|

Yeryüzünün % 70’i sularla kaplı. Ne var ki, toplam 1,4 milyar
km olan bu suyun yalnızca % 2,5’i tatlı su ve onun da 3’te 2’si
buzullarda bulunuyor. Sonuç olarak bu kadar su bolluğu varken ne
yazık ki, canlılar için kullanılabilir su miktarı % 1’le sınırlı. Bu
oranın büyük kısmınaysa insanların ulaşımı ve kullanımı olası değil.
Bir başka deyişle, toplam tatlı suyun yalnızca % 0,08’ini insanlar
kullanabiliyor. Hal böyle olunca da, su hepimize yetmiyor elbette.
Dünyada yaklaşık 1,4 milyar kişi yeterli içme suyundan, 2,3 milyar
kişiyse sağlıklı sudan yoksun ve her geçen gün suyumuz biraz daha
azalıyor (Bilim ve Teknik Dergisi Yeni Ufuklara Eki, Kasım 2005).
22 Mart Dünya Su Günü! Ne yazık ki, dünya nüfusunun önemli
bir kısmı bu günü şenliklerle kutlayamıyor. Özellikle Güney ve Doğu
Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde yaşayan insanlar, temiz su
ve arındırma olanaklarından yoksun. 2 milyarı aşkın insanın temiz su
bulamadığı, dahası her üç kişiden birinin temiz tuvalet
olanaklarından yoksun olduğu bir dünyada en ağır bedeliyse çocuklar
ödüyor. Temiz suya sahip olmadıkları için her gün binlerce çocuk
çeşitli hastalıklardan ölüyor. Her ne kadar bu sorun, Dünya Su
Zirveleri’nde ele alınıp öncelikli hedefler arasında gösterilse de,
hâlâ milyonlarca insan susuz. Bununla birlikte, dünyanın çeşitli
yerlerinde birçok insan başının çaresine bakmaya çalışıyor.
Çin’den Arjantin’e, Avustralya’dan ABD’ye kadar birçok ülkede
çiftçiler ekinlerini sulamak için giderek artan oranda yeraltı
sularını kullanmaya başladılar. Oysa “fosil” su olarak da
adlandırılan bu suları kullanmak sürdürülebilir bir yaklaşım değil.
Dünyanın her yerinde insan davranışlarının toplamı birtakım genel
sonuçlar doğuruyor. Suların bu şekilde kullanılması, son 40 yıldır
pek kimse ciddiye almasa da, kitlesel açlık tehdidini yeniden
gündeme getiriyor.
1960’ların sonlarında tüm dünya, nüfus artışıyla kıtlığın baş
göstereceği kuramını ortaya atan Malthus’cu bir kâbusun
etkisindeydi. Dünya nüfusu iki katına çıkmıştı ve kimse bu kadar
insanın nasıl besleneceği konusunda bir fikre sahip değildi.
Örneğin, 1968’de Standford Üniversitesi biyologlarından Paul
Ehrlich’in “İnsanlığın açlıkla savaşı sona erdi. Yüz milyonlarca
insan açlıktan ölecek…” diye başladığı Nüfus Bombası adlı kitabı, en
çok satanlar listesine girmişti.
Neyse ki, buğday, mısır, pirinç gibi ürünlerin yeni nesil
yüksek verimli çeşitleri sayesinde beklenen felaket gerçekleşmedi.
Bu konuda pek bilinmeyen şeyse, bu “yeşil devrim”in başarısının çok
büyük sulama yatırımlarına dayalı olduğu. Bugün dünya, geçen nesle
oranla iki kat fazla besin üretiyor; ancak, bu ürünleri
yetiştirebilmek için üç kat daha fazla su tüketiliyor. Bu çok büyük
miktardaki su tüketimi, birçok kişiyi felaketin önlenebilmiş
olmadığı, yalnızca ertelendiği düşüncesine götürüyor.
Çoğu yerde ekinlerin sulanması, barajlar yapılması ve
akarsulardaki suların sulama kanallarına aktarılması anlamına
geliyor. Ancak bu, yağmurlarla nehirler yeniden dolduğu halde yine
de akarsular ve ekosistemleri için pek iyi değil. Bununla birlikte,
bazı yerlerde akarsular kendilerinden isteneni sürdürmeye yetecek
kadar suya sahip değiller. Bu nedenle çiftçiler bu sorunu kendileri
halletmeye çalışıyorlar. Bir kısmının başvurduğu ilk yöntem, yeraltı
sularını kullanmak.
Hindistan’da yapılan bir araştırmada, elektrik pompası
yardımıyla 2 hektarlık tarlasını sulamak için yeraltı sularını
kullanan bir çiftçi temel alınmış. Çevresindekilere göre oldukça
ekonomik davranan bu çiftçinin yeraltı suyu kullanması yine de çok
akıllıca sayılmıyor. Elektrik pompasıyla saatte 12 m3 su çekebilen
çiftçinin tarlasını sulamak için (ki bu işi yılda 24 kez yapıyormuş)
64 saat boyunca pompayla su çekmesi gerekiyor. Tarlasında hayvan
yemi yetiştiren bu çiftçi, yılda 9000 lt süt elde edebilmek için
tarlayı sulamada 18.000 m3 su kullanıyor. Başka bir deyişle 1 lt süt
elde edebilmek için 2000 m3 su tüketiyor. Her ne kadar kimilerine
göre süt ve süt ürünleri endüstrisi “beyaz devrim” sayılsa da, kimi
yerlerdeki su krizinin en önemli nedeni.

Çin’den İran’a, Endonezya’dan Pakistan’a kadar birçok ülkede
akarsular artan aşırı kullanım ve küresel ısınma nedeniyle kurumaya
başladı. Milyonlarca küçük çiftçi, ekinlerini sulayabilmek için
pompa satın alıp tarlalarının altından geçen yeraltı sularını
çekiyor. Yapılan tahmine göre Hindistan, Çin ve Pakistan’ın birlikte
yılda 400 km3 yeraltı suyu çektikleri düşünülüyor. Bu, yağışlarla
yeniden doldurulabilecek miktarın iki katından fazla. Tüm dünyanın
kullandığı yeraltı sularının yaklaşık yarısını bu üç ülke
kullanıyor.
Bununla birlikte, Vietnamlı çiftçiler geçen on yıl içinde
kuyu sayısını 4 kat artırdılar ve 1 milyondan fazlaya çıkardılar.
Sri Lanka, Endonezya, İran ve Bangladeş’in de Vietnam’dan aşağı
kalır yanları yok. Meksika, Arjantin, Brezilya ve Fas gibi Asya
dışındaki kalabalık ülkelerde de benzer durumlar görülüyor. Bu
arada, ABD de başka ülkelere tahıl ve et ihraç edebilmek için çok
değerli yeraltı rezervlerini boşaltmakla meşgul.
Bu ülkeler, ABD Toprak Politikaları Enstitüsü’nün başkanı
tarım uzmanı ve çevreci Lester Brown’a göre besin üretiminde patlama
gerçekleştiren ülkeler. Brown, son yıllardaki üretim rekorlarına
bakarak, bu sonucun ancak hızla azalan kaynakların devamı olanaksız
bir hızla tüketimiyle gerçekleşebileceğini söylüyor ve “üretim
balonu”nun patlamak üzere olduğunu ekliyor. Brown “Asıl soru ‘eğer’
değil, ‘ne zaman’ olmalı. Yeraltı sularının tüketilmesinin
kaçınılmaz sonu kesinlikle felaket olacaktır” diyor. Brown’a göre
sinsice ilerleyen kuraklık, günün birinde yüz milyonlarca insanı
etkileyecek. Ancak bu konu henüz hükümetlerin ve yardım
kuruluşlarının radar ekranlarına yansımış değil.
Bu elbette her yerde aynı zamanda gerçekleşmeyecek; her
akiferin (yeraltı sularını taşıyan jeolojik oluşum) kendi “yok olma”
sayacı var. Her bir baloncuğun patlaması, dünyanın kendisini
besleyebilme becerisine inen bir darbe olacak. Yapılan hesaplamalara
göre, dünya besininin onda biri, yağışlarla yeniden doldurulamayan
yeraltı suları kullanılarak üretiliyor. Zengin ülkelerde yaşayanlar
farkında olmasalar da ithal ettikleri ürünlerin büyük kısmı yeraltı
suları kullanılarak yetiştiriliyor; Pakistan’dan pamuk, Tayland’dan
pirinç, İsrail’den domates, Etiyopya’dan kahve ve hatta İspanyol
portakalları ve Avustralya şekeri.
Özellikle tarımın yapay sulamaya bağlı olmadığı ülkelerde
yaşayan birçok insanın, besinlerin elde edilmesi için ne kadar su
tüketildiği konusunda en ufak bir fikri bile yok. Kimi istatistikler
gerçekten çok şaşırtıcı. Örneğin, 1 kg pirinç yetiştirmek için 2000
– 5000 lt su gerektiğini biliyor muydunuz? Yalnızca 1 paket pirinç
için harcanan su miktarı, birçok evde 1 haftada kullanılandan daha
fazla. 1 kg buğday yetiştirmek için 1000 lt su gerekirken, yaklaşık
100 gr’lık bir hamburger yapmak için gereken sığırı beslemek için
11.000 lt ve bir ineğin 1 lt süt vermesi için 2000 – 4000 lt su
tüketiliyor.
Bu noktadan sonra eğer alışveriş sepetinizin gereksiz
şeylerle dolu olduğunu düşünüyorsanız, belki 3000 lt su kullanılarak
elde edilmiş olan o şeker paketini rafa geri bırakabilirsiniz. 1
kg’lık kahve kavanozunun da 20.000 lt (20 ton) suyu devirdiği
söylenebilir. Ayrıca, kahvenize koyacağınız her kaşık şekerin
yetişmesi için 50 fincan su harcanıyor. Kahvenin kendisini
yetiştirmek içinse 140 lt ya da 1120 fincan su gerekiyor. Bu durumda
et yiyen ve süt tüketen tipik bir Batılı tüketicinin, her gün yediği
ve içtiği besinlerin ağırlığının yüzlerce katı kadar su da tüketmiş
olduğunu söyleyebiliriz. Yalnızca beslenme değil, giyinme de su
tüketiminin nedenlerinden. Tek bir t-shirt üretmek için gerekli olan
250 gr pamuğu yetiştirmek için kullanılan suyla 25 küvet
doldurulabilir.
Ekonomistler, uluslararası ticari değeri olan ürünlerin
yetiştirilmesini ve üretimini aksatan sudan “sanal su” diye söz
ediyorlar. Bu ticaretin, her yıl binlerce km3 su ya da 20 Nil Nehri
üzerinden döndüğü düşünülüyor. Ürün yetiştirmek için kullanılan
suyun onda birinin uluslararası sanal su ticareti için harcandığı
söyleniyor. Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’ndan Tony
Allen, kullanılan suyun su mühendislerinin hayallerinin çok ötesinde
hacimlerde olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bu, dünya yeraltı su
rezervlerini boşaltabilir”.
Bu gidişe bir son vermek isteyen ülkelerin başında Hindistan
geliyor. Bunun için çiftçiler kendi drenaj sistemlerini
geliştirdikleri gibi, kimi eski yağmur suyu toplama yöntemlerine
geri dönüş çabaları toplumsal harekete dönüşmüş durumda. Ayrıca eski
göller ve göletler rehabilite edilip yeniden suyla dolması
sağlanıyor. Bu sayede su tablaları yükseliyor. Her ne kadar
birbirlerinden çok ayrı olsalar da, Meksika, Peru, Çin ve
Tanzanya’da da hükümetler ve topluluklar benzer bir plan izleyerek,
çok büyük yatırımlardan kaçınıp köylere su üzerinde denetim hakkını
geri veriyorlar. Böylece ekolojik dengeyi yeniden sağlamaya
çalışıyorlar. Bu yöntemlerin, su yüzünden yaşanacak bir kargaşadan
dünyayı kurtarabilmesi umuluyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Nisan-2006
Elif Yılmaz'a teşekkürlerimizle
Denizce

22.06.2007
|
|