
Nehirler, çaylar, dereler varsa onlar da vardır. Köprüler karşıdan
karşıya geçmenin, başka bir yerde olmanın yoludur.
Köprüyü
hiç kimsenin çekmediği bir açıdan fotoğraflamak istiyordum. Dört bir
yanında dolaştım alnımdan ter boşanarak. Güneş, başımın üzerinde
kapağı açılmış fırın gibiydi. Tepelere tırmanıp baktım köprüye. Ona
ve altından geçen suya. Yanına indiğimde karşı kıyıdaki mağarayı
gördüm. Onun içinden çekeceğim fotoğraf, aradığım etkiyi
yaratabilirdi. Fotoğraf makinelerimi havaya kaldırıp Cendere suyuna
girdim. Karşıya geçtiğimde sırılsıklamdım. Mağaraya daldığımda ise,
içeride onlarca keçinin yattığını şaşkınlıkla fark ettim. Onlar,
gölgenin mutluluğu içindeydiler. Mağaranın ağzında diz çöküp köprüyü
fotoğraflamaya başladığımda, ağır ağır ayağa kalkıp yanıma geldiler
ve serinlemek için ıslak giysilerime sırtlarını dayadılar. İşte bu
yüzdendir ki, Cendere Köprüsü’nün fotoğrafına onların siluetleri de
girdi!

Yüzyıllardır Ayakta
1967
yılında, Adıyaman’ın Kahta ilçesinde, köprüye çok da uzak olmayan
Karakuş Tümülüsü’nde sondajlar yapan Amerikalı arkeolog Friedrich
Karl Dörner, yalnız mezarın değil; mezar odasındaki dolomit kesme
taşların da çalındığının farkına vardı. Kim, ne için alıp götürmüştü
bu taşları? Şüpheler Cendere Köprüsü üzerinde yoğunlaştı. Anlaşıldı
ki, bu taşlar Samosata’da üslenen XVI. Roma Lejyonunca MS 198-200
yıllarında köprünün yeniden yapımında kullanılmıştı. Köprü, bugün de
7 metrelik eni, 120 metreye yaklaşan boyu ile ilkçağda Chabinas diye
adlandırılan Cendere suyu üzerinde, yolcularını bir kıyıdan karşı
kıyıya geçiriyor. Eskiden köprünün her iki yöndeki girişinde de,
ikişer sütun bulunurmuş. Bugün sütunlardan biri yerinde değil.
Güneybatı yönündeki iki sütunun üzerinde İmparator Septimius Severus
ve eşi için, karşı tarafta da imparatorun oğlu Caracalla için
kitabeler var. Yıkılan sütun, diğer oğul Geta’nındı. Kardeşiyle
imparatorluk kavgasına tutuşan Caracalla, onu öldürttükten sonra
Roma İmparatorluğu sınırları içinde ona ait her şeyi ortadan
kaldırtmış. Bu yüzden, Cendere Köprüsü’nün girişindeki sütunlardan
biri eksik.

Aşıkların Köprüsü
Bir
köprü üzerindeki küçük bir ayrıntı bile, dikkat ederseniz sizi alıp
nerelere götürür. Köprüler, iki yakayı bir araya getirirler. Kimi
çelik tellerle asılmıştır, kimi betondan yapılmıştır. Kimisi
birbirine bağlanmış dallarla kurulur; kimisi bir derenin üzerine
uzatılmış bir ağaç gövdesidir yalnızca. Kimine ‘asma köprü’ derler,
kimine ‘taş köprü’. Köprü demek, buluşma demektir...
Bir kış
günü, Kastamonu’nun Azdavay ilçesinden geçerken, yolun kenarında
küçük bir asma köprü ve üzerinde bir tabela görmüştüm: ‘Aşıklar
Köprüsü’... Yüzleri birer coğrafya dersi olan yaşlı adamların
oturduğu yeşil badanalı kahveye girip, köprülerine neden bu adı
verdiklerini sormuştum. Tüten bir diş gibi ağızlarında duran
sigaralarından nefesler çekerek gülmüşler ve “Kasabada eğleşecek yer
bulmayan aşıklar, derenin karşısındaki ağaçlıklarda buluşup
gözlerden uzakta, hasret giderirler. Oraya gitmek için de köprüden
geçiyorlar!” demişlerdi.
Ve yine
Kastamonu’da, İnebolu’dan Küre’ye inerken, 1899 yılında kesme taştan
yapılan İkiçay Köprüsü’nü görmüştüm. Kurtuluş Savaşı’nda İnebolu’ya
inen cephane, bu köprüden geçirilip cepheye götürülmüştü. Halk,
köprünün alınlığındaki tek siyah taşın birkaç yıl önce yerinden
söküldüğünden beri içinden bir define çıkarıldığına inanıyordu. Oysa
o köprünün üzerinden taşınan cephaneyle bir bağımsızlık savaşı
kazanılmıştı. Orada köprünün üzerinde oturup ağaçlara baktım. Yoldan
biri geçseydi, onu çevirip şöyle diyecektim: “Tarihi unuttuğumuzda,
geçmişle gelecek arasındaki köprüleri yıkmış olmaz mıyız?"
Suyun Anlattıkları...
Nehirler, çaylar, dereler varsa köprüler de vardır. Köprüler varsa,
üzerinden geçen atlılar, sürüler ve çoban köpekleri, yorgun yolcular
da vardır. Akdeniz’deki Köprüçay, iki göl arasından doğar.
Beyşehir ve Eğirdir gölleri arasında, Dedegöl Dağları’ndaki Sorgun
Yaylası’na çıkarsanız, sizi dağ çiçeklerinin yanı sıra şırıl şırıl
akan bir dere karşılar. Bu dere, yolculuğunun hemen başında
Başpınar’ın suyu ile sarmaş dolaş olup Aksu adını alır. Derin
yarıkların ve yarattığı kanyonların arasından “Geliyorum Akdeniz!”
diye bağıra bağıra akar. Bu sesi, üzerindeki eski bir Roma yapıtı
olan Büğrüm Köprü duyar. O duyar ama, günübirlik rafting yapmaya
gelenler yalnızca kendi seslerini duyarlar. Oysa, yaşamın gizini
çözebilmenin bir yolu da, insanoğlunun yeryüzünde var olmasına neden
olan suların söylediklerini anlamak değil midir?
İşte bu
yüzden Anadolu yollarında bir köprüye rastlamışsam, arabamdan iner,
geçmeden önce suyun sesini dinlerim. Her mevsimde başka şeyler
söyler sular. Sonbahar, ilkbahar ile kış arasındaki köprüdür. Sevinç
ile hüzün arasındaki bir köprüdür de aynı zamanda. Köprüler karşıdan
karşıya geçmenin, başka bir yerde olmanın yoludurlar. Anadolu’da
akarsuların üzeri köprülerle doludur. Van’da, Çatak’ta ilkokul
öğrencilerinin sesleri geçer sabahleyin üstlerinden.
Amasra’da Kemere Köprüsü’nün altından optimistçiler geçer yaz
günleri. Muradiye Çağlayanı’nın yanındaki köprü sallanarak biraz
korkutur üzerinden ilk kez geçenleri. Antakya Samandağ’da Titus
Tüneli’nin yanı başındaki küçük taş köprü, sırtına odun yükleyip
taşıyan köylü kadınlarına sırt verir...

Adımlar Cesur Olmalı
Nice köprüler geçtim. Amsterdam’da kanallar boyunca bisikletlilerin
vızır vızır geçtiği köprüler gördüm. Mostar Köprüsü’nü gördüm
yaralıyken; iki ucunda askerler bekliyordu. Bern’de yüksek bir
kilise kulesinden kente bakarken, kemerli köprülerden biriyle göz
göze geldim. Zürih’te bir sokak festivalinde köprülerden bir milyon
kişi geçti bir gün içinde. Paris köprülerinin altında geceyi
kutsayan saksafoncuların ezgilerini dinledim. Prag söylencelerle
doluydu, köprüleri yapan mimarların büyüye bulanmış öyküleri
anlatılıyordu dört bir yanda. İstanbul’un köprüleriyse, yüreğimin
iki ucunu birleştiremediler nedense. Hep Anadolu’ya, oradaki isimsiz
küçük köprülere geri döndüm. O köprüler ki, çağlayan suların sesini,
sürülerin çıngıraklarını, yağmurda patlayan yıldırımları dinlerler.
Gelin alayları geçer üstlerinden, türkülere girerler. Ama köprüden
geçenler iyi bilirler ki, karşıya korkmadan geçebilmek için köprüye
güvenmek gerekir. Onun sağlamlığı, adımların cesaretini artırır.
İşte bu yüzden, Anadolu’da yeni bir köprüden ilk geçen, onu yapan
usta olur...