
Müzik yapmak
herhalde insanoğlunun genlerinde yatıyor. Öyle ya, dünyanın en
ücra köşelerinde yaşayan kavimlerde yazı yazmak gibi uygarlığın
mihenk taşı sayabileceğimiz bir özelliği bulamayabilirsiniz; ama
ister basit bir aletle ister insan sesiyle olsun, müzik yapmayan
bir toplum hemen hemen yok gibidir. Herkesin sanat zevkine
saygımız vardır, ama ben en çok senfoni orkestraları eşliğinde
çalınan konçertoları severim. Konçerto denince aklıma ilk olarak
keman ve piyano için bestelenenleri gelir. Plaktan dinlemiştim,
ama geçenlerde ilk kez iki piyano için yazılmış bir konçertoyu
canlı olarak dinledim.
Bilkent
Senfoni Orkestrası yalnız ülkemizin değil, bütün Avrupa’nın en
iyilerinden biridir. Yerli ve yabancı eleştirmenlere göre o gece
onlara eşlik edecek Pekinel kardeşler, ikili piyanoda belki de
dünyanın en iyileri imiş. Sağolsun gişe müdürü Kudret Bey bana
çok iyi bir yer ayarlamış, ama oldukça endişeliydim. Son
günlerde boğazıma bir öksürük yerleşmişti, ne zaman kendini
göstereceğini hiç kestiremiyordum. Konserin başlamasından 5
dakika sonra korktuğum başıma geldi ve boğazımda biraz sonra
başıma gelecek felaketin baskısını hissetmeye başladım.
Allahtan ilk parça Beethoven’in iyi bildiğim Leonore Uvertürü
idi. Öksürüğümü davulların, trampetlerin gümbürdediği ana kadar
geciktirmeyi başardım ve en uygun bir zamanda veryansın ettim.
Sanırım kimse farkına bile varmadı. Artık sanki ben de
orkestranın bir ferdi olmuştum, şef Emil Tabakov’un elindeki
batonu yakın takibe almış öksürüğümü onun havada çizdiği
elipslere göre ayarlıyordum. Böylelikle belki de tarihin ilk
Öksürük Konçertosunu gerçekleştirmiş oldum, Beethoven’ın
yardımıyla, tabii.
Uvertürden
sonra Güher ve Süher Pekinel kardeşler sahneyi aldılar.
Pekinel’ler tahmin ettiğim gibi karşı karşıya değil, biri
diğerinin arkasında çalıyor; ama tek yumurta ikizleri olan bu
şirinler şirini genç hanımların çıkardığı sesler o kadar
uyumlu, o kadar güzel ki, program notlarında belirtildiği gibi,
iki kardeşin arasında sanki bir telepati köprüsü var. Çaldıkları
ilk parça Bach’ın ikili keman konçertosunun piyanoya uyarlanmış
versiyonuydu. Nefis bir parça, ama bu eser bestelendiği zaman
orkestralarda davul ve sesli sazlar bulunmadığından öksürüğümü
saklayabilmem olasılığı da yoktu. Allahtan kapının hemen yanında
oturuyordum; öksürük basar basmaz kendimi dışarı atıp bol bol
öksürdüm ve konçertonun ikinci bölümü başlar başlamaz yerime
döndüm.
|
 |
Ne mutlu o anne-baba Pekinel’e: Herkes keşke böyle güzel bir
kızım olsun diye can atar, onlarda iki tane var. Genç
okuyucularımızın haberi olmayabilir; ikizler üzerinde
yapılan çalışmalar, insan kişiliğinin oluşmasında genlerin
ne kadar etkili olduğu hakkında önemli ipuçları verir. Bu
konuda en kapsamlı çalışma Minnesota Üniversitesi’nde
yapılıyor. Bu çalışmaya kimi tek, kimi çift yumurta ikizi,
binlerce ikiz kayıt olmuş. Sonuçların bir kısmı zaten
beklediğimiz gibi.
|
Örneğin, daha
bebekken birbirinden ayrılan ve değişik ortamlarda büyüyen tek
yumurta ikizlerinin kişilikleri birbirlerine çok benziyor; yani
kişiliğimizin oluşmasında en önemli faktör genlerimiz.
Uzmanlara göre çevremizin de katkısı var tabii, ama genler
kadar değil. Ama sürprizler de var: Beraber büyüyen ikizlerden
birisi aşık olduğu zaman diğer ikizin aşık olduğu, çok daha
değişik biri oluyormuş, hatta bazen kardeşinin aşık olduğu adam
veya kadından nefret bile ediyormuş. Yani aşk perisinin kimi
nerede ne zaman çarpacağı bütün bilimsel çalışmalara rağmen hâlâ
önceden belirlenemiyor. Aynı benim ne zaman öksüreceğimi
önceden kestiremediğim gibi.
Pekinellerin
son çaldıkları parça, Bach’a göre ultramodern sayabileceğimiz
Poulenc’e aitti. Doğrusu bu parçayı ilk kez dinlediğim için
biraz tedirgindim ama şanslı çıktım; eserde öksürüğümü
gizleyecek nitelikte pasajlar vardı. Kolay olmadı ama o parçalar
çalınana kadar kendimi tutabildim; tutamadığım zamanlarda da
yüzümü ceketime gömdüm.
Bu iki enerji
bohçasını hayran hayran dinlerken aklıma önemli bir soru geldi:
Acaba hayvanlar aleminde tek yumurta ikizlerine rastlanıyor mu?
Bu sorunun yanıtını hâlâ bulabilmiş değilim, ama gerçekten böyle
bir şey varsa bilime büyük katkısı olur; çünkü o zaman
yaptığımız deneylerle, tabii hayvanlara fazla zarar vermeden,
“gen mi, çevre mi?” sorularına daha kolay yanıt verebiliriz.
Eğer sizin aklınıza “kardeşim, onlar hayvan biz insan, onların
yaptıklarıyla bizimkiler arasında ne ilişki olabilir ki?” diye
bir soru gelirse tekrar düşünmenizi öneririm. Maymunlara kişilik
testi vermemiz olasılığı yok, ama özellikle son yıllarda yapılan
çalışmalar yalnız maymunlar değil, diğer birçok hayvanla biz
insanlar arasındaki uçurumun o kadar geniş ve derin olmadığını
ortaya çıkardı. Hayvanlar da aynen bizler gibi alet
kullanabiliyor. Örneğin, şempanze ağaç kavuğuna çöp sokar ve
çöpe tırmanan karıncaları bir güzel mideye indirir; başka bir
şempanze yüksekteki bir meyveye ulaşabilmek için bir ağaç
parçasını merdiven gibi kullanır; Pasifik Okyanusu’nda yaşayan
bir su samuru, denizin dibinden çıkardığı midyelerin
kabuklarını, bir kaya parçasını çekiç gibi kullanarak kırar.
Dahası var.
Hayvan davranışlarının bir kısmının kalıtsal olduğunun, sanırım
mağara devrinde yaşayan atalarımız bile farkındaydı ama
şempanze, bonobo gibi maymun türlerinin bir çeşit ilkel kültür
oluşturduğu ancak son yıllarda ortaya çıktı. Burada kültür daha
çok öğrenme ve bunu kuşaktan kuşağa aktarma anlamına geliyor.
Örneğin maymunun bir ağaçtan diğerine atlamasını başkalarından
öğrenmesine gerek yok; bu doğuştan kaynaklanan bir özellik, ama
bir Japon adasında gözlendiği gibi kumsala atılan bir meyveyi
yemeden önce denizde yıkayan bir maymunun bu işi ilk kez yapması
ve diğer maymunların onu taklit etmeleri, bir anlamda yeni bir
kültür oluşturuyor. Hayvanlar da aynı insanlar gibi birbirlerini
aldatabiliyor. Örneğin, bir kuşun yumurtasını başka türdeki
kuşun yuvasına gizlice yerleştirerek yavrusuna bedava bir bakıcı
bulması. (Yumurtadan çıkan yavrunun neden bu kadar değişik
olduğunu ana kuş baba kuşa açıklamakta herhalde epeyce
zorlanıyordur!). Başka benzerliklerimiz de var. Hayvanların
yiyecek veya eş bulmak için kavga etmeleri ve hatta bu
kavgaların bazen ölümle sonuçlandığı, eski zamanlardan beri
biliniyordu ama bir grup şempanzenin çete oluşturup, onlara hiç
bir tehlike arz etmediği halde yabancı bir şempanzeyi neredeyse
zevk için öldürdükleri, ancak son yıllarda ortaya çıktı. Öte
yandan, bazı hayvan türlerinin karşılık beklemeden birbirlerine
yardım ettikleri, hatta iyi ile kötüyü ayırt bile
edebildiklerini iddia eden biliminsanları da var. İşte, eğer
hayvan ikizleri varsa yapılacak deneyler bu muğlaklığa bir son
verebilir.
Ne kadar
ilginçtir değil mi? Bildiğimiz kadarıyla şimdiye dek tek bir
biliminsanı bizdekine benzer bir sanat duygusunun hayvanlarda
olduğunu iddia etmemiş. Gerçekten, nehirde samon yakalayan ayı,
“şurada manzara daha güzel, hem yer hem gün batışını seyrederim”
diyerek avını başka bir yere taşımıyor. Balina şarkıları aslında
haberleşme ve yer belirleme aracından başka bir şey değil. Ayıya
bisiklete binmesini öğretebiliyoruz, ama resim yapmasını
öğretemiyoruz. Kimbilir “İnsan düşünen bir hayvandır” sözünü
“İnsan sanat yapan bir hayvandır” sözüyle değiştirmek gerekir.
Bizi biz yapan belki de en önemli özelliğimiz sanat yapabilme
ve sanattan hoşlanma özelliğimiz. Tarımın ortaya çıkmasının 5
veya 6 bin yıllık bir geçmişi olması, ama İspanya’daki bir
mağara duvarındaki resimlerin 40.000 yıl önce yapılmış olması,
sanatsal yönümüzün teknolojik yönümüzden daha erken ortaya
çıktığını gösterir. Ama yalnız bizim toplum değil yabancılar da
sanatı bir lüks olarak görür. Okullar para sıkıntısı çektiği
zaman ilk bıçağın altına yatan sanat bölümleridir. Bilkent
Orkestrası, Pekinel kardeşler, İdil Biret veya Fazıl Say her
zaman dinleyici çekiyor, ama diğerleri o kadar şanslı değil. Çok
kez salonlar bomboş. Tiyatrolarımızın durumu da içler acısı,
oyuncular boş koltuklara oynuyor.
Birçok başka
konuda olduğu gibi sorun burada da eğitimde yatıyor. Bir
mühendis veya biyoloji öğrencisine sanatı öğretmek kadar
sevdirmek de önemli. Bu konuda aldığı seçmeli ders ona göre
ayarlanmalı. Aynı kural fizik dersi alan sanat öğrencisi için de
geçerli. ABD üniversitelerinde verilen seçmeli derslerin
adlarında beğenme, takdir etme anlamına gelen “appreciation”
sözcüğü vardır, örneğin “Music Appreciation” veya “Art (sanat),
Appreciaton” gibi. Harvard Üniversitesinde sanat ve edebiyat
öğrencilerinin aldığı dersin adının “Şairler İçin Fizik” olması,
onların bu konuda ne kadar duyarlı olduğunun en güzel
göstergesi. Ama bizde bu farklar genellikle gözetilmez; herkes
açlık derecesi gözetilmeden aynı kaseden aynı çorbayı içmeye
mecbur edilir. Sizi bilmem ama ben, televizyonda ne oynarsa
oynasın yine de konsere, operaya ve tiyatroya gitmeye devam
edeceğim, genç arkadaşlara da aynı şeyi yapmalarını öneririm.
Ama eğer öksürüyorsanız, yanınızda ufak bir şişe öksürük şurubu
taşımayı sakın ihmal etmeyin.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Haziran-2005