İlkokulda öğretmen “yerli malı haftası” çerçevesinde okula
baklagil, kuru yemiş, varsa meyve getirmemizi isterdi. Her şey
yerli, dışarıdan alacak paramız yok, neden öğretmen bizden yerli
malı getirmemizi istiyor diye kendi kendime hep sordum. Ancak bu
çelişkiyi ve anlayışın perde arkasını çok sonraları
kavrayabildim. Bir tarım toplumu olan Osmanlıdan, Cumhuriyet
yönetimine geçen ülkemiz 80 yıllık süreçte halen nüfusunun
%35–40 arası tarımda çalışmakta, yarısına yakını da geçimini
kısman de olsa tarımdan sağlamaktadır. Buna rağmen Cumhuriyetin
ilk yıllarında Osmanlıdan kalma borçlar bir yana hayatın her
alanında gelişerek çağdaş bir toplum olma yolunda ilerleyen o
dönemin yöneticileri bağımsızlığın önemini iyi kavramış
olmalılar ki dışa bağımlılıktan uzak durmayı, bunun için kendi
ayakları üzerinde durmayı birinci hedef edinmişlerdir. Birinci
Dünya Savaşı, sonra da Kurtuluş Savaşı deneyiminden doğan genç
cumhuriyetin önderleri, ülkenin bir yandan devasa dış borç
içindeki durumu, diğer yandan bütün kaynaklarının tükendiğini
dikkate alarak toplumun tarıma dayalı sosyo-ekonomik
yapılanmasını doğru tahlil ederek kendi yağında kavrulmayı
başarı ile sürdürmüşlerdi.
O dönemde devletin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşullar,
sanayi kuruluşlarının yokluğu ve tarıma elverişli alanların çok
azının ekilebilir durumda olması, ayrıca tarım tekniklerinin
geriliğine rağmen öz kaynaklarına dayalı kalkınma hamleleri
hedeflemişlerdi. Savaştan yorgun ancak gururla çıkan yoksul
halk, her şeye rağmen yabancı mallar yerine, kendi
ürettikleriyle yetinmek durumundaydı. Yerli malı haftası ilk
defa Atatürk tarafından 1923 yılında İzmir İktisat Kongresinde
yurdun bağımsızlığının korunması için, yerli mallar üretilmesi
ve kullanılmasının önemini vurgulamasıyla başlatılmıştır. Bunu
takiben Başbakan İsmet İnönü 12 Aralık 1929 tarihinde
T.B.M.M.’de yaptığı konuşmada ulusal ekonominin, yerli malı
kullanımının önemini ve tutumlu olmanın zorunluluğunu belirtir.
Cumhuriyet döneminde temelleri atılan, kendi kendine yeter
bir toplum olma iradesi sayesinde tarıma dayalı sanayi alanında
büyük gelişmeler gösterildi. Osmanlının borçları ödendi, ülke
saygın bir konuma getirildi. Dönemin yöneticileri ve halkı
birlik ve beraberlik ruhu içinde bağımsızlık uğruna aç ve yoksul
kalmayı da göze alarak İkinci Dünya Savaşına girmeme becerisini
gösterebilmiş, tabii bu arada halk da zorluklara katlanmasını
anlayışla karşılamıştır. Bir bütün olarak kendi gücüne
güvenmeyi, kendi kaynaklarını doğru kullanmayı benimsemişlerdir.
Bunu topluma anlatabilmek için 1946 yılından itibaren okullarda
her 12 Aralık’la başlayan haftayı Yerli Malı Haftası olarak
kutlamaya başladılar. 12 Eylül sonrası 1983 yılında bu haftanın
adı “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası” oldu. Olmasına
oldu ancak tam bu sıralarda ülke tarımının canına okunuyordu.
Bugün de aynı güzelim gelenek ve aydınlanma anlayışı aynı ruh
ile devam ediyor mu bilemiyorum. Ancak geldiğimiz noktada da
insanlarımızın kendi öz ürünlerini tüketmek yerine dışarıdan
alınan malların benimsendiği görülmektedir. Çocukluğumda kuru
üzüm, pestil, kaynatılmış nohut, firik tarhana, mercimek
çorbası, çökelek, koyun peyniri, tereyağı, kömbe, lahmacun ayran
ile beslenirken şimdi çizel, kek, bonibon, kindersürpriz,
toybox, çiklet, çikolata, knor hazır çorbalar, hamburger, tost
kola, fanta vs gibi batıda sınanma bedeli ağır olarak ödenen
besinlerin tüketildiği görülmektedir. Bu tür yiyecekleri de
ülkemiz insanın doğal beslenme yerine daha sağlıksız olmasına
yol açacaktır. Kaldı ki batı ülkeleri bugünlerde bu tür
beslenmenin toplum sağlığını bozduğunu bilimsel olarak ortaya
koyarak yeni stratejiler geliştirmektedirler. Söz konusu yiyecek
ürünlerinin ülkemizde tüketilme tarihi ile ülkemiz tarımının
çöküşe geçiş süreci de aynı döneme rastlamaktadır.
AB Türk
Tarımına Ne Dayatıyor?
Bugün girmeye çalıştığımız AB’nin Ortak Tarım Politikası
çerçevesinde ülkemizin tarımda daha fazla liberal politikalar
izlememizi isterken kendileri haksız rekabet ile elimizi
kolumuzu bağlamaya çalışmaktadırlar. 6 Ekim 2004 tarihinde
açıklanan ilerleme raporunda, Türkiye tarımının yapısal
sorunları bulunduğunu ve üyeliğe kabulün tarımsal yapılanmada
yapılacak iyileşmeye bağlı olduğu belirtilmektedir. Bilindiği
gibi Türkiye’deki tarım işletmeleri yapısı ve üretim modeli
Avrupa’dan farklı. Türkiye’nin tarım sektörünün büyüklüğü ve
işleyişi AB standartlarına ve verimlilik istatistiksel
değerlendirmelerine uymamaktadır. AB sürecinde tarımdaki yapısal
sorunlar, tarımda çalışan 4.1 milyon tarım ailesi ve geniş tarım
alanları nedeniyle tarımın kellesi istenmektedir. Tarımda
çalışan nüfusun %10’un altına çekilmesi istenmektedir. Yani
milyonlarca kişinin işsiz kalması istenmektedir. Sanayi ve
hizmet sektörü gelişmemiş bir ülkede bu yük nasıl kaldırılır,
çıkacak sosyal bunalımların bedelini kim öder, bunu düşünen yok!
AB ilerleme raporunda “Tarım Türkiye'nin en önemli
sosyo-ekonomik sektörüdür. Ancak Türkiye’nin başarılı bir
katılımı gerçekleştirebilmesi için, kırsal kesimin
geliştirilmesi yanında yönetim kapasitesinin kurulmasında da
büyük çaba göstermesi gerekir. Bu durumda Türk çiftçisinin gelir
kaybını önlemek için, bazı tarımsal sektörlerinde rekabet
yeteneğini artırmak zorundadır. Rekabet koşullarının sağlanması
için uzun bir zamana gereksinme duyulacaktır”.
Dünya Ticaret
Örgütü, IMF ve ABD Türk Tarımına Ne Dayatıyor?
Dünya Ticaret Örgütü ve IMF’nin baskısı sonucu bugün AB dâhil
Türkiye’nin tarım ürünlerine verdiği destekleme alımı
politikalarını sıkı bir korumacılık olarak algılamakta ve
desteklemenin kalkmasını ve tarımında serbest piyasa
politikasını uygulamasını istemektedirler. Başta ABD olmak üzere
sahip oldukları ileri teknoloji, güçlü ekonomileri sayesinde
üretim fazlası tarım ürünleri stokları oluşmaya başlanmıştır.
Eldeki artı ürüne sağladıkları sübvasyon nedeniyle mütevazı
şekilde gelişen bizim gibi ülkeler yanında bütün üçüncü dünya
ülkelerinin tarımını çökertmeye çalışmaktadırlar. Dünya Bankası,
IMF ve ABD’nin bütün dünyada yaratmaya çalıştığı temel politika,
desteklemelerin kaldırılması yönünde.
Yabancı
Mallar Daha mı Kaliteli?
Üniversiteye ilk geldiğim 1980’li yılların başında dışa
açılma ile beraber ülkede liberal ekonominin gereği olarak çok
ucuza yağlı peyniri, sonra çikita muzu, Arjantin eti derken Şili
elması, son yılarda Brezilyadan bakla, fasulye, Meksika’dan
ABD’den buğday, İran’dan ceviz, ABD’den pamuk, Kanada’dan
mercimek (ki anavatanı Türkiye'dir!) mısır gelmeye başladı. Daha
ne olup bittiğini bilmeden bir zamanlar tarım ürünleri ihracatı
yapan ülkemiz birden sattığımızdan daha fazla alır bir ülke
durumuna getirildik. Uzmanlar ülkemiz pamuğunun ABD’den daha
ucuz mal edilmesi ve kaliteli olmasına rağmen, ABD’nin
uyguladığı yüksek sübvasyon nedeniyle bizim ürettiğimiz değerin
altında bize pamuk sattığını belirtiyorlar. Böylece bir anda
çiftçimizin ürettiği pamuk dışarıdan satın alınan pamuktan daha
pahalıya mal olduğu için piyasa koşulları gereği dışarının ürünü
tercih edilmektedir. Doğal olarak çiftçimiz pamuk ekemez duruma
gelmiştir. Bir zamanların ak altın üreticisi Çukurova pamuk
ekiminden neredeyse çekilir duruma gelmiştir. Aynı şekilde
ülkemize getirtilen ucuz buğday, mısır diğer ürünler ülkemizde
tarımı çökertmiş durumdadır. Hatta kamuoyu da ikan edilmeye
çalışılarak destekleme ve sübvasyonun kaldırılması gerektiği
topluma anlatılmaktadır. Yapılan propagandada “ekmeğin pahalı
olmasının nedeni destekleme ve sübvansiyon” eğer serbest piyasa
koşulları sağlanırsa buğday daha ucuza alınacak, doğal olarak
ekmek daha ucuz olacak. Tabii Türk tarımı çöktükten sonra da
ileride ekmeğin bizlere kaça satılacağını bilmiyoruz. Belki de
bugün Afrika’nın tarımsal üretim yönünden içine düştüğü duruma
gelebileceğiz. Unutmayalım ülkemizin yakın geçmişte geçirdiği
iki büyük ekonomik krizi güçlü tarımı sayesinden kolay
atlatmıştır. Halkımızın sosyo-ekonomik sigortası olan
tarımımızla iştigal eden geniş kitle kendi öz değerlerine
dönmeseydi belki çok daha büyük sosyal bunalımlar
yaşayabilirdik.
Türkiye Kime
Güvenmeli?
Ülkemiz maalesef tarımsal gelişmede dünyaya ayak uydurmada
hazırlıksız yakalandı. Bu konuda yapılan bütün eleştirilere
kulak kapatıldı. Ülkenin siyasileri ne yazık ki ulusal bilinçten
uzak, daha çok hep batının istek ve talepleri doğrultusunda
politikaları istemeseler de uygulamak zorunda kaldılar. Halkta
ulusal bilinç ve yurttaşlık bilinci gelişmediği için hep yabancı
mallara karşı bir hayranlık oluşmaya başladı. Batılıların isteği
ile ülke tarımın temel direkleri olan şeker ve tütün yasaları
kaş ile göz arasında topluma kabul ettirildi. Çoğumuzda yabancı
hayranlığı, dışarıdan gelen her şey iyi bizimkisi kötü anlayışı
egemen. Cebinde Marlboro sigara, üstünde yabancı marka elbise,
sofrasında yabancı ürünler. “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna
umurunda mı dünya”. Bizler daha kahrolsun X ve Y diye duralım
veya kimler kimler ile gurur duyuyor diyen slogandan öteye
geçmeyen söylemlerle kendimizi avutalım.
Yine maalesef ülkemiz siyasilerinin gelişen tek kutuplu
dünyanın bize dayattığı olguların kısa ve uzun sürede ne
getireceğini dünya dengelerini düşünerek hesaplama yerine
güçlüden yana tavır almayı yeğledikleri görülmektedir.
Görebildiğim kadarı ile yurttaş bilinci üzerine inşa edilmiş
ulusal bilinçten evrensel bilince ulaşma eksikliği
görülmektedir. Ülkemiz insanının kendi potansiyelini tanıması ve
buradan dünya gerçeği ile nasıl bütünleşeceğini küresel kalkınma
mantığı ile değil, holistik-evrensel bakış açısı içinde
sağlaması için eğitimini yeniden çağdaş normlara göre
şekillendirmesi gerekiyor. Nitelikli eğitilmiş bir toplum
yaratmasak korkarım dünya devleri arasında erir gideriz.
Neden Öz
Değerlerimize Güvenmiyoruz?
Bu tür yabancı hayranlığı anlayışı daha çok üçüncü ülkelerin
kendine güvenmeyen, öz değerlerine güvenmeyen, kendi emeğine
değer vermeyen, psikolojik olarak sen veya ben merkezli
sağlıksız birey ve toplumlarda görülen davranışlardır. Hâlbuki
Cumhuriyeti kuran kuşak kendinden emin, öz değerlere güvenen,
onurlu, başı dik, kurtuluş savaşını beyin ve bilek gücü ile
kazanmış mutlu insanlardan oluşuyordu. Cumhuriyetin kuruluşunda
arkasındaki Anadolu coğrafyası bir çok endemik bitkinin
anavatanıdır. Ancak halen yabancıların yaptığı bilimsel
çalışmaların ötesine geçemedik. Nohut, mercimek bitkilerinin gen
kaynağı ülkemizden binlerce kilometre uzaklıktaki Kanada ve
Avustralya’ya götürülerek, oraların koşullarına göre ıslah
edildi ve şimdi bu ülkelerden baklagil alır duruma geldik.
Ne yapılmalı?
Kendi coğrafyamızda daha çok araştırma yaparak biyolojik gen
kaynaklarımızı belirleyip bankalarını kurup koruma altına almak
ilk hedefimiz olmalıdır.
Bütün tohum, damızlık ve gen kaynakları ülkemiz ekolojisine
uygun şekilde geliştirilmelidir.
Ülkemizin yetiştirdiği ürünlerin kalitesi arttırılmalı, ürüne
ve kaliteye göre destekleme sağlanmalıdır.
Tarımda ulusal politika benimsenmeli, teknolojinin bütün
verileri kullanılarak topraklar etüt edilmeli, arazi kullanım
planlaması yapılmalıdır.
Kırsal kalkınma, planlı olarak ülke koşullarına göre
düzenlenmelidir.
Eğitim düzeyi düşük kırsal kesimdeki nüfus kırsalda bilimsel
esaslara dayalı ekolojik tarım yapmak üzere bulundukları ortamda
istihdam edilmelidirler.
Üreticilerin ürünlerini rahat pazarlamaları için
kooperatifleşmeleri ve örgütlenmeleri sağlanmalıdır.
Toplumsal bilinç geliştirmeli, tüketici hakları ve diğer
önlemler alınmalıdır.
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi
iortas@cu.edu.tr