Başarı, özellikle aileleri ve eğitimcileri ilgilendiren ve
üzerinde çok düşünülen bir konu. Peki, öğrenci başarısını neler
etkiler? Ailenin ilgisi, öğretmenin yeterliliği, öğrencinin
becerileri, özel okul, devlet okulu, sosyoekonomik düzey, sınıf
mevcudu...? Bu konuda pek çok etken akla geliyor. Ancak, bu kez
araştırmacılar, sınıf mevcudunun başarıya etkisini incelemişler.
Merak ettikleri konu şu: Acaba küçük sınıflarda eğitim gören
öğrenciler, büyük sınıflarda eğitim görenlerden daha mı başarılı
oluyorlar?
Öğretmen sınıfa giriyor. Hafif bir toparlanma; ardından biraz
daha artan, sonra da belli bir düzeyde kalan bir uğultu. Sınıf
kırk kişi. Arka sıralarda iki çocuk aralarında hafifçe
çekişiyor; çünkü biri, diğerinin saçını çekmiş. Ortalarda bir
iki çocuk daha şimdiden kendi dünyalarına çekilmiş durumda.
Sınıfta durum böyleyken ders nasıl başlayacak? Öğretmen hangi
yöntemleri kullanarak ders işleyecek? Ders bir biçimde başlasa
bile uğultu devam ederken, öğrenciler öğrenebilecekler mi?
Öğretmen, uğultuyu durdurup derse başlamak ister elbette. Bunu
yapmak için belki gözdağı verecek, belki de bağırmayı tercih
edecek. Daha iyi bir olasılık da, öğretmenin olumsuz bir
yaklaşıma başvurmadan, iletişim becerilerini kullanarak, eğitime
uygun bir ortam hazırlayacak biçimde öğrencilerini
yönlendirmesi. Peki, kalabalık bir sınıfta oluşabilecek tek
olumsuzluk gürültü sorunu mu? Gürültü, örneklerden yalnızca
biri; kalabalık sınıfın beraberinde getirdiği başka sorunlar da
olabilir. Ancak yine de, yeterli donanıma sahip bir öğretmen
bunlarla başedebilir.
Kalabalık sınıflarda öğretmenlerin yüz yüze kaldığı sorunlar
bir yana, anne-babaların ve eğitimcilerin kalabalık sınıflardaki
eğitimin sonuçlarını sorguladıklarını her zaman duyarız.
Eğitimin sonuçlarının temel göstergesi, öğrencilerin başarı
düzeyi. Anne-babaların ve eğitimcilerin, kalabalık sınıflarda
okuyan öğrencilerin başarı düzeyleriyle ilgili kaygıları
olabiliyor. Yaygın düşünce, kalabalık bir sınıftaki öğrencilerin
başarı düzeylerinin daha düşük olacağı yönünde. Uzun bir süredir
kendi eğitim sistemini sorgulayan ABD’de, ilköğretimin ilk üç
sınıfı açısından, sınıf mevcuduyla öğrenci başarısının
ilişkisini inceleyen birkaç araştırma ve pilot çalışma yapılmış.
İşin ilginç yanı, ABD’de sınıfların zaten ortalama 25 kişilik
olması. Bizim ülkemizdeyse, bazen sınıflar 60 kişilik bile
olabiliyor. Amerikalıları kendi ülkelerindeki eğitimle ilgili
olarak düşündüren konulardan biri, ortaöğretim düzeyindeki
öğrencilerin Asya ve Avrupa ülkelerindekilere göre, daha
başarısız kalmaları olmuş. Bazı uluslararası çalışmalar, Japonya
ve bazı diğer Asya ülkelerindeki öğrencilerin matematik ve fen
derslerinde dünyada en iyi olduklarını ortaya koymuş. Sözü geçen
bu çalışmalardan birine katılan 38 ülkenin öğrencilerinin
matematik testlerinden aldıkları puanlara göre sıralamasında
Singapur birinciyken, ABD ondokuzuncu, Türkiye ise otuzbirinci.
Sınıf mevcudu açısından şöyle bir düşünecek olursak, bazı Asya
ülkelerindeki öğrencilerin başarılı olmaları, sınıftaki öğrenci
sayısıyla doğrudan ilişkili olmasa gerek; çünkü bu ülkelerde
ortalama 40 öğrenciye bir öğretmen düşüyor.
Küçük Sınıflarda
Neler Oluyor?
Küçük sınıfların, akademik başarının artmasını sağlayacağı
düşüncesi çok yaygın. Bu düşüncenin pek çok açıklaması olabilir.
Bunlardan biri, daha az sayıda öğrenci olan bir sınıfta daha az
gürültü ve daha az rahatsız edici davranış oluşacağı yönünde. Bu
durumda öğretmen derse yönelik çalışmalara daha çok ağırlık
verebilir. Aynı zamanda öğrencilerle daha değişik, daha yaratıcı
çalışmalar yapabilir. Ayrıca, küçük sınıflar öğretmenin,
öğrenciler arasındaki sorunları daha kolay halletmesini sağlar.
Bundan başka, küçük sınıflarda dersi işlerken, düşünmeye ve
üretmeye daha uygun olan tartışma yöntemi rahatlıkla
uygulanabilir. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi, küçük sınıflarda
öğretimin daha yararlı olması, biraz da öğretmenin küçük
sınıflara uygun yöntemleri kullanabilmesine bağlı.
Sonuç olarak, bazı eğitimciler, ilköğ retimin ilk birkaç
yılında küçük sınıflardaki öğrencilerin olumlu davranışlar
geliştirmeye daha yatkın olduklarını, özgüvenlerinin daha yüksek
olduğunu; ayrıca bu davranışları bir kez kazandıktan sonra,
normal sınıflara geçtiklerinde de bu olumlu tablonun süreceğini
düşünüyorlar. Elbette tüm bu düşünceler, henüz yalnızca birer
tahminden öteye geçemiyor.
Veriler Ne
Söylüyor?
Öğrenci başarısını uluslar arası düzeyde yükseltmeyi
hedefleyen ABD, eğitimi geliştirmeyi sağlayabilecek pek çok
fikir arasından, daha basit ve yapılabilir görünenlerinden
birini, yani sınıf mevcudunu azaltmayı gündemine almış.
İlköğretimin yalnızca ilk üç sınıfına yönelik olarak, bazı
eyaletlerde başlatılan bu deneysel uygulamanın görünürdeki
bedeli, maliyetinin yüksekliği. Daha çok öğretmen, daha çok
sınıf, daha çok karatahta… Ancak, yine de diğer seçeneklere göre
daha düşük maliyetli olması nedeniyle, sınıf mevcudunun
azaltılması yönünde ilerlemek üzere yola çıkılmış.
Araştırmacılar, 1969-1997 yılları arasında öğretmen başına düşen
öğrenci sayısının giderek azaldığını, ancak bunun başarıyı
artırdığına ilişkin herhangi bir veri olmadığını saptamışlar.
Buna benzer biçimde yapılan yüzlerce araştırmada sınıf mevcudu
irdelenmiş. Ancak, bazı araştırmacılara göre, bu çalışmaların
çoğunun zayıf noktaları var. Bu araştırmaların en kayda değer
olanlarından biri, 1985’te Tennessee’de başlatılan STAR Projesi.
Bu araştırmada, anasınıfından üçüncü sınıfa kadar olan
düzeylerdeki öğrenciler üç farklı grupta toplanmış. Birinci
grupta 13-17 öğrencilik küçük sınıflar, ikinci grupta 22-26
öğrencilik normal sınıflar, üçüncüdeyse yine 22-26 öğrencilik
sınıflara bir öğretmen, bir de tam zamanlı bir yardımcı öğretmen
olacak şekilde bir düzenleme yapılmış. Üçüncü sınıftan sonra,
öğrenciler yeniden normal sınıflara alınmış. Öğretmenlerin
sınıflara atanması rastgele yapılmış ve çok az bir kısmına küçük
sınıflara eğitim verme konusunda özel eğitim verilmiş. 1989’da
biten bu araştırmadan elde edilen veriler üzerinde çok sayıda
inceleme yapılmış. Araştırmacıların hemfikir olduğu noktalardan
biri, yardımcı öğretmenin varlığının herhangi bir fark
yaratmadığı; ancak, farklı düşündükleri bazı konular var. Bu
konulardan biri, öğrencilerin kaçıncı sınıfa kadar küçük
sınıflarda kalmasının gerektiği ve bunun ne kadar yarar
sağladığıyla ilgili. New York Eyalet Üniversitesi’nden Jeremy
Finn ve Doğu Michigan Üniversitesi’nden Charles M. Achilles’in
veriler üzerinde yaptıkları incelemede, birinci sınıftan
başlayarak öğrencilerin başarısının normal sınıflardaki
öğrencilerinkine göre daha yüksek olduğu sonucu ortaya çıkmış
(başarıdaki artış, siyah ve Latin kökenli öğrenciler söz konusu
olduğunda daha da yükseliyormuş). Araştırmacılar, bu başarı
durumunun öğrenciler normal sınıflara geçtikten sonra da
sürdüğünü ileri sürüyorlar. Ancak, Stanford Üniversitesi Hoover
Enstitüsü’nden Eric Hanushek, STAR Projesi’ni özellikle bu
yönüyle eleştiriyor. Hanushek’e göre, küçük sınıflardaki
öğrenciler başlangıçta yarar görebilirler; ancak bu veriler,
onların gelecekte gidecekleri normal sınıflarda aynı başarıyı
yakalayacaklarını göstermiyor. Ayrıca Hanushek, ABD’de öğretmen
başına düşen öğrenci sayısının son 20-30 yıldır zaten giderek
azaldığı halde öğrenci başarısının herhangi bir gelişme
göstermediğine dikkat çekerek, bunun çok masraflı bir uygulama
olduğunu belirtiyor. Bugün California ve Wisconsin’de de bu
konuyla ilgili bazı pilot çalışmalar sürdürülüyor. California
çalışmalarından elde edilen veriler sınıf mevcudunun başarıya
etkisi konusunda fazla bir sonuç ortaya koymasa da,
Wisconsin’deki çalışmanın sonuçları STAR Projesi’ninkilere
benziyor. Tüm bu çalışmalardan elde edilen sonuçlardan kesin
yargılara varmak biraz güç; ancak küçük sınıflarda eğitim
görmenin başarıya katkısını görmezden gelmek de mümkün değil.
Eğitimciler, öğrenci başarısını yalnızca sınıf mevcuduyla
ilişkili olarak ele almanın doğru olmadığını düşünüyorlar. Çünkü
daha birçok etken var başarıyı belirleyen… Bu amaçla, başarıya
etkisini incelemek üzere başka etkenlerin de peşine düşmek
gerekiyor.
Kalabalık
Sınıflar, Yüksek Notlar, Mutlu Anılar...
Japon eğitim sistemi, sınıf içi disiplin açısından dünyaca
ünlü. Bunun nedeninin sert tutumlu, bağırıp çağıran öğretmenler
olmadığı söyleniyor. Tersine, öğrenciler ders anlatma göreviyle
ödüllendiriliyor ya da sırayla sınıf düzeni sağlama görevi
alıyor. Böylece sınıf düzenini sağlamanın önemini yaşayarak
kavrıyorlar. Bir başka konu da, Japonya’daki öğretmen rolünün
batılı ülkelerdeki öğretmenlerden farkı. Batılı ülkelerde
öğretmenle öğrencinin etkileşimi sınıf dışında çok az oluyor.
Öğretmen, para kazanmak için gündüz bu işi yapıyor ve akşam
evine "normal" bir insan gibi gidiyor. Oysa Japonya’da
öğretmenin işlevi, para kazanmanın daha da ötesine geçiyor.
Japon öğretmen, o ülkede bir doktorun ya da bir politikacının
gördüğü saygıyı görüyor. Bu ülkede, başarı için eğitimin önemine
içtenlikle inanılıyor ve buna inanıldığı ölçüde de öğretmenlere
"özel" bir değer veriliyor. Başka bir deyişle ortalama insandan
daha "değerli" kabul ediliyorlar. Öğretmene sonsuz bir güven
var. Bununla birlikte öğretmenin sorumlulukları da daha büyük.
Onlar, öğrencinin yalnızca akademik başarısından sorumlu
değiller. Görev tanımlarında öğrencilerin ahlaki değerlerinin
geliştirilmesi, sağlıklarının izlenmesi, kişilik gelişimlerini
sağlamaya dönük destek verilmesi, gerek okul zamanı gerekse
diğer zamanlarda tehliklerden uzak durmalarının sağlanması,
başkalarıyla birlikte çalışma becerilerinin geliştirilmesi de
var. Öğretmen telefonunu ailelere veriyor ve gece gündüz onlara
açık. Herhangi bir acil durum söz konusu olduğunda aileden sonra
aranan kişi öğretmen. Hatta öğrenci hastalandığında ödevlerini
evine öğretmeni götürüyor. Disiplindeki başarıyı etkileyen
etkenler yalnızca öğretmenle sınırlı değil. Bu ülkede ailelerde
boşanma oranı da batılı ülkelere göre daha düşük. Bu örnekleri
daha da artırmak mümkün. Ancak, her şeyden önce temel düşünce
güzel. Öyle ki bir Japon öğretmen, kendi mesleğiyle ilişkili
hedefini "öğrencilere mutlu anılar kazandırmak" şeklinde
özetliyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Kasım-2002