e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Kavuşmanın Yolları: Köprüler

 Akgün Akova    

 


Nehirler, çaylar, dereler varsa onlar da vardır. Köprüler karşıdan karşıya geçmenin, başka bir yerde olmanın yoludur.

Köprüyü hiç kimsenin çekmediği bir açıdan fotoğraflamak istiyordum. Dört bir yanında dolaştım alnımdan ter boşanarak. Güneş, başımın üzerinde kapağı açılmış fırın gibiydi. Tepelere tırmanıp baktım köprüye. Ona ve altından geçen suya. Yanına indiğimde karşı kıyıdaki mağarayı gördüm. Onun içinden çekeceğim fotoğraf, aradığım etkiyi yaratabilirdi. Fotoğraf makinelerimi havaya kaldırıp Cendere suyuna girdim. Karşıya geçtiğimde sırılsıklamdım. Mağaraya daldığımda ise, içeride onlarca keçinin yattığını şaşkınlıkla fark ettim. Onlar, gölgenin mutluluğu içindeydiler. Mağaranın ağzında diz çöküp köprüyü fotoğraflamaya başladığımda, ağır ağır ayağa kalkıp yanıma geldiler ve serinlemek için ıslak giysilerime sırtlarını dayadılar. İşte bu yüzdendir ki, Cendere Köprüsü’nün fotoğrafına onların siluetleri de girdi!


 

Yüzyıllardır Ayakta

1967 yılında, Adıyaman’ın Kahta ilçesinde, köprüye çok da uzak olmayan Karakuş Tümülüsü’nde sondajlar yapan Amerikalı arkeolog Friedrich Karl Dörner, yalnız mezarın değil; mezar odasındaki dolomit kesme taşların da çalındığının farkına vardı. Kim, ne için alıp götürmüştü bu taşları? Şüpheler Cendere Köprüsü üzerinde yoğunlaştı. Anlaşıldı ki, bu taşlar Samosata’da üslenen XVI. Roma Lejyonunca MS 198-200 yıllarında köprünün yeniden yapımında kullanılmıştı. Köprü, bugün de 7 metrelik eni, 120 metreye yaklaşan boyu ile ilkçağda Chabinas diye adlandırılan Cendere suyu üzerinde, yolcularını bir kıyıdan karşı kıyıya geçiriyor. Eskiden köprünün her iki yöndeki girişinde de, ikişer sütun bulunurmuş. Bugün sütunlardan biri yerinde değil. Güneybatı yönündeki iki sütunun üzerinde İmparator Septimius Severus ve eşi için, karşı tarafta da imparatorun oğlu Caracalla için kitabeler var. Yıkılan sütun, diğer oğul Geta’nındı. Kardeşiyle imparatorluk kavgasına tutuşan Caracalla, onu öldürttükten sonra Roma İmparatorluğu sınırları içinde ona ait her şeyi ortadan kaldırtmış. Bu yüzden, Cendere Köprüsü’nün girişindeki sütunlardan biri eksik.


 

Aşıkların Köprüsü

Bir köprü üzerindeki küçük bir ayrıntı bile, dikkat ederseniz sizi alıp nerelere götürür. Köprüler, iki yakayı bir araya getirirler. Kimi çelik tellerle asılmıştır, kimi betondan yapılmıştır. Kimisi birbirine bağlanmış dallarla kurulur; kimisi bir derenin üzerine uzatılmış bir ağaç gövdesidir yalnızca. Kimine ‘asma köprü’ derler, kimine ‘taş köprü’. Köprü demek, buluşma demektir...

Bir kış günü, Kastamonu’nun Azdavay ilçesinden geçerken, yolun kenarında küçük bir asma köprü ve üzerinde bir tabela görmüştüm: ‘Aşıklar Köprüsü’... Yüzleri birer coğrafya dersi olan yaşlı adamların oturduğu yeşil badanalı kahveye girip, köprülerine neden bu adı verdiklerini sormuştum. Tüten bir diş gibi ağızlarında duran sigaralarından nefesler çekerek gülmüşler ve “Kasabada eğleşecek yer bulmayan aşıklar, derenin karşısındaki ağaçlıklarda buluşup gözlerden uzakta, hasret giderirler. Oraya gitmek için de köprüden geçiyorlar!” demişlerdi.

Ve yine Kastamonu’da, İnebolu’dan Küre’ye inerken, 1899 yılında kesme taştan yapılan İkiçay Köprüsü’nü görmüştüm. Kurtuluş Savaşı’nda İnebolu’ya inen cephane, bu köprüden geçirilip cepheye götürülmüştü. Halk, köprünün alınlığındaki tek siyah taşın birkaç yıl önce yerinden söküldüğünden beri içinden bir define çıkarıldığına inanıyordu. Oysa o köprünün üzerinden taşınan cephaneyle bir bağımsızlık savaşı kazanılmıştı. Orada köprünün üzerinde oturup ağaçlara baktım. Yoldan biri geçseydi, onu çevirip şöyle diyecektim: “Tarihi unuttuğumuzda, geçmişle gelecek arasındaki köprüleri yıkmış olmaz mıyız?"

 

 

Suyun Anlattıkları...

Nehirler, çaylar, dereler varsa köprüler de vardır. Köprüler varsa, üzerinden geçen atlılar, sürüler ve çoban köpekleri, yorgun yolcular da vardır. Akdeniz’deki Köprüçay, iki göl arasından doğar.

Beyşehir ve Eğirdir gölleri arasında, Dedegöl Dağları’ndaki Sorgun Yaylası’na çıkarsanız, sizi dağ çiçeklerinin yanı sıra şırıl şırıl akan bir dere karşılar. Bu dere, yolculuğunun hemen başında Başpınar’ın suyu ile sarmaş dolaş olup Aksu adını alır. Derin yarıkların ve yarattığı kanyonların arasından “Geliyorum Akdeniz!” diye bağıra bağıra akar. Bu sesi, üzerindeki eski bir Roma yapıtı olan Büğrüm Köprü duyar. O duyar ama, günübirlik rafting yapmaya gelenler yalnızca kendi seslerini duyarlar. Oysa, yaşamın gizini çözebilmenin bir yolu da, insanoğlunun yeryüzünde var olmasına neden olan suların söylediklerini anlamak değil midir?

İşte bu yüzden Anadolu yollarında bir köprüye rastlamışsam, arabamdan iner, geçmeden önce suyun sesini dinlerim. Her mevsimde başka şeyler söyler sular. Sonbahar, ilkbahar ile kış arasındaki köprüdür. Sevinç ile hüzün arasındaki bir köprüdür de aynı zamanda. Köprüler karşıdan karşıya geçmenin, başka bir yerde olmanın yoludurlar. Anadolu’da akarsuların üzeri köprülerle doludur. Van’da, Çatak’ta ilkokul öğrencilerinin sesleri geçer sabahleyin üstlerinden.

Amasra’da Kemere Köprüsü’nün altından optimistçiler geçer yaz günleri. Muradiye Çağlayanı’nın yanındaki köprü sallanarak biraz korkutur üzerinden ilk kez geçenleri. Antakya Samandağ’da Titus Tüneli’nin yanı başındaki küçük taş köprü, sırtına odun yükleyip taşıyan köylü kadınlarına sırt verir...

 

Adımlar Cesur Olmalı
Nice köprüler geçtim. Amsterdam’da kanallar boyunca bisikletlilerin vızır vızır geçtiği köprüler gördüm. Mostar Köprüsü’nü gördüm yaralıyken; iki ucunda askerler bekliyordu. Bern’de yüksek bir kilise kulesinden kente bakarken, kemerli köprülerden biriyle göz göze geldim. Zürih’te bir sokak festivalinde köprülerden bir milyon kişi geçti bir gün içinde. Paris köprülerinin altında geceyi kutsayan saksafoncuların ezgilerini dinledim. Prag söylencelerle doluydu, köprüleri yapan mimarların büyüye bulanmış öyküleri anlatılıyordu dört bir yanda. İstanbul’un köprüleriyse, yüreğimin iki ucunu birleştiremediler nedense. Hep Anadolu’ya, oradaki isimsiz küçük köprülere geri döndüm. O köprüler ki, çağlayan suların sesini, sürülerin çıngıraklarını, yağmurda patlayan yıldırımları dinlerler. Gelin alayları geçer üstlerinden, türkülere girerler. Ama köprüden geçenler iyi bilirler ki, karşıya korkmadan geçebilmek için köprüye güvenmek gerekir. Onun sağlamlığı, adımların cesaretini artırır. İşte bu yüzden, Anadolu’da yeni bir köprüden ilk geçen, onu yapan usta olur...

 

    Kaynakça: Skylife  Temmuz 2005

 

                                 

Akgün Akova'ya teşekkürlerimizle

Denizce