| |

Sakin, Telaşsız
ve Huzurlu Kuzguncuk
Kuzguncuk’ta zaman, tarihin mutlu bir döneminde donup kalmış
gibi. Semt, ahşap evlerin yan yana sıralandığı dar sokakları,
yalıları, cami, kilise ve sinagogları ile yüzyıllardır süren
huzur dolu uykusunu sürdürüyor.
Yoksul kış güneşinin ışıkları, asırlık çınarların, incir ve
ceviz ağaçlarının çıplak dallarında kızıl yansımalar yapıyor.
Yazın, ortalığı şafak pembelerine, gelin duvağı beyazlarına
boyayan zakkumlar, soğuk rüzgârda titreşiyor. Fıstık çamı ve
manolya ağaçları hüzünlü bir bekleyişte. Marmara’nın soluk mavi
sularında duman grisi köpükler dolaşıyor.
Bostanlar, Sebze
Bahçeleri ve Ağaçlıklı Tepeler
Artık içinde kimselerin yaşamadığı ahşap evler, hemen
yanlarındaki alüminyum cepheli ve betonarme yeni binalara
yaslanmış, son bir gayretle ayakta durmaya çalışıyor. Evler.
Bilinen herhangi bir mimari tanımlamaya girmeyen evler. Altı
ahşap, üstü taş, giriş katı plastik doğramalı, bir başka katında
kim bilir kaç yıllık Osmanlı cumbaları bulunan, sonradan
yapılmış terasları ise demir ferforjelerle çevrelenmiş evler…
Kalem gibi ince, uzun ve zarif minareli camiler. Çok
uzaklardaki Kudüs’ü hatırlatan kiliseler, doğu-batı yönüne doğru
inşa edilmiş sinagoglar. Onların önünden geçip, ağaçlarla kaplı
tepelere doğru, döne kıvrıla uzanan dar sokaklar. Bu sokakları
beklenmedik bir şekilde kesen, çoktan terk edilmiş bostanlar,
kurumuş kuyuları tahtalarla kapatılmış ıssız, sahipsiz sebze
bahçeleri.
Bir Bilge Kişi
Gibi
Kuzguncuk, yüzlerce yıldır sürüp giden uykusuna devam ediyor.
Eski, sakin ve huzurlu. Oysa hemen yanı başında, üzerinden baş
döndürücü bir araç trafiğinin geçtiği koskoca Boğaziçi Köprüsü
var. Çok değil, bir kilometre kadar uzaktaki karşı kıyıda yer
alan Ortaköy’de ve yanındaki Bebek’te buradan bile görülebilen
yoğun bir insan kalabalığı mevcut. Kuzguncuk’ta ise zaman sanki
durmuş gibi. Deniz kıyısında kapladığı alan adımla ölçülebilecek
kadar dar olan, yukarıdaki tepelere doğru da fazla bir yeri
olmayan Kuzguncuk, telaştan, gürültüden uzak, her şeyi bilen ama
bildiklerini söylemekten utanan bir bilge kişi gibi, yüzlerce
yıldır oracıkta öylece duruyor.
Kuzguncuk’un
Fotoğrafı
Otobüs duraklarında bekleyen, balık tutan, içinden mis kokulu
dumanların yayıldığı ekmek fırınlarına, muz hevenklerinin
sallandığı manavlara, emekli maaşı ödeyen devlet bankalarına, ev
yapımı reçel ve turşuların satıldığı küçücük bakkallara girip
çıkan, zarif bir baş işaretiyle sessizce selamlaşan insanlar da
aynı yaşadıkları Kuzguncuk gibiler. Sakin, telaşsız ve huzurlu.
2008’in ilk günlerinde, soğuk bir kış güneşinin bütün
gayretine rağmen ısıtamadığı Kuzguncuk semtinin biraz flu ve
sisler içindeki fotoğrafı kaba çizgilerle böyle görünüyor işte.
Kıvrımlı
Sokaklar
Kuzguncuk’tayız. Rast gele girdiğimiz ve adının Bican Efendi
Sokak olduğunu sonradan öğrendiğimiz kıvrımlı bir yoldan,
tepelere doğru çıkıyoruz. Biraz uzakta göz yaylımı uzanan
Nakkaştepe var. Sarımsı ışıkların bir hayalet beyazına bürüdüğü
Kızkulesi’ni görüyoruz. Sonra aşağıdaki Pembe Yalı’ya dönüyor
gözlerimiz. Bazılarının Mocan Yalısı, bazılarının ise Fethi
Ahmet Paşa Yalısı diye isimlendirdikleri güzel yapı, hemen orada
duruyor. Binlerce yıldır aynı ezgiyle akıp duran boğaz sularının
fısıltılı seslerine çoktan alışmış, vakur bir yalnızlık içinde.
Güney, kuzey ve batı yönlerindeki dışarıya çıkmış odaları hemen
fark ediliyor. Geleneksel Türk yapı üslubunda inşa edilmiş
yalının denizin üzerindeymiş gibi duran ağaç destekli çıkma
odaları, Türk-Osmanlı mimarlığında ‘eli böğründe’ diye
isimlendiriliyor. Kuzguncuk’un adeta bir simgesi haline gelmiş
bulunan yalıda, her biri ayrı desen ve üslupla süslenmiş 20 oda,
harem binasının önünde bir bahçe, mermer fıskiyeli ve heykelli
havuz, işlemeli bir çeşme, kemerli kayıkhane ve İtalya’dan
getirildiği söylenen mermerler ve renkli çakıl taşları var.
Dostane
İlişkilerin Semti
Kuzguncuk sahilinde ise, hangi din ve ulustan olursa olsun,
insanların sevgi ve huzur içinde bir arada yaşayabileceklerinin
dünyaca ünlü bir kanıtı bulunuyor. Surp Krikor Lusavoriç
Gregoryen Ermeni Kilisesi ile ince bir zevki yansıtan Kuzguncuk
Camii, aynı bahçe içinde yan yana yükseliyor. Üstelik kilisenin
yapımına devrin padişahı Abdülaziz, caminin inşaatına da Ermeni
cemaati para yardımı yapmış. Kuzguncuk’taki dinsel hoşgörüyü
gösteren bir başka örnek daha var. Biraz ilerideki İcadiye
Caddesi üzerinde bulunan Rum Ortadoks Ayios Georgios Kilisesi
ile Musevi Büyük Havra’sı da yan yana. Uzun yıllar boyunca
Rumlar, Yahudiler, Ermeniler ve Türklerin hoşgörü ortamı içinde
bir arada yaşadığı, dostane ilişkiler kurduğu bir yer Kuzguncuk.
İstanbul’un
Gözdelerinden
Semt, coğrafi bakımdan İstanbul’un Anadolu yakasında, Üsküdar
ilçesi sınırları içinde bulunuyor. Paşalimanı ile Beylerbeyi
arasında yer alıyor ve Boğaziçi’ne açılmış bir vadiye kurulmuş
durumda. Kara ulaşımının zor olması nedeniyle Kuzguncuk uzun bir
dönem kendi halinde bir köy olarak kalmış. Halkı, balıkçılık,
sebzecilik ve küçük el sanatlarıyla geçinmiş. Sanatkârlardan
Sarkis Kalfa’nın icat ettiği nakışlı basmalar, uzun süre
padişahlık sarayında bile çok rağbet edilen bir kumaş türü
olmuş. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Şirket-i Hayriye
vapurları Kuzguncuk’a da sefer yapmaya başlayınca ulaşım
kolaylaşmış ve semt İstanbulluların gözde mekânlarından biri
haline gelmiş.
Huzurun Başkenti
Kuzguncuk’un en eski adının ‘Hrisokeramos’ olduğu ve ‘Altın
Kiremit’ anlamına gelen bu ismin, semtin ilk kuruluş yıllarında
zamanın Bizans imparatoru Justinos tarafından yaptırılmış,
çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kilise nedeniyle
verildiği söyleniyor. Semtin adının ‘Kosinitza’ olduğu ve bu
kelimenin zamanla Kuzguncuk şekline dönüştüğünü söyleyenler de
var. Ünlü seyyah Evliya Çelebi ise “Burada Fatih zamanında
‘Kuzgun Baba’ denilen bir kimse bulunduğu için kasabaya
‘Kuzguncuk’ derler” diyor.

Adı nereden gelirse gelsin, Kuzguncuk yüzlerce yıldır huzur
dolu bir uykuyu sürdürüyor. Zaman, Kuzguncuk’un denizinde,
göğünde, manolya ağaçlarında, ahşap çatılarında birbirine
sokulup aşk şarkıları söyleyen kumrularında, güvercinlerinde
donup kalmış. Yüzlerce yıllık Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi
evlerinin yan yana uzandığı sokaklarını, Pembe Yalı’sını, İskele
Çeşmesi’ni, Kuzguncuk İskelesi’ni, Kuzguncuk Korusu’nu, Cemil
Molla Köşkü’nü, Serasker Avni Paşa Yalısı’nı, birbirine yardım
eder gibi omuz omuza vermiş cami, kilise ve sinagogları
görenler, Kuzguncuk’a “huzurun başkenti” diyorlar. Haklılar...
Yazı: Lemi Özgen
Foto: Altan Bal
Kaynakça:
SkyLife - Şubat 2008
Lemi Özgen ve
Altan Bal'a teşekkürlerimizle
Denizce

28.05.2008
|
|