayda Almanca’yı öğrenmiş. Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji
Kliniği’nde ünlü dermatolog Prof. Dr. Nödl’ün yanında çalışmaya
başlamış. Ayrıca aynı üniversitenin alerji ve histoloji
bölümlerinde çalışmış. Kliniklerde gösterdiği başarıdan dolayı,
Alman Üniversite Kurulu’nun talebiyle okulda kalma süresi bir
yıl daha uzatılmış.
Dr. Kotoğyan,
1952’de geçirdiği kazadan önce çoğu kişi gibi sağ elini
kullanırmış. Onu kaybedince sol eliyle iş görebilmek için çok
çalışmış. En büyük zorluğu da üniversitedeyken çekmiş. Tek
eliyle tüplerden şırıngaya ilaç çekmeyi, bu ilacı hastaya
enjekte etmeyi öğrenmek için geceleri hastanede nöbete kalmış,
evde portakallara su şırınga edermiş. Dikiş atmayı öğrenmek için
ise, evde ne kadar sökük ve yırtık varsa dikermiş. İki yıl
içinde tüm bu işleri kimseden yardım almadan tek başına yapıyor
hale gelmiş.
1972’de
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geri döndükten bir yıl sonra
doçentlik sınavını başarıyla vermiş. 1979’da ise, ‘Akne Vulgaris
Vak’alarında İmmunolojik Araştırmalar’ başlıklı teziyle profesör
kadrosuna atanmış. Almanca’dan sonra yine kendi çabasıyla,
Fransızca ve İngilizce öğrenmiş. Dünyanın birçok ülkesinde
dersler, konferanslar vermiş, nam salmış. Özellikle son iki
yılda dışarıdan gelen hasta sayısında büyük bir artış olmuş.
Uluslararası tıp dergilerinde yayımlanan makalelerinin sayısı
300’ü aşmış, cilt hastalıkları üzerine iki kitap yazmış.
Suzan Hanım’la
1975’te evlenmiş. Üniversiteden emekli olduğu 21 Kasım 2004 günü
yaptığı konuşmada ‘İki kişiye teşekkür etmiyorum: Biri beni bu
yolun başına kadar getiren anam, diğeri beni şu kürsüye kadar
çıkaran eşim Suzan. Teşekkür etmiyorum değil, aslında
edemiyorum. Çünkü onlara her şeyimi borçluyum’ demişti.
Yurt Sevgisi
Budur
Birçok ülkenin
üniversitesinden teklif almış: Almanya, Fransa, Kanada,
Amerika... ‘Burada kal, kürsünün başına geç’ demişler. O,
bunların hepsini elinin tersiyle geri çevirmiş. ‘Ermeni olduğun
için dedeni, fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne
işin var’ demişler, gülmüş geçmiş. Peki ne düşünmüş? ‘Evet
doğrudur: Ülkemde çok acı çektim. Sefaletin dibinde yaşadım.
Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu, kolumu kaybettim. Ama yolumu
kaybetmedim. Bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan hiçbir zaman
farklı olmadığımı düşündüm. Bu topraklarda yaşayan tüm insanları
kardeşim olarak benimsedim. Bir ülkeyi sevmek demek, bu
topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek
değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında
kalmak demektir yurt sevgisi. Boş başak dik, dolu başak ise
eğiktir, derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret
ettim. Boş başaklar gibi diklenmedim, caka satmadım, her şeyi
biliyorum demedim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin
ipine sarıldım. İşimi şansa bırakmadım. Çünkü, çok çalıştım ve
boşluk bırakmadım.’
Doktorluğa Devam
Bu efsane doktor
üniversiteye veda ederken şöyle diyordu: ‘32 yılını öğretim
üyesi olarak geçirdiğim, 41 yıl üç ay süren üniversitedeki
görevim fiilen sona ermiş bulunuyor. İnsanın hissetttiklerini
anlatabilmesi oldukça güç. Ayrılık günü gelip çattığında hiç
tanımadığınız bir boşluk hissine kapılıyorsunuz. İlk olarak
geçmişin yoğunluğu içerisinde hiç gerçekleşmemiş olan bir şey
gerçekleşiyor: Annesinin kuzusu Agop, gümüşçüde çalışan Agop,
futbolcu, asistan, Almanya’da görev yapan, doçentlik sınavındaki
Agop, ilk dersini veren, profesör olan Agop kafa kafaya verip
‘Şimdi ne olacak’ diyorlar. Neden sonra aynı toplantıya emekli
Agop gelip de, ‘Hey geçmişin kimlikleri; utanmasanız Agop öldü
diyeceksiniz. Şimdi, en büyüğünüz olarak ben, işte buradayım’
diyene kadar...’
Neyse ki Agop
Bey tecrübeleriyle şifa dağıtmaya veda etmedi. Osmanbey’deki
mimar oğlunun tasarladığı yeni kliniğinde, yine içten, yine
mütevazı, çalışmayı sürdürüyor.
Ciğerim Agop,
bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor
Prof. Dr.
Kotoğyan’ın emekli olduğu gün annesi Makruhi Hanım (87) rahatsız
olduğu için törene katılamadı. Kız kardeşi ünlü matematik hocası
Hripsime Kotoğyan, kürsüye çıktı ve annelerinin gönderdiği
mektubu okudu:
‘Ciğerim
Agop. Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de. Sen, okudun. Sen
hep okudun ve çok çalıştın can parçam. Biz fukaraydık, senin
yaptığın şu çok zor yolculukta yanına yetecek kadar azık
koyamadık. Bak, burada da açıklıyorum, herkes duysun: Oğlum,
sana yeterince yardım edemedik ve ben hep üzüldüm buna. Pek
belli etmezdi ama baban da buna çok üzülmüştü. Ama, sen bizim
yüzümüzü hiç kara çıkarmadın. Her zorluğun üstesinden geldin.
Garip kuşun yuvasını yapan Allah, uçmak istediğini anlayınca
sana kanat taktı. Ciğerim Agop, çok çalıştın, çok yoruldun. Sana
biraz istirahat et diyeceğim ama biliyorum ki beni
dinlemeyeceksin. Şimdi, biraz hastayım ama sen biliyorsun ki
yanındayım. Bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor. Baban da
şimdi yukarıdan sana bakıyor ve gülüyordur. Ciğerim benim, senin
o kara gözlerinden öpüyorum.’
Cem İşmen'e teşekkürlerimizle,
Denizce

30.01.2008 |
|