e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Kopyasız Olmaz

 Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 


http://www.yankiyazgan.com    

Lise öğrencisiyken beni kopya çekerken yakalayan 'Milli Güvenlikçi’nin yüzündeki şaşkın üzüntüyü hatırlıyorum. 'Sen de mi...?' derken, sınıfta ise, bir gülüşme. Kim bilir hayattaki kaçıncı suçumu işlemişken, sonunda ele geçmiştim. Yanımda oturan Memo da, fırsattan istifade, kendi kayıtlarına gömülüp eksiklerini tamamlamaktaydı ben hesap verirken. Kızlar bacaklarına yazdıkları 'genelkurmay başkanının yetki ve görevleri'ne yöneldiklerinde ise, sınıf düzeni iyice çığırından çıkmıştı. İşlediğimiz suçların sayısı sonsuz, şu hayatta. Hepsi için de, bir mazeretimiz var.

Lüzumsuz bilgi. Hayatlarında hiç kopya çekmemiş olmaktan gururlananların sayısının pek fazla olmadığı bir toplumdayız. Kopyacılığın ahlaki savunusunu yapamasak da, her zaman pratik bir mazeretimiz vardır: 'Lüzumsuz bilgileri' ezberlememek, zaten başka türlü geçilmesi mümkün olmayan sınavları geçebilmek... Ah, bir de, 'herkes çekiyor'. 'Lüzumsuz bilgileri öğrenmeme hakkı'mı kullanırken, bunun doğal sonucuna katlanmamak gibi bir uyanıklığa başvurmam için ise ne desem boş, biliyorum. İyi not almaktan da vazgeçmiyoruz, bu arada.

Sistem de az değil, hani. Gerekliliği gerçekten tartışılır kuralları koyup, ona uymamanın yollarını da hazırlayarak, hepimizi suç ortağı durumuna düşürüyor. Dibi kara tencereler olarak, uygulanamaz ve canları isterse/işlerine gelmezse denetlenir kuralların delicisi olma yolunu tutuyoruz. Zahmet sevmeyiz ya, onu bilenlerin bize oyunu bu.. Ama, ezber dersi diye bilinen Edebiyat'ı nasıl kopyasız atlattık diye soran olursa... Hocası Azize Hanım, müfredat filan dinlemeyip, bize o Aruz kalıplarını ezberletmedi. Sınav sorusu yapmadı. Merak edenler, hevesliler iyice etüd ettiler, 9 yerine 10 aldılar. Ezberle(ye)meyenler de, başka konularda maharetlerini gösterdiler. Azize Hanım da müfredata uymayarak, bir başka suç işlemiş oldu, bu arada.

Kopya destanları. Gazetelerde hikayesinin özetini okuduğum, (yani, seyretmediğim!) bir filmde anlatılana benzer biçimde, herkesin hayatında unutulmazlaşan destansı bir operasyonla, soruları ele geçirmek okul kopyacılığının en uç ve 'heyecan verici' örneği sayılabilir. Benim okul arkadaş çevremde, 'Mançurya Gomez' olarak adlandırılan bu operasyonlarda bazen gizlice bir hoca odasına girmek, bazen aynı soruların sorulduğu bir önceki gruptan, soruları (bizimle görüşmemeleri için bulunduruldukları odanın havalandırma tünelinden ulaşarak) almak gibi işlemler yapılır. Operasyona, o zamanki hislerimize kapılırsak, pekala, (ateşi Tanrılardan çalan kişi). Prometeus adını da verebilirdik. Hırsızın kendisine Robin Hood demesi gibi...

Yalnız değiliz. Kopyacılık, Türkiye'ye özgü bir sorundur, diye dertlenir, yine kendimize en ağır darbeleri vururken, sonra okurum diye bir kenara ayırdığım Newsweek'lerden birisindeki haberler milli incinme duygularımı korudu: ABD'deki okullarda kopyacılık 1963'deki %26'lardan, 2003'teki %70 oranına tırmanmış. TOEFL sorularını ezberleyip yüksek puanlar alarak ABD'ye gelen, ama İngilizce ders dinlemeyi bile beceremeyen 'yabancı'ların ezberciliğini de bir çeşit kopyacılık sayan Amerikalıların kopyaya 'zero tolerance' politikasının kurbanları arasında Türkler az değil. Ama, kopyanın dünyada yaygınlaşması ile birlikte kopya teknikleri konusundaki 'üstünlüğümüz' (Korelilerin SMS kullanarak yaptıkları Mançurya Gomez'leri ya da Hintlilerin tıp fakültelerine giriş sınavı sorularını 15,000 dolardan sattıkları operasyonları da unutmayalım), güvenlik duvarları yükseltilene kadar bir avantaj bile olabilir.

Kopyanın gerçek anlamını çözmekte, hakkım olmayan bir şeyi elde etmenin basit ve masum bir hilesi olduğunu anlamakta nasıl bu kadar gecikmiş olduğuma epey bir zaman akıl erdiremedim. Bir tür körlük diyebiliriz. Bir yolsuzluk, bir alavere-dalavere, hayali ihracat, şu bu ile karşılaştığımızdakine benzeyen. Hani, 'bu memleket böyle arkadaş', ya da 'valla, helal olsun' gibilerinden tepkiler verdiğimiz olaylara, kızıp da hak verdiğimiz cinsten. Bulduğum cevap şu: Bu tür suçları küçük yaştan işlemeye başlıyoruz. Başkaları da, bize, kendileri de aynı yoldan geçtiklerinden ya da bize bir tür hak verdiklerinden, bir şekilde hoşgörüyor, göz yumuyorlar. O çocuksu dürüstlüğümüz, yalan kıvıramazlığımızın kayboluşunu hızlandırıyorlar. Anne-babamız evdeyken, kapıyı açıp da, istenmeyen misafire 'annemler evde yok' dedirtilmemiz gibi.

Bizi basit yalandan başlayarak suça ortak ettiklerinde (ya da biz ortak olduğumuzda), şu ya da bu ölçüde, başkalarının yaptıklarına sesimizi çıkartmamız giderek zorlaşıyor. Kendi 'suç' dosyamız giderek kabardığında ise, daha beteri, suçu olağan karşılıyor, 'n'olacak ki' diyebiliyoruz. Hakikaten ne olur ki? Cevaplarınızı merak ediyorum.

 

Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

18.09.2007