| |
http://www.yankiyazgan.com
Lise öğrencisiyken beni kopya çekerken yakalayan 'Milli
Güvenlikçi’nin yüzündeki şaşkın üzüntüyü hatırlıyorum. 'Sen de
mi...?' derken, sınıfta ise, bir gülüşme. Kim bilir hayattaki
kaçıncı suçumu işlemişken, sonunda ele geçmiştim. Yanımda oturan
Memo da, fırsattan istifade, kendi kayıtlarına gömülüp
eksiklerini tamamlamaktaydı ben hesap verirken. Kızlar
bacaklarına yazdıkları 'genelkurmay başkanının yetki ve
görevleri'ne yöneldiklerinde ise, sınıf düzeni iyice çığırından
çıkmıştı. İşlediğimiz suçların sayısı sonsuz, şu hayatta. Hepsi
için de, bir mazeretimiz var.
Lüzumsuz bilgi. Hayatlarında hiç kopya çekmemiş olmaktan
gururlananların sayısının pek fazla olmadığı bir toplumdayız.
Kopyacılığın ahlaki savunusunu yapamasak da, her zaman pratik
bir mazeretimiz vardır: 'Lüzumsuz bilgileri' ezberlememek, zaten
başka türlü geçilmesi mümkün olmayan sınavları geçebilmek... Ah,
bir de, 'herkes çekiyor'. 'Lüzumsuz bilgileri öğrenmeme hakkı'mı
kullanırken, bunun doğal sonucuna katlanmamak gibi bir
uyanıklığa başvurmam için ise ne desem boş, biliyorum. İyi not
almaktan da vazgeçmiyoruz, bu arada.
Sistem de az değil, hani. Gerekliliği gerçekten tartışılır
kuralları koyup, ona uymamanın yollarını da hazırlayarak,
hepimizi suç ortağı durumuna düşürüyor. Dibi kara tencereler
olarak, uygulanamaz ve canları isterse/işlerine gelmezse
denetlenir kuralların delicisi olma yolunu tutuyoruz. Zahmet
sevmeyiz ya, onu bilenlerin bize oyunu bu.. Ama, ezber dersi
diye bilinen Edebiyat'ı nasıl kopyasız atlattık diye soran
olursa... Hocası Azize Hanım, müfredat filan dinlemeyip, bize o
Aruz kalıplarını ezberletmedi. Sınav sorusu yapmadı. Merak
edenler, hevesliler iyice etüd ettiler, 9 yerine 10 aldılar.
Ezberle(ye)meyenler de, başka konularda maharetlerini
gösterdiler. Azize Hanım da müfredata uymayarak, bir başka suç
işlemiş oldu, bu arada.
Kopya destanları. Gazetelerde hikayesinin özetini okuduğum,
(yani, seyretmediğim!) bir filmde anlatılana benzer biçimde,
herkesin hayatında unutulmazlaşan destansı bir operasyonla,
soruları ele geçirmek okul kopyacılığının en uç ve 'heyecan
verici' örneği sayılabilir. Benim okul arkadaş çevremde,
'Mançurya Gomez' olarak adlandırılan bu operasyonlarda bazen
gizlice bir hoca odasına girmek, bazen aynı soruların sorulduğu
bir önceki gruptan, soruları (bizimle görüşmemeleri için
bulunduruldukları odanın havalandırma tünelinden ulaşarak) almak
gibi işlemler yapılır. Operasyona, o zamanki hislerimize
kapılırsak, pekala, (ateşi Tanrılardan çalan kişi). Prometeus
adını da verebilirdik. Hırsızın kendisine Robin Hood demesi
gibi...
Yalnız değiliz. Kopyacılık, Türkiye'ye özgü bir sorundur,
diye dertlenir, yine kendimize en ağır darbeleri vururken, sonra
okurum diye bir kenara ayırdığım Newsweek'lerden birisindeki
haberler milli incinme duygularımı korudu: ABD'deki okullarda
kopyacılık 1963'deki %26'lardan, 2003'teki %70 oranına
tırmanmış. TOEFL sorularını ezberleyip yüksek puanlar alarak
ABD'ye gelen, ama İngilizce ders dinlemeyi bile beceremeyen
'yabancı'ların ezberciliğini de bir çeşit kopyacılık sayan
Amerikalıların kopyaya 'zero tolerance' politikasının kurbanları
arasında Türkler az değil. Ama, kopyanın dünyada yaygınlaşması
ile birlikte kopya teknikleri konusundaki 'üstünlüğümüz'
(Korelilerin SMS kullanarak yaptıkları Mançurya Gomez'leri ya da
Hintlilerin tıp fakültelerine giriş sınavı sorularını 15,000
dolardan sattıkları operasyonları da unutmayalım), güvenlik
duvarları yükseltilene kadar bir avantaj bile olabilir.
Kopyanın gerçek anlamını çözmekte, hakkım olmayan bir şeyi
elde etmenin basit ve masum bir hilesi olduğunu anlamakta nasıl
bu kadar gecikmiş olduğuma epey bir zaman akıl erdiremedim. Bir
tür körlük diyebiliriz. Bir yolsuzluk, bir alavere-dalavere,
hayali ihracat, şu bu ile karşılaştığımızdakine benzeyen. Hani,
'bu memleket böyle arkadaş', ya da 'valla, helal olsun'
gibilerinden tepkiler verdiğimiz olaylara, kızıp da hak
verdiğimiz cinsten. Bulduğum cevap şu: Bu tür suçları küçük
yaştan işlemeye başlıyoruz. Başkaları da, bize, kendileri de
aynı yoldan geçtiklerinden ya da bize bir tür hak
verdiklerinden, bir şekilde hoşgörüyor, göz yumuyorlar. O
çocuksu dürüstlüğümüz, yalan kıvıramazlığımızın kayboluşunu
hızlandırıyorlar. Anne-babamız evdeyken, kapıyı açıp da,
istenmeyen misafire 'annemler evde yok' dedirtilmemiz gibi.
Bizi basit yalandan başlayarak suça ortak ettiklerinde (ya da
biz ortak olduğumuzda), şu ya da bu ölçüde, başkalarının
yaptıklarına sesimizi çıkartmamız giderek zorlaşıyor. Kendi
'suç' dosyamız giderek kabardığında ise, daha beteri, suçu
olağan karşılıyor, 'n'olacak ki' diyebiliyoruz. Hakikaten ne
olur ki? Cevaplarınızı merak ediyorum.
Prof. Dr.
Yankı Yazgan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

18.09.2007 |
|