
Kozmetik ve cilt bakımı ürünleri, bir çok insanın günlük
yaşamında önemli bir yer tutuyor. Kadın ya da erkek, birçoğumuz
dış görünümümüze önem veriyoruz. Bedenimizi temizlemek, hoş
kokmak, cildimizi dış etkilerden korumak amacıyla hergün çok
sayıda kozmetik ürünü kullanıyoruz. Araştırmalarda, yetişkin bir
insanın ortalama olarak günde yedi farklı kozmetik ve cilt
bakımı ürünü kullandığı belirlenmiş. Kişisel bakım ürünlerine
düşkünlüğümüz, çok eskilere, tarih öncesi dönemlere dayanıyor.
Üstelik, ekonomik koşullardan, savaşlardan neredeyse hiç
etkilenmeyen bir tüketim olgusu olarak karşımıza çıkıyor. 20.
yüzyılın ikinci yarısından sonra, hem kozmetik ve kişisel bakım
ürünlerinin, hem de bu ürünlerin yapımında kullanılan maddelerin
çeşitliliği giderek arttı. Günümüzde bu çeşitlilik, çoğu kez
ürünler arasında bir seçim yapmayı güçleştiriyor. Kozmetik
ürünlerinin dünyasına kısa bir yolculuğa ne dersiniz?
Kozmetik ürünlerinin dünyası, özellikle de ürünlerin tanıtımında
kullanılan terimler ve etiketlerindeki dil göz önüne
alındığında, gizemli bir dünya. Başka yönleri de var elbette.
Örneğin, şampuanınızın etiketinde belirtildiği gibi yalnızca
doğal ürünler içerdiğinden nasıl emin olursunuz? Ya da, el
kreminizin söylendiği gibi vitaminler içerdiğinden? Elbette en
doğrusu, ürünün etiketindeki içindekiler listesine bakmak
olacaktır. Burada, ürünün içinde bulunan maddeler en fazla
miktarda bulunandan en az miktardakine doğru sıralanır. Bu
karışımdaki belli bir maddeyi arayanlar ya da belli bir maddeden
kaçınması gerekenler açısından önem taşır. Kimi ürünlerin
içindekiler listesinde, ürüne kokusunu veren maddeler de yer
aldığı için liste daha uzun olur. Ancak, kimyager ya da kozmetik
araştırmacısı değil, ortalama bir kozmetik ürünü tüketicisi
için, içindekiler listesi genellikle çok karmaşık görünür.
Örneğin, şampuanımızın içindeki “metil paraben”in petrol
ürünlerinden elde edilen sentetik bir koruyucu olduğunu, ya da
el kremimizin içindeki “tosoferol”ün E vitamini olduğunu
bilmeyebiliriz.
Besin endüstrisinde olduğu gibi, kozmetik endüstrisinde de
üreticiler, ürünlerinin içindeki maddeleri paketlerinde
belirterek tüketicileri bilgilendirmek zorundadır. Etiket
bilgileri, tüketicilerin alerjiye yol açabilecek maddeleri
belirleyebilmeleri ve birbirine benzer etkiye sahip olduğu iddia
edilen ürünleri birbirleriyle karşılaştırabilmeleri açısından da
önem taşır. Her ürünün etiketinde, ürünün hangi amaçla
kullanıldığı, içindeki ürün miktarı, kullanım talimatı, üretici
ya da dağıtıcı firmanın adı ve adresi, uyarılar ve önlemler de
yer alır. Kimi ürünlerin üzerindeyse, “24M”, “12M” ve “3M” gibi
işaretler bulunur. “24M” ürünün açtıktan sonra, normal
koşullarda ve aşırı sıcağa maruz bırakılmadan kullanıldığında,
kaç ay içinde tüketilmesi gerektiğini belirtir. Örneğin, “24M”,
ürünün açıldıktan sonra 24 ay içinde, “12M”, 12 ay içinde, “3M”,
3 ay içinde tüketilmesi gerektiğini belirtir. Bu süre, kozmetik
ürünün tipine göre farklılık gösterir.
Kozmetik ürünlerin birçoğunda, su, emülsiyonlayıcı, koruyucu,
koyulaştırıcı, renklendirici, koku verici ve pH dengeleyici
maddelerden en azından bir bölümü bulunur. Kozmetik ürünlerin
birçoğunun en temel maddesi “emülsiyonlayıcı”dır. Bunlar, ürünün
içindeki yağlarla suyun birbirine karışmasını sağlar. Kozmetik
ürünler, ya, emülsiyonlayıcılar sayesinde suyun içine dağılmış
yağ damlacıklarından, ya da, yağın içine dağılmış su
damlacıklarından oluşur. Emülsiyonlayıcılar, suyla yağ
arasındaki yüzey gerilimini değiştirerek pürüzsüz dokulu,
homojen bir ürünün ortaya çıkmasını sağlar. Kozmetik ürünlerin
içinde, bakteri ve küf gibi mikroorganizmaların üremesini
engellemek için “koruyucu” adı verilen maddeler de bulunur.
Çünkü, mikroorganizmalar, ürünün bozulmasına neden olur,
kullanıcının sağlığı açısından tehlike oluşturur. Kozmetik
ürünlerinin kıvamı, genellikle polimerler gibi kalınlaştırıcı
maddelerle sağlanır. Bu polimerler sentetik ya da doğal
kaynaklardan elde edilmiş olabilir. Çok koyu kıvamlı
kozmetikler, su ya da alkol gibi çözücülerle inceltilir.
Kozmetik ürünlerin içindekiler listesinde, ürüne hoş koku ya da
renk veren ve pH (asitlik) düzeyini ayarlayan kimyasal maddeler
de vardır.
Yaşlanmanın Etkileriyle Savaş
İnsan cildinin yaşlanma sürecini anlayabilmek için bugüne kadar
çok sayıda araştırma yapılmış: Yaşlanmayla birlikte, bütün deri
hücreleri, fazla miktarda “serbest radikal” üretmeye başlar.
Serbest radikaller, hücredeki süreçler sırasında çıkan kararsız
oksijen molekülleridir. Güneşin zararlı etkileri ve sigara
tüketimi gibi dış etkenlere bağlı olarak da üretilirler. İdeal
koşullarda, deri hücrelerinde doğal olarak bulunan beta karoten,
E, C ve A vitamini gibi “antioksidan” maddeler tarafından yok
edilirler. Yaşlanan deri hücrelerinde, doğal antioksidanlar
kıttır. Hücrenin içinde “serbest kalan” serbest radikaller,
hücre zarına, proteinlere ve DNA’ya zarar vermeye başlar. Eninde
sonunda kolajenleri de çökerterek deriyi tahriş eden
kimyasalları serbest bırakır. Tüm bu hücresel ve moleküler
olayların birleşimi, cildin yaşlanmasına ve kırışıklık oluşumuna
yol açar.
Günümüzde, birçok cilt bakım ürününün cildi nemlendirmekten çok
daha fazlasını yaptığı iddia ediliyor. Kırışıklıkları önlemek,
yaşlanmayı ya da güneşin etkisine bağlı olarak ortaya çıkan
bozulmayı önlemek, hatta tersine çevirmek gibi. Peki, bu ürünler
gerçekten işe yarıyor mu? Kırışıklık önleyici kremlerde
kullanılan retinol, koenzim Q-10, büyüme faktörleri, çay özü, C
vitamini, E vitamini ve kolajen gibi maddelerden bazılarının
kırışıklıklara iyi gelebileceğini gösteren araştırmalar var.
Ancak, bu maddelerin hiçbirinin yararlılığı kanıtlanmamış.
Örneğin, bunlardan retinol, (A vitamininin teknik bir adı),
kırışıklık önleyici kremlerde kullanılan antioksidan maddelerden
biri. (Antioksidanlar, deri hücrelerine zarar vererek
kırışıklıklara yol açan “serbest radikaller”i engeller).
Retinol’ün cilt bakım ürünlerindeki popülaritesi, kırışıklıklara
karşı kullanılan reçeteli ilaçlar olan “Retin-A” ve “Renova”yla
ilişkilendirilmesinden kaynaklanıyor. Her iki ilacın da etkin
maddesi, “tretinoin”. Trenitoin, A vitamininin bir asit formu.
Araştırmalar, tretinoinin, Güneş’in yol açtığı anormal hücre
üretimini normale döndürmede etkili olduğunu gösteriyor.
Trenitoinin cilde uygulanması mucize sonuçlar doğurmuyor; ama
bazı olumlu etkilerinin olduğu saptanmış. Ancak, bu maddenin
tahriş edici yan etkisi öyle güçlü ki, birçok insan bu yan
etkiyi kaldıramaz. Bu nedenle de, Retin-A ya da Renova gibi
ilaçlar, ancak doktor kontrolünde kullanılabiliyor. Cilt bakımı
ürünlerinde kullanılan retinolün bu ilaçlardaki tritinoitle aynı
etkiyi yapabilmesi için, cilde sürüldükten sonra çeşitli
aşamalardan geçerek tritinoite dönüşmesi gerekiyor ki, bu da
uzak bir ihtimal. Dahası da var; ABD’deki Gıda ve İlaç
idaresinin incelemelerine göre, piyasadaki kimi retinollü cilt
ürünlerinin içinde, gözardı edilebilecek ölçüde az retinol
bulunuyor.
|
 |
Kırışıklık önleyici kremlerde kullanılan bir başka maddeyse,
hidroksi asitleri. Bu ürünlerde kullanılan alfa, beta ve
poli hidroksi asitlerinin hepsi de, şekerli meyvelerden elde
edilen asitlerin sentetik türleri. Bu asitlerin, derideki
ölü hücre tabakasını soyarak, yumuşak ve pigmentleri eşit
olarak dağılmış yeni deri oluşumunu uyardığı biliniyor.
Kozmetik ürünlerinde kullanıldığında, cildi nemlendirirken
derin çizgi ve kırışıklıkları iyileştirdiği iddia ediliyor.
Hidroksi asitleri, deride bulunan ve deriyi kalınlaştırarak
su kaybını önleyen kolajen üretimini uyarıyor. |
Ancak, yanma, kaşınma, acı hissi ve yara izi kalma riski gibi
yan etkileri var; cildin güneş ışınlarından zarar görme
yatkınlığını da artırıyor. Koenzim Q- 10’a gelince. Bu,
hücrelerde enerji üretiminin düzenlenmesine yardım eden bir
besin maddesi. İnsanlar üzerinde yapılan iki araştırmada, yan
etkiye yol açmadan göz çevresindeki kırışıklıkları azalttığı
görülmüş; ancak, uzun vadeli etkilerinin ortaya çıkarılması için
yeni araştırmalara gereksinim duyuluyor. Peki, ya büyüme
faktörleri? Büyüme faktörleri, bitki ve hayvanlarda doğal olarak
bulunan hormonlardır. Hücreler arasında kimyasal iletileri
taşırlar. Kozmetik ürünlerinde en sık kullanılan türü, bitki
büyüme faktörü olan kinetin. Kinetinin ciltteki etkisini nasıl
gösterdiği tam olarak bilinmiyor. Kollajen üretimini uyararak
cildin nem tutma özelliğini artırabileceği sanılıyor. Etkili
“bir antioksidan” olabileceği düşünülüyor; ancak, etkisinin ve
uzun vadede güvenilirliğinin ortaya çıkarılması için
araştırmalara gereksinim duyuluyor. Soya fasulyesinden ve soya
sütünden elde edilen protein özlerinin etkisi de tartışmalı. Bu
protein özlerinde, östrojene benzeyen ve “izoflavonlar” olarak
adlandırılan birkaç madde bulunuyor. Bu maddelerin, tıpkı hormon
terapisinde olduğu gibi, deride kırışık azaltıcı etki
gösterebileceği sanılıyor. Hayvanlar üzerinde yapılan
araştırmalarda, izoflavonların cildi güneşin zararlı etkisinden
koruduğu ve ciltteki su moleküllerine bağlanarak kırışıklığı
azaltan ve deriyi kalınlaştıran “hiyaluronik asit” üretimini
artırabileceği görülmüş. Az sayıda kişi üzerinde yapılan bir
başka araştırmadaysa, yaşlanma lekelerinin rengini açabileceği
gösterilmiş. Bazı araştırmacılar, soya izoflavonlarının
kırışıklıkları azaltabileceğini düşünüyorlar. Ancak, etkisinin
ve güvenilirliğinin belirlenebilmesi için daha fazla araştırmaya
gereksinim duyuluyor.
Çay özleri, C vitamini ve E vitamini gibi antioksidan
maddelerin, cildin yaşlanmasını önleyici, güneşin zararlı
etkilerinden koruyucu etki gösterebildiği biliniyor. Ancak,
antioksidan maddeleri içeren ürünlerle ilgili iki önemli sorun
var. Birincisi, ürünlerin birçoğu deri tarafından etkisini
gösterecek ölçüde emilmiyor. İkincisiyse, antioksidan maddelerin
havayla temas ettiğinde hemen bozunması, yani etkisini
kaybetmesi! Ayrıca, Cilde sürülen C ve E vitamininin batma
hissi, kaşıntı ve kızarıklık gibi yan etkileri var. Son olarak,
kolajen, etkisi belki de en çok abartılan madde. Kolajen,
derimizde bulunan ve cildi yumuşak ve esnek tutan, büyük ve
lifli bir protein. Derideki kolajen miktarı yaşla azalır ve
kırışıklık ve sarkmaya katkıda bulunur. Kozmetik ürünlerine
eklenen kolajenin, ince çizgilerin görünümünü azaltarak cildi
sıkılaştıracağı öne sürülüyor. Ancak, cilde sürülen kolajen
hiçbir şekilde deri tarafından emilmez ve bedenin kolajen
üretimini artırmaz.
İstenmeyen Etkiler
Kozmetik üreticilerinin, ürünlerinin, etkilerini bilimsel olarak
kanıtlama zorunluluğu bulunmuyor. Bu nedenle, tüketicilerin
kozmetik ürünlerin etkileriyle ilgili iddiaların bilimsel olarak
kanıtlanmamış olduğunu unutmamaları gerekiyor. Ne yazık ki,
kozmetik ürünlerinin içinde bulunan kimi maddelerin de olumsuz
yan etkileri olabiliyor. Örneğin, koku verici ya da koruyucu
maddeler cilt alerjilerine neden olabilir. Bu, ürünün
uygulandığı yerde döküntüye neden olur. Belli bir kozmetik
ürününe alerjiniz olduğunu düşünüyorsanız, içindeki maddelerden
hangisinin bu soruna yol açtığını bilmek önemlidir. “Yama testi”
adı verilen özel bir alerji testiyle bu belirlenebilir. Daha
sonra da, ürünlerin etiket bilgileri okunarak bu maddelerden
kaçınılabilir. Kimi insanlar, belli bir maddeye alerjik tepki
vermeseler de, bazı ürünler derilerinin dış katmanına zarar
vererek ciltlerini tahriş edebilir. Ölü deriyi soymak için
kullanılan ürünlerse, derinin koruyucu üst tabakasına zarar
vererek cildin geçici bir süre güneş ışınlarına karşı
korunmasını azaltır. Saçları ya da cildi sabun ve deterjanlarla
aşırı sık bir biçimde yıkamak, cildin doğal koruyucu yağ
tabakasının soyulmasına, derinin kurumasına ve pul pul olmasına
neden olur. Makyaj ürünlerinin ve yağlı kremlerin aşırı
kullanımı da derideki gözeneklerin tıkanmasına ve sivilce
oluşumuna yol açabilir.
|
 |
Kozmetik ürünlerinde bulunan belli maddelerin, daha ciddi
yan etkilere yol açabileceği de söyleniyor. Bu maddelerden
biri, “parabenler”. Parabenler, (kozmetik ürünleri ve
yiyecekler de içinde olmak üzere evde kullanılan birçok
üründe bulunan ve antimikrobiyal etkiye sahip koruyucu
maddeler. 2004 yılında İngiltere’de yapılan bir araştırmada,
terlemeyi önleyen deodorantlarda bulunan parabenlerle, göğüs
kanseri arasında bir ilişki olabileceği gösterildi.
Araştırmada, göğüs kanseri teşhisi konmuş 20 kadından alınan
kanserli doku örnekleri incelenmiş ve 18’inde parabenlerin
biriktiği gözlenmiş. |
Ancak bu araştırma, parabenlerin göğüs kanserine yol açtığını
değil, yalnızca göğüs kanserli dokularda parabenlere
rastlandığını gösteriyor. Araştırmacıların parabenleri
seçmelerinin nedeni, bu maddelerin insan hücrelerinde östrojen
hormonunun etkilerini taklit ettiğinin bulunması. Bazı göğüs
kanserlerinin oluşumunda ve gelişmesinde östrojenin etken olduğu
biliniyor. Araştırmaya geri dönecek olursak, parabenlerin
bedenin başka bölümlerinde toplanıp toplanmadığı bilinmiyor.
Araştırmacılar yalnızca göğüs kanserli doku örneklerini
incelemişler. Bunun yanı sıra, bu dokularda rastlanan
parabenlerin kaynağı da bilinmiyor; ancak araştırmacılar
sindirim yoluyla değil, kesikler ya da yaralar yoluyla deriden
emildiğini düşünüyorlar. 2003 yılında ABD’de yapılan bir
araştırmada da, koltukaltını traş etme ve antipersipirantlı
deodorant kullanmaya başlama yaşının ve sıklığının, göğüs
kanserine yakalanma yaşının düşmesiyle ilişkili olduğu görülmüş.
Ancak, araştırmada, bu temizlik alışkanlığıyla göğüs kanserine
yakalanma yaşı arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu ortaya
çıkarılmamış.
ABD’de geçtiğimiz yıllarda yapılan bir çalışmaysa, tüm dünyada
kullanılan kozmetik ve bakım ürünlerinin birçoğunun, kansere yol
açan maddeler içerdiğini ya da insan sağlığına etkilerinin
sınanmadığını ortaya koydu. Öyle görünüyor ki, bu ürünlerde
kullanılan kimyasal maddelerin güvenilirliği konusunda daha
fazla araştırmaya gerek var. ABD’deki Çevre Çalışma Grubu’nun
(Environmental Working Group) hazırladığı “Skin Deep” adlı web
sitesinde, bu çalışmayla ilgili bilgiler ve 7500 farklı kozmetik
ürününü içeren bir veritabanı bulunuyor.
Kozmetik Pazarı ve Tüketiciler
2003 yılında, tüm dünyadaki kozmetik pazarının toplam 200 milyar
dolar olduğu belirlenmiş. Bunun 16 milyarlık bölümünü, erkeklere
özgü ürünler oluşturuyor. Ülkemize gelince. 2002 yılında
Türkiye’deki kozmetik pazarının 2 milyar dolar olduğu
belirlenmiş. Kayıt dışı satışlarla birlikte bu rakamın 5 milyar
dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu ürünlerin, % 10’u ülkemizde
üretiliyor; % 90’ıysa ithal ürünler. Önümüzdeki günlerde, ithal
ürünlerin sayısının daha da artması bekleniyor. 24 Mayıs 2005
tarihinde çıkarılan yeni Kozmetik Yönetmeliği’nden sonra,
özellikle Avrupa Birliği ülkelerinden gelen ithal ürünlerin
sayısının daha da artması bekleniyor. Bunun nedeni, yeni
yasanın, kozmetik ürünlerin üretimi için Sağlık Bakanlığı’ndan
(kimi zaman iki-üç yıl gibi bir sürece yayılan) “izin” alma
zorunluluğunu kaldırarak, bunun yerine, piyasaya sunulacak
ürünleri bakanlığa bildirme zorunluluğu getirmesi. Eski yasayla,
kozmetik ürünlere ruhsat verilmeden önce, ürünlerin içeriği
Hıfzısıhha Enstitüsü’nde inceleniyor, sağlıklı olup olmadığına
karar veriliyordu. Yeni yasayla, kozmetik ürünlerin satışında,
ABD’de ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi “post-marketing” adı
verilen sisteme geçiliyor. Yani ürünler, satıştan önce değil,
satıştan sonra denetlenecek. Ürün, istenmeyen etkilere ya da
zarara yol açarsa, incelemeye alınacak. Gazi Üniversitesi
Mesleki Eğitim Fakültesi Kuaförlük ve Güzellik Bilgisi Ana Bilim
Dalı Başkanı Yard. Doç. Dr. Celalettin R. Çebi, yeni yasayla
ülkeye girecek kozmetik ürünlerinin, yerli kozmetik
üreticilerini güç durumda bırakabileceğini belirtiyor.
Piyasadaki ürünlerin çeşitliliğinin artması da, tüketicilerin
aklını karıştırabilir. Tüketicilerin kozmetik ürünleri konusunda
bilinçli olması, bu nedenle de önem taşıyor.
Peki, ülkemizdeki tüketiciler, kozmetik ürünleri konusundaki
seçimlerinde ne denli bilinçli. Uzman Celalettin R. Çebi’nin
düzenlediği, “Türk Toplumunda Kozmetik Tüketici Davranışları”
adlı araştırmanın ön sonuçlarına göre, tüketicilerin % 54’ü,
hangi kozmetik ürünlerini kullanacağına, kimseye danışmadan
kendi kendine karar verdiğini söylüyor. Arkadaş önerisiyle seçim
yapanların oranı, % 16,8. Araştırmaya katılanların % 13’ü,
kararlarında görsel medyadan etkilendiğini, % 11’i güzellik
uzmanı, % 1,6’sıysa doktor önerisine göre karar verdiğini
belirtmiş. Ancak, aynı araştırmada, kozmetik ürünü
tüketicilerinin % 39’u, satın aldığı kozmetik ürünleriyle ilgili
özel bir tercihi olmadığını, önüne çıkan herhangi bir ürünü
satın aldığını belirtmiş. Yaklaşık % 33’lük bir bölüm ürünün iyi
bir marka olmasına, % 23’lük bir bölüm de ucuz olmasına dikkat
ediyor. Bu iki bulguyu birlikte ele aldığımızda, araştırmaya
katılanların çoğunun kozmetik ürün seçiminde özel bir tercihinin
olmadığını, ancak, ürün seçiminde kararlarını kendi kendine
verdiğini görüyoruz. Çebi, tüketicilerin kozmetik ürünlerin
seçimi konusundaki bilinç düzeyinin yükseltilmesi için, zaman
geçmeden harekete geçilmesi gerektiğini, bu konuda tüketici
derneklerine de iş düştüğünü belirtiyor. Gazi Üniversitesi
bünyesinde de buna yönelik bazı projeler geliştirilmiş.
|
 |
Bunlardan biri, üniversite bünyesinde, tüketicilerin
telefonla bilgi alabilecekleri bir “kozmetoloji danışma
birimi” kurulması. Bu danışma biriminin yapımı tamamlanmak
üzere. Kozmetik ürünlerinin yan etkileri için bir veri
tabanı oluşturmak, tüketici dernekleri birleştiren bir
kozmetik ürünleri platformunun kurulmasına öncülük etmek,
toplumumuzdaki kozmetik ürün kullanıcılarının profilinin
çıkarılması ve popüler kozmetoloji eğitimleri düzenlemek de
Çebi’nin projeleri arasında. |
Kozmetik Ürünlerini Doğru Kullanalım
-
Ürünü kullanmadan önce kullanım talimatlarını ve uyarıları
okuyun.
-
Yeni bir ürünü kullanmaya başlamadan önce, “yama testi”ni
uygulayın: Ürünü kolunuzun iç yanında ya da kulağınızın
arkasındaki küçük bir bölgeye uygulayın, 24 saat bekleyin.
Cildiniz bu teste tepki göstermediyse ürünü kullanın. Özellikle
saç boyaları söz konusu olduğunda, bu testin, önceki
kullanımlarda ürünle sorun yaşanmamışsa da, her defasında
yapılması gerekiyor.
-
Kozmetik ürünlerinizi asla bir başkasıyla ortak kullanmayın;
bakteriler bu ürünler yoluyla kolaylıkla bir insandan başkasına
geçebilir.
-
Bir ürünün üzerinde “hypoallergenic” ifadesi varsa, bu, ürünün
alerjiye neden olmayacağı anlamına gelmez. Bu yalnızca,
üreticinin ürünün başka ürünlere göre daha az alerji yapacağına
inandığını belirtir.
-
Makyaj yapmadan önce her zaman ellerinizi yıkayın.
-
Kozmetik ürünlerini yüksek sıcaklıktan ve güneş ışığından
koruyun. Isı ve ışık, ürünün içinde bakterilerin üremesini
engelleyen koruyucu maddelerin bozunmasına yol açar.
-
Kozmetik ürünlerinin birçoğunun üzerinde son kullanma tarihi
bulunmaz. Ancak, uzmanlar, göz enfeksiyonları riskini azaltmak
için, rimel gibi makyaj ürünlerinin her üç ayda bir
değiştirilmesini öneriyorlar. Genel olarak, bir ürünün
kokusunda, renginde ya da dokusunda değişiklik olduğunu
sezerseniz, onu kullanmayı bırakın.
-
Üreticilerin gerçekçi olmayan iddialarına karşı ihtiyatlı olun;
özelikle, ürünün cildin yapısına ya da bedene kalıcı bir etki
yaptığı öne sürülüyorsa.
Güzelliğin Tarihi
Kozmetik kullanımının tarihi, geçmişi çok eskilere dayanıyor.
Eski Mısır’da kadınların göz kapaklarını boyamak için rastık
kullandıklarını, Kleopatra’nın cildini beyazlatmak ve yumuşatmak
için sütle yıkandığını biliyoruz. Günümüzden 3000 yıl önce, Eski
Yunan kadınları kurşun-karbonatla boyanarak yüzlerini soldurmaya
çalışıyorlardı. 19. yüzyıla kadar, yüz beyazlatmada, içinde
karbonat, hidroksit ve kurşun oksit bulunan özel bir karışım
kullanılıyordu. Her kullanımda bedende biriken bu maddeler,
sayısız fiziksel rahatsızlığa neden olur; kimi zaman kasların
felç olmasına ya da ölümlere yol açardı. 19. yüzyılda bu ölümcül
karışımın yerine, içinde çinko oksit bulunan yeni bir yüz
pudrası kullanılmaya başlandı. Göz farı olarak kurşun ve
antimuan sülfürü, dudak boyası olarak cıva sülfürü ve gözlerin
parlamasını sağlamak için de güzelavratotu gibi zehirli maddeler
kullanılıyordu. Terlemeyi önleyen ve etkin maddesi alüminyum
klorür olan terlemeyi baskılayan koku gidericiler de 1890’larda
ortaya çıktı. 1940’larda, yarattığı cilt sorunları nedeniyle,
alüminyum klorürün yerini, günümüzde de kullanılan alüminyum
klorohidrat aldı. Kozmetik endüstrisinin günümüzdeki anlamıyla
büyümeye başladığı dönem, 20. yüzyılın başları. 1910’lu yıllarla
50’li yıllar arasında, gazete ve dergilerde çıkan yazılar
aracılığıyla, kadınlara, egzersiz, diyet ve kozmetiklerle saç
ürünlerinin düzenli kullanımının kendilerini daha çekici
yapacağı anlatıldı. Daha önceleri bu tür güzellik
yardımcılarının yalnızca ahlâksal değerlere bağlılığı kuşkulu
çevrelere özgü olduğu düşünülürdü. Sinemanın bulunuşu ve renkli
film yönteminin geliştirilmesi, kozmetik endüstrisi açısından
bir dönüm noktası oldu. İlk kadın sinema oyuncularından Theda
Bara’nın beyazperdedeki, Helena Rubinstein kozmetik ürünleriyle
süslenmiş görüntüsü sansasyon yaratmıştı. Rubinstein, rimeli ve
renklendirilmiş pudra kavramını geliştirdi. Fransız sahne
sanatçılarından etkilenerek gözleri renklerle gölgelendirmeye
başladı; dudakları kırmızıya boyayarak belirginleştirdi.
Hollywood’da makyaj sanatçısı olan Max Factor ise, o dönemlerde
çok çeşitli ürünlerle kozmetik endüstrisine katkıda bulunan bir
başka addı. Onun ürünleri, film teknolojisindeki gelişmelerin
sonucuydu; çünkü, renkli filmlerde istenen etkilerin
yaratılabilmesi için oyunculara farklı makyajlar yapılması
gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın da kozmetiğin
yaygınlaşmasında önemli rol oynadığı düşünülüyor. 1910’ların
sonunda kadınlar hem toplumsal hem de ekonomik açıdan
özgürleştiler. 1920’lerde, sinema sayesinde beyaz ten modası
tarih oldu; artık, bronz ten modaydı. İkinci Dünya Savaşı
sırasında naylon çorap kıtlığı nedeniyle çıkan “bacak makyajı“
modasının ardından, 1950’lerde, bronzlaştırıcı ürünlerin
reklamlarında artış oldu. Aynı yıllarda, televizyonun
yaygınlaşmaya başlamasıyla, “Procter&Gamble” gibi sabun
firmalarının sponsorluk yaptığı bazı radyo programları da
televizyona taşındı. Kozmetik ürünlerinin reklamları
yaygınlaştı. 1960’larda, hem takma kirpiklerin hem de “doğal”
kozmetik ürünlerinin popülerliğinde artış oldu. Doğal ürünler,
havuç suyu ve karpuz özü gibi bitki kökenli karışımlara
dayanıyordu. 1970’lerde, ABD’de soyu tükenmekte olan canlıları
koruma yasasının yürürlüğe girmesiyle, belli bitkilerin kozmetik
üretiminde kullanılması yasaklandı. Sonraki yıllarda, hem
teknolojideki ilerlemeye, hem de kozmetik pazarının doymak
bilmeyen açlık duygusuna bağlı olarak, çok daha karmaşık ve
çeşitli ürünler üretilmeye başlandı.
Kozmetik Sözlüğü
“Fragnance”:
Hoş koku. Bir kozmetik ürününe koku vermek amacıyla kullanılan
doğal ya da sentetik madde ya da maddeler.
“Fragrance-free”:
Kokusuz. Etiketinde bu şekilde nitelendirilen ürünler, sabunun
yağlı kokusunu ya da başka kokuları bastırmak amacıyla az
miktarda kokulandırıcı içerir.
“Hypoallergenic”:
Alerjik tepkilere yol açma olasılığı başka ürünlere göre daha
az. Ancak, bu terimin resmi ya da bilimsel bir anlamı yok.
Yalnızca, alerjiye rastlandığı çok bilinen maddelerin
kullanılmadığını belirtir.
“Lanolin”:
Koyun yününden elde edilen ve nemlendirici olarak kullanılan
doğal bir esans (öz). Alerjik tepkilerin önemli nedenlerinden
biridir; ancak ender olarak saf formunda kullanılır.
“Natural”:
Doğal. Ürünün içinde, doğrudan bitkilerden ya da hayvansal
ürünlerden elde edilen özler bulunduğunu belirtir. Son yıllarda
kozmetik ürünlerinin birçoğunun içinde bir ya da iki bitki özü
bulunduğunu görüyoruz. Doğal maddelerin “iyi” olduğu (buradan
hareketle sentetiklerin de “kötü” olduğu) konusunda yaygın bir
kanı olsa da, bu doğru değil. Kimi zaman bitki özlerinin ürünün
etiketini daha hoş kıldığı için eklendiği bile söylenebilir.
Aslında, ürünün içine homojen bir biçimde karışmaları güç olduğu
ve kolay bozundukları için, doğal ürünler, ürünlerin formülünü
geliştirenler açısından da sıklıkla sorun oluşturuyor.
“Non-comedogenic”:
Etiketinde bu şekilde nitelendirilen ürünlerin içinde, derideki
gözeneklerin tıkanmasına neden olabileceği bilinen maddeler
bulunmaz.
“Parabenler” (“metilparaben”, “profilparaben” ve
“bütilparaben”):
Kozmetik ürünlerinde en sık kullanılan koruyucu maddelerden
biri. Genellikle şampuanlarda, fondötenlerde, yüz maskelerinde,
saç bakımı ürünlerinde, tırnak kremlerinde ve saçlara kalıcı
dalga veren ürünlerde kullanılıyor.
“Propilen glikol”:
Kozmetiklerde, suyun yanı sıra en sık kullanılan nem taşıma
aracı.
“Cruelty free” ya da “Not tested on
animals:
Ürünün hayvanlar üzerinde denenmemiş olduğu anlamına gelir. Bu
terimlerle ilgili de yasal bir düzenleme olmadığı için,
üreticiler bu ibareleri diledikleri gibi kullanabiliyorlar. Kimi
üretici firmalar, hammadde sağlayıcılarına güvenirler ya da
ürünlerinin ya da içerdiklerinin güvenli olduğunu kanıtlamak
için gereken hayvan testlerini yapacak laboratuarlarla
anlaşırlar. Kimi üreticilerse bilimsel literatüre, ham madde
güvenlik testlerine ve kontrollü insan deneylerine güvenirler.
Kozmetik üretiminde kullanılan hammaddelerin çoğu,
kullanımlarına ilk başlandığı zamanlarda hayvanlar üzerinde
denenmiştir. Kozmetik üreticileri, bu sözü tutabilmek için,
ürünlerinde yalnızca “günümüzde” hayvanlar üzerinde denenmemiş
maddeleri kullanabilirler.
“Alcohol free”:
Alkol içermez. Kozmetik ürünlerin etiketindeki “alkolsüzdür”
terimi, ürünün içinde etil alkol bulunmadığı anlamına gelir.
Ancak, bu ürünlerin içinde setil, stearil ya da lanolin alkol
bulunabilir. Yağ alkolleri olarak bilinen bu ürünlerin cilt
üzerindeki etkisi etil alkolün etkisinden çok farklı. Izopropil
alkolse kozmetik ürünlerinde ender olarak kullanılıyor. Kozmetik
ürünlerinde kullanılan etil alkol, alkollü içeceklerde
kullanılmasını önlemek amacıyla, içecek niteliğini yok eden
denatüralizasyon işleminden geçirilir. Denatüralize edilmiş etil
alkol, kozmetik ürünlerin içerik listesinde “Alcohol Denat” ya
da “SD Alcohol” ifadesi ve yanındaki bazı kodlarla gösterilir
(örneğin, “SD Alcohol 23-A”, “SD Alcohol 40” gibi)..
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Haziran-2005