e-mail
denizce@denizce.com
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Antalya Şel.
Antarktika
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim  

  Kuzguncuk                                                                                                                        Lemi Özgen

 

 

Sakin, Telaşsız ve Huzurlu Kuzguncuk

Kuzguncuk’ta zaman, tarihin mutlu bir döneminde donup kalmış gibi. Semt, ahşap evlerin yan yana sıralandığı dar sokakları, yalıları, cami, kilise ve sinagogları ile yüzyıllardır süren huzur dolu uykusunu sürdürüyor.

Yoksul kış güneşinin ışıkları, asırlık çınarların, incir ve ceviz ağaçlarının çıplak dallarında kızıl yansımalar yapıyor. Yazın, ortalığı şafak pembelerine, gelin duvağı beyazlarına boyayan zakkumlar, soğuk rüzgârda titreşiyor. Fıstık çamı ve manolya ağaçları hüzünlü bir bekleyişte. Marmara’nın soluk mavi sularında duman grisi köpükler dolaşıyor.

 

Bostanlar, Sebze Bahçeleri ve Ağaçlıklı Tepeler

Artık içinde kimselerin yaşamadığı ahşap evler, hemen yanlarındaki alüminyum cepheli ve betonarme yeni binalara yaslanmış, son bir gayretle ayakta durmaya çalışıyor. Evler. Bilinen herhangi bir mimari tanımlamaya girmeyen evler. Altı ahşap, üstü taş, giriş katı plastik doğramalı, bir başka katında kim bilir kaç yıllık Osmanlı cumbaları bulunan, sonradan yapılmış terasları ise demir ferforjelerle çevrelenmiş evler…

 

Kalem gibi ince, uzun ve zarif minareli camiler. Çok uzaklardaki Kudüs’ü hatırlatan kiliseler, doğu-batı yönüne doğru inşa edilmiş sinagoglar. Onların önünden geçip, ağaçlarla kaplı tepelere doğru, döne kıvrıla uzanan dar sokaklar. Bu sokakları beklenmedik bir şekilde kesen, çoktan terk edilmiş bostanlar, kurumuş kuyuları tahtalarla kapatılmış ıssız, sahipsiz sebze bahçeleri.

 

Bir Bilge Kişi Gibi

Kuzguncuk, yüzlerce yıldır sürüp giden uykusuna devam ediyor. Eski, sakin ve huzurlu. Oysa hemen yanı başında, üzerinden baş döndürücü bir araç trafiğinin geçtiği koskoca Boğaziçi Köprüsü var. Çok değil, bir kilometre kadar uzaktaki karşı kıyıda yer alan Ortaköy’de ve yanındaki Bebek’te buradan bile görülebilen yoğun bir insan kalabalığı mevcut. Kuzguncuk’ta ise zaman sanki durmuş gibi. Deniz kıyısında kapladığı alan adımla ölçülebilecek kadar dar olan, yukarıdaki tepelere doğru da fazla bir yeri olmayan Kuzguncuk, telaştan, gürültüden uzak, her şeyi bilen ama bildiklerini söylemekten utanan bir bilge kişi gibi, yüzlerce yıldır oracıkta öylece duruyor.

 

Kuzguncuk’un Fotoğrafı

Otobüs duraklarında bekleyen, balık tutan, içinden mis kokulu dumanların yayıldığı ekmek fırınlarına, muz hevenklerinin sallandığı manavlara, emekli maaşı ödeyen devlet bankalarına, ev yapımı reçel ve turşuların satıldığı küçücük bakkallara girip çıkan, zarif bir baş işaretiyle sessizce selamlaşan insanlar da aynı yaşadıkları Kuzguncuk gibiler. Sakin, telaşsız ve huzurlu.

2008’in ilk günlerinde, soğuk bir kış güneşinin bütün gayretine rağmen ısıtamadığı Kuzguncuk semtinin biraz flu ve sisler içindeki fotoğrafı kaba çizgilerle böyle görünüyor işte.

 

Kıvrımlı Sokaklar

Kuzguncuk’tayız. Rast gele girdiğimiz ve adının Bican Efendi Sokak olduğunu sonradan öğrendiğimiz kıvrımlı bir yoldan, tepelere doğru çıkıyoruz. Biraz uzakta göz yaylımı uzanan Nakkaştepe var. Sarımsı ışıkların bir hayalet beyazına bürüdüğü Kızkulesi’ni görüyoruz. Sonra aşağıdaki Pembe Yalı’ya dönüyor gözlerimiz. Bazılarının Mocan Yalısı, bazılarının ise Fethi Ahmet Paşa Yalısı diye isimlendirdikleri güzel yapı, hemen orada duruyor. Binlerce yıldır aynı ezgiyle akıp duran boğaz sularının fısıltılı seslerine çoktan alışmış, vakur bir yalnızlık içinde. Güney, kuzey ve batı yönlerindeki dışarıya çıkmış odaları hemen fark ediliyor. Geleneksel Türk yapı üslubunda inşa edilmiş yalının denizin üzerindeymiş gibi duran ağaç destekli çıkma odaları, Türk-Osmanlı mimarlığında ‘eli böğründe’ diye isimlendiriliyor. Kuzguncuk’un adeta bir simgesi haline gelmiş bulunan yalıda, her biri ayrı desen ve üslupla süslenmiş 20 oda, harem binasının önünde bir bahçe, mermer fıskiyeli ve heykelli havuz, işlemeli bir çeşme, kemerli kayıkhane ve İtalya’dan getirildiği söylenen mermerler ve renkli çakıl taşları var.

 

Dostane İlişkilerin Semti

Kuzguncuk sahilinde ise, hangi din ve ulustan olursa olsun, insanların sevgi ve huzur içinde bir arada yaşayabileceklerinin dünyaca ünlü bir kanıtı bulunuyor. Surp Krikor Lusavoriç Gregoryen Ermeni Kilisesi ile ince bir zevki yansıtan Kuzguncuk Camii, aynı bahçe içinde yan yana yükseliyor. Üstelik kilisenin yapımına devrin padişahı Abdülaziz, caminin inşaatına da Ermeni cemaati para yardımı yapmış. Kuzguncuk’taki dinsel hoşgörüyü gösteren bir başka örnek daha var. Biraz ilerideki İcadiye Caddesi üzerinde bulunan Rum Ortadoks Ayios Georgios Kilisesi ile Musevi Büyük Havra’sı da yan yana. Uzun yıllar boyunca Rumlar, Yahudiler, Ermeniler ve Türklerin hoşgörü ortamı içinde bir arada yaşadığı, dostane ilişkiler kurduğu bir yer Kuzguncuk.

 

İstanbul’un Gözdelerinden

Semt, coğrafi bakımdan İstanbul’un Anadolu yakasında, Üsküdar ilçesi sınırları içinde bulunuyor. Paşalimanı ile Beylerbeyi arasında yer alıyor ve Boğaziçi’ne açılmış bir vadiye kurulmuş durumda. Kara ulaşımının zor olması nedeniyle Kuzguncuk uzun bir dönem kendi halinde bir köy olarak kalmış. Halkı, balıkçılık, sebzecilik ve küçük el sanatlarıyla geçinmiş. Sanatkârlardan Sarkis Kalfa’nın icat ettiği nakışlı basmalar, uzun süre padişahlık sarayında bile çok rağbet edilen bir kumaş türü olmuş. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Şirket-i Hayriye vapurları Kuzguncuk’a da sefer yapmaya başlayınca ulaşım kolaylaşmış ve semt İstanbulluların gözde mekânlarından biri haline gelmiş.

 

Huzurun Başkenti

Kuzguncuk’un en eski adının ‘Hrisokeramos’ olduğu ve ‘Altın Kiremit’ anlamına gelen bu ismin, semtin ilk kuruluş yıllarında zamanın Bizans imparatoru Justinos tarafından yaptırılmış, çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kilise nedeniyle verildiği söyleniyor. Semtin adının ‘Kosinitza’ olduğu ve bu kelimenin zamanla Kuzguncuk şekline dönüştüğünü söyleyenler de var. Ünlü seyyah Evliya Çelebi ise “Burada Fatih zamanında ‘Kuzgun Baba’ denilen bir kimse bulunduğu için kasabaya ‘Kuzguncuk’ derler” diyor.

Adı nereden gelirse gelsin, Kuzguncuk yüzlerce yıldır huzur dolu bir uykuyu sürdürüyor.  Zaman, Kuzguncuk’un denizinde, göğünde, manolya ağaçlarında, ahşap çatılarında birbirine sokulup aşk şarkıları söyleyen kumrularında, güvercinlerinde donup kalmış. Yüzlerce yıllık Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi evlerinin yan yana uzandığı sokaklarını, Pembe Yalı’sını, İskele Çeşmesi’ni, Kuzguncuk İskelesi’ni, Kuzguncuk Korusu’nu, Cemil Molla Köşkü’nü, Serasker Avni Paşa Yalısı’nı, birbirine yardım eder gibi omuz omuza vermiş cami, kilise ve sinagogları görenler, Kuzguncuk’a “huzurun başkenti” diyorlar. Haklılar...

Yazı: Lemi Özgen        
Foto: Altan Bal           
  

   Kaynakça:
   SkyLife
- Şubat 2008

 

Lemi Özgen ve
Altan Bal
'a teşekkürlerimizle

Denizce

28.05.2008