|
Küresel iklim değişiminin etkileri her geçen gün daha fazla
hissediliyor. Buzulların tahmin edilenden daha hızlı erimekte ve
denizlerin şimdiye kadar kaydedilen en yüksek hızda yükselmekte
olduğuna dair haberler sık sık gündeme geliyor. Bitkiler daha erken
çiçek açıyor, su kaynakları ve habitatlar tehlike altında, göçmen
kuşların göç düzenleri bozuluyor. Küresel ısınmanın tahminlerin
üzerindeki hızı ve dünyadaki yaşam üzerinde oluşturduğu tehdit, pek
çok bilim insanını bir zamanlar uçuk fikirler olarak kabul edilen
bazı müdahaleci yaklaşımlara ılımlı bakmaya yönlendiriyor.
Günümüzde iklim uzmanlarının çoğu, karbondioksit başta olmak
üzere artan sera gazı salımlarının küresel ölçekte sıcaklık artışına
sebep olduğu konusunda hemfikir. Sera gazı salımları önemli ölçüde
düşürülmediği takdirde oluşacak iklim değişiminin kabul edilemez
düzeyde olacağı öngörülüyor. Bilim insanlarının küresel ısınmanın
hızı ve olası sonuçlarıyla ilgili sürekli uyarılarına rağmen iklim
değişimini durdurmaya ya da yavaşlatmaya yönelik dünya çapındaki
girişimler şimdiye kadar büyük ölçüde başarısız oldu. BM İklim
Değişimi Çerçeve Sözleşmesi’nin imzalandığı 1992’den bu yana fosil
yakıt kaynaklı karbondioksit salımları % 30’dan fazla arttı. Geçen
yıl İtalya’daki G8 zirvesinde verilen taahhütlerden sonra bile
ortalama küresel sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutmak için
gerekli karbondioksit salımı kısıtlamalarının gerçekleştirilebilmesi
olası görünmüyor. Hatta bu kritik eşiğin 2050’ye varmadan aşılmış
olacağı ve ortalama küresel sıcaklıkta 4°C ila 6°C’lik bir artış
oluşacağı yönünde yaygın bir kanı var. Bu ölçüde bir artışınsa hem
insan yaşamı hem de doğal ekosistemler üzerinde çok ciddi ve geri
dönüşü olmayan olumsuz etkiler yaratacağı şüphesiz.
Karbondioksit salımlarını azaltma yönündeki yavaş ilerleme ve
küresel ısınmanın daha da hızlanarak yıkıcı sonuçlar doğurması
ihtimali, hem karar vericileri hem de bilim insanlarını küresel
ısınmaya karşı olası acil durum stratejilerini gözden geçirmeye
itiyor. Bu stratejiler, insan kaynaklı iklim değişimini bertaraf
etmek için gezegen üzerinde yapılan büyük çaplı müdahaleleri ifade
eden “jeomühendislik” yaklaşımını içeriyor. Jeomühendislik fikrinin
geçmişi aslında oldukça eskilere uzanıyor. 1830’larda ABD’deki ilk
resmi meteoroloji uzmanı James Espy, oluşan ısının yağmur
fırtınalarını tetikleyeceğini düşünerek her hafta bir miktar orman
alanının yakılmasını önermiş. Yaklaşık yüz yıl sonra ABD’den ve
Sovyetler Birliği’nden araştırmacılar birbirlerinden bağımsız
olarak, bitki yetiştirilebilecek zaman aralığını genişletmek ve
gemilerin kutuplara geçiş yollarını açmak gibi amaçlarla iklim
değişimi oluşturma planları yapmış. 1974 yılında Sovyet araştırmacı
Mikhail Budyko atmosferin üst katmanlarına, orada mikroskobik
parçacıklar oluşturarak güneş ışığını engelleyecek gazlar
püskürtülmesi fikrini ortaya atmış.
“Küresel Soğutma”
Yöntemleri
Küresel ısınmaya karşı öne sürülen jeomühendislik çözümü
önerileri henüz tasarı düzeyinde. Daha önce bu tür stratejiler hem
dikkate alınmayacak kadar uç fikirler sayıldıkları hem de risk
içerdikleri için bu konulardaki araştırma desteklerine öncelik
verilmemiş. Ancak bugün gelinen noktada geçmişte bu yaklaşıma
şüpheyle yaklaşan pek çok bilim insanı bu konuda en azından
araştırma faaliyetlerinin desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Küresel ısınmaya çare olarak öne sürülen çok sayıda fikir
varsa da en çok üzerinde durulan jeomühendislik yaklaşımları şunlar:
• Karbondioksiti atmosferden uzaklaştırmayı amaçlayan
teknikler
• Güneş ışınlarının bir kısmını yansıtarak uzaya geri
göndermeye yönelik teknikler

Güneş
ışınlarını büyük oranda yansıtan stratokümülüs bulutları
okyanusların % 30’undan fazlasını kaplıyor.
Havadan
Karbondioksit Çekmek
Karbondioksiti atmosferden uzaklaştırmaya yönelik çeşitli
tasarılar var. Bunlardan biri Columbia Üniversitesi’nden Klaus
Lackner’ın “yapay ağaç”ları. Prototip aşamasında olan bu sistemde,
atmosferden karbondioksiti geri dönüşümlü olarak bağlayan bir madde
kullanılıyor. Yani kimyasal maddeyle tepkimeye girerek atmosferden
ayrılan karbondioksit, daha sonra uygun şartlar oluşturulduğunda
tekrar serbest hale geçebiliyor. Tabii burada asıl mesele havadan
alınan bu karbondioksitle ne yapılacağı. Lackner havadan çekilen
karbondioksitin, kuru buz üretimi ya da karbondioksitle yapılan yeni
nesil plastik ya da beton malzemelerin üretimi gibi, endüstriyel
alanda kullanılabileceğini söylüyor; ancak daha çok bu
karbondioksitin gözenekli kayaçlara enjekte edilerek kalıcı olarak
ya da bir süreliğine yeraltında depolanmasından yana. Bu yöntemle
atmosferden çekilen gazların saklanması için görünürde bir sınır
olmadığı, ancak böyle bir sistemin çok yüksek maliyet ve enerji
gerektirebileceği ve sıcaklıkları ancak uzun vadede düşürebileceği
düşünülüyor.
Bu stratejiye yönelik bir başka tasarıysa okyanuslarda
çeşitli bölgelerin, fotosentezle havadan karbondioksit alan alglerin
çoğalmasını tetiklemek üzere “gübrelenmesi”ni içeriyor.
Okyanuslardaki pek çok bölgede alglerin çoğalmasını sınırlayan
etmen, besin olarak demirin azlığı. Gemilerle bu besinin okyanusa
bırakılmasının alg çoğalmasında patlama oluşturduğu gözlenmiş.
Algler öldüğünde onlardan arta kalan bir kısım madde okyanusun
dibine çöküyor ve böylece bünyelerindeki karbonun bir kısmı
sabitlenmiş ve havadan uzaklaşmış oluyor. Ancak bu yolla havadan
çekilen karbonun ne kadarının kalıcı olarak sabitlenebildiği ve bu
yöntemin deniz ekosistemleri üzerindeki olası etkileri tartışmalı.
Bu yöntemler küresel ısınmanın kaynağı olan karbondioksit gazını
doğrudan hedef aldığı için, artan karbondioksit oranının diğer
olumsuz etkilerini, örneğin okyanus asitliliğinin artması gibi
sorunları bertaraf etmeye de katkı sağlayabileceği düşünülüyor.

Yanardağ patlaması sonucu milyonlarca ton kükürtdioksit gazı
atmosfere salınıyor.
Güneş Işınlarını
Geri Göndermek
Yeryüzü, güneş ışınlarının dünya yüzeyi ve atmosfer
tarafından soğurulması sonucu ısınıyor. Daha az güneş ışını
soğurulup bir kısmı da geri yansıtılabilirse dünyanın daha az
ısınacağı prensibinden yola çıkılarak pek çok yöntem kurgulanmış.
Bunlardan biri bulutların yansıtma özelliğini hedef alıyor.
Stratokümülüs bulutları okyanusların % 30’undan fazlasını kaplıyor
ve bünyelerinde barındırdıkları su damlacığı miktarına bağlı olarak
değişen, yüksek düzeyde yansıtma özelliğine sahip. Fizik kurallarına
göre bir bulutta daha fazla sayıda su damlacığı bulunması bulutun
beyazlığını ve dolayısıyla da yansıtma özelliğini artıracak, böylece
daha fazla güneş ışığı uzaya geri yansıyacaktır. Bu prensibe
dayanılarak havaya küçük su damlacıklarının püskürtüleceği bir
sistem kurgulanmış. Sistem aslında dalga kırılmasından kaynaklanan
doğal bir süreçle aynı prensibe dayanıyor. Ancak bu yöntemin
karadaki sıcaklıklar ve yağışlar üzerindeki olası etkilerinin
bilinmemesi riskli görülüyor.
Yine güneş ışınlarını yansıtmayı hedefleyen ve diğerlerine
göre daha az gerçekçi bulunabilecek bir yöntem, uzayda Güneş ile
Dünya arasına dev aynalar yerleştirmesini öngörüyor. Çok büyük
boyutlu düzeneklerin uzaya gönderilmesinin uygulama açısından zor
olacağı düşünülerek önerilen alternatif bir çözüm ise çok sayıda
(örneğin trilyonlarca) küçük diskin aynı amaçla uzaya gönderilmesi.
Bristol Üniversitesi’nden Dr. Dan Lunt, dünyaya ulaşan güneş ışığı
miktarı büyük bir yansıtıcı ile azaltılırsa neler olacağı konusunda
öngörüde bulunabilmek için bir bilgisayar modeli kullanarak
simülasyonlar yapmış ve dünyaya ulaşan güneş ışınlarındaki % 4,2’lik
bir azalmanın küresel ısınmayı durduracağı yönünde sonuçlar elde
etmiş. Ancak daha ayrıntılı incelemeler dünyanın farklı yerlerinde
farklı etkiler oluşabileceğini (örneğin kutuplarda ısınma ve tropik
bölgelerde soğuma); gölge yoğunluğunun % 75’e düşürülmesinin ise bu
anormal farklılıkları kabul edilebilir düzeylere indirebileceğini
göstermiş. Yine de bu yöntem çok masraflı olacağı ve kısa süre
içinde uygulanması zor göründüğü için öncelikli olarak
değerlendirilmiyor.
Güneş ışınlarını yansıtma stratejilerinden biri de doğal bir
olaydan, yanardağ patlamasından esinlenerek ortaya atılmış. Yanardağ
patlaması sonucu milyonlarca ton kükürtdioksit gazı atmosfere
salınıyor. Kükürtdioksit suyla tepkimeye girerek sülfürik asit
damlacıkları oluşturuyor. Bu damlacıklar güneş ışınlarını geri
yansıtmada etkili oluyor. Kükürtdioksit gazı stratosferi diğer
aerosoller (örn. toz, kül, duman, denizden havaya karışan tuz
parçacıkları vs.) gibi ısıtmadığı için soğutma etkisini azaltmamış
oluyor. 1991’de Pinatubo’da patlayan yanardağ atmosfere yaklaşık 20
milyon ton kükürtdioksit gazı saldı ve sonuçta takip eden 1-2 yıl
boyunca küresel iklimde yaklaşık 0,5°C’lik bir soğumaya sebep oldu.
Atmosferdeki ozonun kimyasıyla ilgili çalışmalarından dolayı Nobel
Ödülü alan Paul Critzen bu etkinin iklim değişimiyle mücadelede
kullanılabileceği fikrini ortaya attı. Sülfat aerosollerinin bu
amaçla kullanılmasının diğer yöntemlere göre daha az masraflı
olacağı öngörülüyor. Eğer bu yöntem uygulanır ve herhangi bir
sebeple uygulama durdurulursa etkinin 2-3 yıl içinde kaybolabileceği
hesaplanıyor. Ancak stratosferdeki sülfat aerosollerinin artmasının
ozon parçalanmasına ve daha fazla asit yağmuruna sebep olacağı da
biliniyor. En olumsuz etkininse yağış düzeylerinin azalması yönünde
olacağı düşünülüyor ve bu etkinin ne düzeyde olacağına ilişkin çok
sayıda tartışma dönüyor.

Dünyaya ulaşan güneş ışını miktarını azaltmak için kurgulanan
yöntemlerden birisi de uzayda Güneş ile Dünya arasına dev aynalar
yerleştirmek.
Jeomühendisliğin
Geleceği
Jeomühendislik yaklaşımları dünya çapında uygulamalar
öngörüyor. Bu da bütün bir dünya ekosisteminin ve küresel iklim
sisteminin karmaşıklığıyla karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor.
Küresel düzeydeki herhangi bir müdahale yerel düzeyde farklı
sonuçlar doğurabilir ve bu sonuçların öngörülmesi çok zor olabilir.
Bu yüzden de jeomühendislik yöntemlerinin uygulanabilirliğini
araştıran araştırmacıların yanı sıra olası risklerini
değerlendirmeye çalışanlar da var.
Bu araştırmacıların öngördüğü en önemli risklerden biri,
jeomühendislik yaklaşımlarının küresel karbodioksit salımını azaltma
politikalarına zarar vermesi. Araştırmacılar ayrıca uygulamayla
ilgili olarak atmosferin içeriğiyle oynamanın bölgesel yağış
rejimleri üzerinde yol açabileceği öngörülemeyen etkiler,
karbondioksit salımının düşürülmemesi durumunda artacak okyanus
asitlenmesi, bir uygulamanın aniden durdurulması durumunda
yaşanabilecek ani sıcaklık artışları, geri dönüşü olmayabilecek
küresel ya da bölgesel değişimler, günışığının azaltılması durumunda
yaşanacak güneş enerjisi kaybı, söz konusu teknolojilerin silah
olarak kullanılması ihtimali gibi pek çok riski gündeme getiriyor.
Jeomühendislik yaklaşımlarına yönelik tutumlar farklı
bilimsel ve politik çevrelerde çeşitlilik gösteriyor. Ancak bu
konulardaki araştırmaların teşvik edilmesini ve desteklenmesini
savunan ve alanında söz sahibi bilim insanları, bu yaklaşımın ancak
birer acil durum tedbiri ya da uzun vadeli “karbonsuzlaşma”
amaçlarımızı gerçekleştirmek için bize zaman kazandıracak yöntemler
olarak görülmesi ve karbondioksit salımlarını azaltma
politikalarının istikrarlı biçimde sürdürülmesi gerektiği yönünde
hemen hemen görüş birliği içinde.
Hangi iklim senaryoları doğru çıkar ve gelecek ne gösterir
bilemiyoruz. Ancak dâhiyane mühendislik çözümleri bir yana, her
dünya vatandaşının karbonsuzlaşma hareketlerine daha fazla katılması
gelecek kuşaklara daha yaşanabilir bir gezegen bırakmamızın şartı
gibi görünüyor.
İlay Çelik
Bilimsel Programlar Uzman Yardımcısı,
TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Temmuz-2010
İlay Çelik'e
teşekkürlerimizle
Denizce

22.07.2010
|